9 Mart 2025 Pazar

Hakikate Şahitlik ve Özgürlük "Zihinsel ve Yürek Devrimine Duyulan İhtiyaç"

 



İnsan, hayatın akışı içinde kimi zaman öyle olaylarla karşılaşır ki, gördüklerine inanamaz, duyduklarına kulak vermek istemez. Bir insan olarak, özellikle adalet ve hakkaniyet üzerine duyarlılığı olan bir birey için, bazı tutumlar ve davranışlar karşısında hayret içinde kalmamak mümkün değildir. Hele ki, bu yanlış tutumların zamanla toplumsal norm haline gelmesi, kuşaktan kuşağa aktarılarak bir yaşam dokusuna dönüşmesi, endişe verici bir durumdur.

Toplumsal yapı içinde, insanların hak ve adaletin şahitleri olması gerekirken, bazen tam tersi yönde bir eğilim sergilendiğine şahit oluyoruz. Hakkı savunduğunu iddia edenler bile, ne yazık ki çıkarlarını korumak adına gerçeği örtbas etmeye çalışıyor, hakikatin kendileriyle sınırlı olduğu yanılgısına kapılıyorlar. Bu durum, yalnızca bireysel ahlaki yozlaşmayı değil, aynı zamanda toplumsal düzenin genetik kodlarının bozulmasına yol açan tehlikeli bir süreci de beraberinde getiriyor.

Hakkı Örtbas Etmenin Tehlikeleri

Bir toplumu ayakta tutan en önemli değerlerden biri, hakikate şahitlik etmek, adaletin yanında durmak ve doğruyu savunmaktır. Ancak günümüzde, kimi çevrelerde hakkı konuşmak, adaletsizlikleri dile getirmek yerine, yapılan yanlışları savunmak veya meşrulaştırmak daha fazla rağbet görmektedir. Bu tür ortamlarda yanlışların tartışılması ve düzeltilmesi gerekirken, tam tersine konunun farklı yönlere çekilerek hakikatin üzerinin örtüldüğünü görüyoruz.

Örneğin, bir yanlış eleştirildiğinde, o yanlışın düzeltilmesi için adım atmak yerine, hemen başka yanlışlar gündeme getirilerek konunun özü saptırılıyor. Yanlış yapan bir kişi veya grup eleştirildiğinde, ona destek verenler "Ama şu kişi de aynı şeyi yapıyor" diyerek hataları örtmeye çalışıyor. Oysa hakikate şahitlik eden bir insanın görevi, kim olursa olsun yanlışı dile getirmek, adaleti savunmaktır.

Böylesi bir yaklaşım, zamanla toplumsal çürümenin hızlanmasına neden olur. Çünkü yanlışları meşrulaştıran bir toplumda hakikate şahitlik etmek neredeyse imkânsız hale gelir. İnsanlar, yanlışın yanlış olduğunu bile fark edemez hale gelirler. Oysa İslam'ın temel prensiplerinden biri, adaleti her koşulda savunmak, zulme sessiz kalmamaktır:

"Ey iman edenler! Kendinizin, ana babanızın ve en yakınlarınızın aleyhine bile olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun." (Nisa/135)

Çifte Standart ve Hakikatten Sapma

Toplumsal düzenin bozulmasına neden olan en büyük etkenlerden biri, çifte standarttır. İnsanlar, kendilerine veya sevdiklerine yapılan yanlışları yüksek sesle dile getirirken, aynı yanlış başkaları tarafından yapıldığında sessiz kalmayı tercih ederler. Bir insan, kendi grubundaki birinin hatasını savunurken, aynı hatayı başka biri işlediğinde onu ağır şekilde eleştiriyorsa, burada ciddi bir samimiyet problemi var demektir.

Bunun en bariz örneklerinden biri, bazı dinî ve sosyal grupların, kendi liderlerini, şeyhlerini veya kanaat önderlerini mutlak bir doğrulukla değerlendirmesi, onların hatalarını görmezden gelmesi, buna karşın farklı görüşte olanları acımasızca eleştirmesidir. Oysa hakkın şahitliği, kişi veya grup ayrımı yapmaksızın, her durumda gerçeği söylemekle mümkündür.

Bu çifte standart, insanları samimiyetsiz bir yaşama iter. Kendi yanlışlarını görmezden gelen, ama başkalarının hatalarını büyüten bir anlayış, hakikate ve adalete değil, ancak çıkarcılığa hizmet eder. Oysa İslam, kişisel çıkarların değil, adaletin ve hakikatin ön planda tutulmasını emreder.

Hakiki Özgürlük-La İlahe İllallah Bilinci

Bugün insanlığı esaret altına alan en büyük problemlerden biri, özgürlüğün yanlış anlaşılmasıdır. Özgürlük, yalnızca dışsal baskılardan kurtulmak değil, zihinsel ve ruhsal bağımlılıklardan da arınmaktır. Gerçek özgürlük, "La ilahe illallah" demekle başlar.

"La ilahe" demek, tüm sahte ilahları reddetmek demektir. Sadece putlara tapmayı değil, zihnimizdeki yanlış kabulleri, bize dayatılan sahte doğruları, hakikatin yerine konulan sahte anlayışları da reddetmektir. Bugün insanlar, farkında olmadan, grup aidiyetlerine, lider figürlerine, toplumun yanlış geleneklerine bağımlı hale gelmiş durumda. Kendi akıllarını kullanmadan, eleştirel düşünmeden, sorgulamadan hareket eden insanlar, gerçekte özgür değildir.

"Allah, iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velisi ise tağutlardır. Onları aydınlıktan alır, karanlığa sokar. İşte onlar, cehennemliklerdir ve orada ebedi kalacaklardır." (Bakara/ 257)

Bir insan gerçekten özgür olmak istiyorsa, her türlü sahte otoriteyi reddederek, yalnızca Allah’a teslim olmalıdır. Eğer bir kişi, bir şeyhi, bir lideri, bir ideolojiyi mutlak hakikat olarak görüyorsa, aslında hâlâ özgürlüğü tatmamış demektir. Çünkü zihinsel esaret, fiziksel esaretten çok daha güçlüdür.

Zihinsel ve Yürek Devrimi

Toplumun içinde bulunduğu bu çürümüşlükten kurtulmasının yolu, radikal bir zihinsel ve yürek devriminden geçmektedir. Bu devrim, hakikat uğruna her şeyi göze alabilen cesur insanların varlığıyla mümkündür. Hakikate şahitlik etmek isteyen bir insan, yalnız kalmayı, dışlanmayı, hatta bedel ödemeyi göze almalıdır.

Bugün toplumda gördüğümüz çarpıklıkların, adaletsizliklerin ve yanlışların temelinde, insanların korkaklığı, menfaatperestliği ve çifte standartları yatmaktadır. Hâlbuki bizden beklenen, her türlü bedeli göze alarak hakkın yanında durmaktır.

Özgürlük, sahte ilahları reddetmekle başlar. Kimileri hala eski putlarını sevip saymaya devam ediyor. Ama unutulmamalıdır ki, putlar yıkılmadan gerçek iman gerçekleşmez.

İşte bu yüzden, hakiki bir dönüşüm için, sadece kuru kuruya "La ilahe" demek yetmez. Eski ilahlara olan sevgi ve bağlılık da tamamen terk edilmelidir. Çünkü ancak bu şekilde gerçek özgürlük ve hakikate şahitlik mümkün olur.

Ve unutulmamalıdır:
"Hak geldi, batıl zail oldu. Zaten batıl yok olmaya mahkûmdur." (İsra/ 81)

Erol Kekeç/09.03.2025/Sancaktepe/İST

8 Mart 2025 Cumartesi

Zamana Karşı Yarış-Kaçınılmaz Tükeniş

Hayat, bir yürüme bandında koşmaya benzer. İlk başta her şey kolaydır, tempo rahattır, nefesiniz düzenlidir, yürüyüşünüz dengelidir. Ancak zaman ilerledikçe, bandın hızı artmaya başlar. Siz farkına bile varmadan, ayaklarınız temposunu kaybetmeye başlar. Önce hızlanmaya çalışırsınız, sonra yetişmeye, en sonunda ise sadece ayakta kalabilmek için çabalarsınız. İşte tam da burada hayatın gerçeği ile yüzleşirsiniz: Zaman hızlanırken siz yavaşlarsınız.

Bu ters orantı, insanın doğumundan ölümüne kadar süren kaçınılmaz bir süreçtir. Gençken her şey sınırsız görünür. Zaman bol, fırsatlar sonsuzdur. Hayat sanki hep böyle sürecekmiş gibi gelir. Koşu bandına yeni çıkmış bir insan gibi, adımlarınız güçlüdür, dizleriniz sağlam, nefesiniz derindir. Ancak yıllar geçtikçe fark edilmeden bandın hızı artmaya başlar. Önce küçük değişiklikler olur: Günler daha hızlı geçmeye başlar, sabahlar akşamlara daha çabuk bağlanır, yıllar su gibi akıp gider.

Sonra bir gün, durup geriye bakarsınız. Ne kadar yol kat ettiğinizi, ama bir o kadar da yorulduğunuzu fark edersiniz. Gençliğinizin enerjisi yerini yorgunluğa, heves yerini dinginliğe, hızlı adımlarınız yerini daha temkinli bir yürüyüşe bırakır. Artık siz değil, zaman sizi sürükler.

İşte en acı gerçek burada ortaya çıkar: Hayat, siz farkına bile varmadan üzerinizdekileri alıp götürür. Hayalleriniz, tutkularınız, sahip olduklarınız, sevdikleriniz, sağlığınız… Tıpkı hızlanan bir bantta ayakta kalmaya çalışan birinin zamanla yıpranıp tükenmesi gibi, hayat da sizi azar azar soyar. Önce gençliğinizi alır, sonra gücünüzü, sonra sahip olduklarınızı… En sonunda ise, mezara giderken çıplak olacağınızı hatırlarsınız.

Bir yaşlıya sorarsanız, gençken ne kadar enerjik ve güçlü olduğunu anlatacaktır. Gözlerindeki ışık bir zamanlar ne kadar parlaksa, şimdi bir o kadar solgundur. O gençken hayat ona sonsuz gibi gelmişti, fakat şimdi anlıyor ki zaman sandığından çok daha hızlı akıp gitmiş. Aynı şekilde, bir çocuk ise zamanın hiç geçmediğini düşünür. Küçük bir çocuğun sabırsızlıkla doğum gününü bekleyişi ile bir yaşlının her doğum gününde geçmişe özlem duyuşu arasında büyük bir fark vardır. Aslında zaman aynı hızda akmaktadır, değişen sadece algımızdır.

Peki, böyle bir koşu bandında kendimizi harap etmeye değer mi? Hayatı bir yarış gibi görmek mi, yoksa onun doğal akışına uyum sağlamak mı daha doğru? Bu sorunun cevabı, hayata nasıl baktığınıza bağlıdır.

Eğer hayatı sürekli bir yarış olarak görürseniz, sürekli daha hızlı olmak, daha fazlasına sahip olmak, her şeyi kontrol altında tutmak istersiniz. Ancak zamanın kaçınılmaz akışı karşısında hiçbir şey kalıcı değildir. Ne gençlik, ne güç, ne de başarı. Eğer bütün enerjinizi koşmaya harcarsanız, bir gün bandın hızı sizi yendiğinde, yorgunluktan tükenmiş halde yere düşersiniz.

Oysa hayatın doğal akışına uyum sağlamak, zamanın hızına kapılmadan onu anlamak, yavaşlamak ve anın tadını çıkarmak en doğru olanıdır. Hayat bir yarış değil, bir yolculuktur. Yolculuğun sonunda varılacak nokta bellidir: Ölüm. Ancak önemli olan varış noktası değil, o noktaya nasıl vardığınızdır. Eğer tüm hayatınızı bir hız yarışında harcarsanız, geriye dönüp baktığınızda hiçbir anın keyfini çıkarmadığınızı fark edersiniz.

Oysa bir an durup, etrafınızdaki güzellikleri izleseniz, sevdiklerinizle vakit geçirseniz, kendinize zaman ayırsanız, hayatın gerçek değerini daha iyi anlayabilirsiniz. Çünkü aslında zaman, hızlanmaz ya da yavaşlamaz. Zaman, her zaman aynı akar. Değişen bizim ona bakışımızdır.

Hayatta dengeyi bulmak önemlidir. Ne tamamen durmalı, ne de kendimizi tüketene kadar hızlanmalıyız. Zamanı yakalayamayacağımızı bilerek, onunla uyum içinde hareket etmek en iyisidir. İşte bu yüzden, hayatınızı hızla tüketmek yerine, onu anlamaya çalışın. Anı yaşayın, sevdiklerinize sarılın, gereksiz hırsları bir kenara bırakın. Zamanın hızını değil, kendi iç huzurunuzu kontrol etmeye çalışın. Hayatı bir koşu bandında tüketmek yerine, doğanın içinde, sevdiklerinizle, kendinizi ve çevrenizi keşfederek yaşayın. Çünkü sonunda, hayatın bize sunduğu tek gerçek şey, şu andır.

Erol Kekeç/08.03.2025/Sancaktepe/İST

6 Mart 2025 Perşembe

İnsanlığın Çözülüşü- Dijitalleşme Aile Kurumunun Eriyişi ve Geri Dönüş Mümkün mü?

 


I. Dijitalleşme ve Toplumsal Dönüşümün Hızlanması

Günümüz dünyasında dijitalleşme, insan ilişkilerini ve toplumsal yapıları kökten değiştiren en büyük devrimlerden biri haline gelmiştir. Ancak bu dönüşüm, yalnızca hayatı kolaylaştıran bir yenilik değil, aynı zamanda insanlığın sosyal ve kültürel bağlarını çözülmeye sürükleyen bir girdap olmuştur. Teknolojinin hızına yetişmeye çalışan bireyler, sanal dünyanın cazibesine kapılıp fiziksel dünyada gittikçe yalnızlaşmaktadır. Sosyal medya, anlık mesajlaşma uygulamaları ve yapay zeka destekli içerikler bireyleri kendi içlerine kapanmaya, yüzeysel ilişkiler kurmaya ve gerçek insan temasından uzaklaşmaya itmektedir.

Bireyler arasında mesafelerin ortadan kalkması gerekirken, aksine daha fazla yalnızlaşan, birbirine yabancılaşan toplumlar ortaya çıkmıştır. İnsanlar arası ilişkilerin niteliği değişmiş, samimi ve anlamlı bağların yerini anlık, yüzeysel ve çıkar odaklı ilişkiler almıştır. Özellikle genç nesil, bu dönüşümden en fazla etkilenen kesim olarak öne çıkmaktadır. Geleneksel değerlerin hızla yok olduğu bu çağda, insan doğasına aykırı yaşam tarzları teşvik edilmekte ve bireyler adeta birer tüketim nesnesine dönüştürülmektedir.

II. Aile Kurumunun Çöküşü- Temmuz Güneşinde Eriyen Kar

Aile, tarih boyunca toplumların temel taşı olmuştur. Ancak günümüzde aile kavramı, modernizmin ve bireyselleşmenin etkisiyle giderek zayıflamakta ve anlamını yitirmektedir. Dijital çağ, bireyselleşmeyi teşvik ederken, aile bağlarını çözmekte ve nesiller arasındaki iletişimi koparmaktadır. Geleneksel aile yapıları; evlilik, sadakat, bağlılık gibi kavramlarla şekillenirken, günümüz toplumunda bu değerler giderek anlamsızlaşmakta ve yerini bireysel haz odaklı yaşam biçimleri almaktadır.

Modern dünyanın sunduğu konfor ve bağımsızlık, bireyleri evlilikten uzaklaştırmakta, sorumluluk almaktan kaçınmalarına neden olmaktadır. Çoğu genç, evlilik yerine kısa süreli ve bağlayıcı olmayan ilişkileri tercih etmekte, aile kurma fikri giderek eski bir değer olarak görülmektedir. Bunun sonucunda, boşanma oranları artmakta, evlilik yaşı yükselmekte ve çocuk sahibi olma oranları hızla düşmektedir. Batı toplumlarında hızla yayılan "çocuksuzluk tercihleri" ve "evlilik karşıtı akımlar" insanlığın biyolojik devamlılığını bile tehdit eden boyutlara ulaşmıştır.

Bu noktada akla şu sorular gelmektedir: Eğer bireyler aile kurmaktan ve nesillerin devamını sağlamaktan kaçınıyorlarsa, insanlığın geleceği nasıl şekillenecek? Aile yapısının çökmesiyle birlikte ahlaki değerler de yok olursa, toplumun temel dinamikleri nasıl ayakta kalacak?

III. Toplumsal Değerlerin Kaybı ve İnsanlığın Yok Oluşa Sürüklenişi

Aile kurumu yalnızca neslin devamlılığı için değil, ahlaki ve insani değerlerin aktarımı açısından da hayati bir rol oynamaktadır. Aile bireyleri, gelenekleri, ahlaki değerleri ve kültürel mirası yeni nesillere aktararak toplumun devamlılığını sağlar. Ancak günümüzde bireycilik ve özgürlük adına birçok kutsal değer yok edilmekte, ahlaki normlar göz ardı edilmekte ve bireyler toplumdan izole bir şekilde yaşamaya teşvik edilmektedir.

Bu noktada şu önemli tespit yapılmalıdır: Aile yapısının çözülmesi, ahlakın ve insanlığın çöküşünü beraberinde getirmektedir. Ahlaki değerlerden yoksun bireyler, bencil ve sorumsuz bir yaşam sürmeye başlamakta, sosyal ilişkiler zayıflamakta ve toplum içindeki güven duygusu kaybolmaktadır. İnsanlığın varlık yolculuğu, böyle bir ortamda sürdürülebilir olmaktan çıkmaktadır.

Kutsal ve korunmaya değer olan her şeyin anlamsızlaştığı bir dünyada, insanlık kaçınılmaz olarak kendi sonunu hazırlamaktadır. Eğer toplumlar bu gidişatı sorgulamaz ve tersine çevirme yolları aramazsa, insanlığın sonu tahmin edilenden daha hızlı gelebilir.

IV. Geri Dönüş Mümkün mü? İnsanlığın Kurtuluş İstasyonu

Tüm bu karamsar tabloya rağmen, insanlığın bu yok oluş yolculuğunu tersine çevirmesi mümkündür. Ancak bu, köklü bir zihniyet değişimi ve yeniden inşa süreci gerektirir. Peki, insanlık hangi istasyonda durmalı ve hangi yollardan geri dönmelidir?

  1. Aile Kavramının Yeniden İnşası: Aile, sadece bir biyolojik üreme birimi değil, aynı zamanda insani ve ahlaki değerlerin taşıyıcısıdır. Bu nedenle, aile yapısını güçlendirmek ve bireyleri aile kurmaya teşvik etmek için yeni toplumsal politikalar geliştirilmeli, evlilik kurumu desteklenmeli ve boşanma oranlarının artmasına neden olan faktörler analiz edilmelidir.

  2. Ahlaki ve Manevi Değerlerin Korunması: Toplum, sadece maddi çıkarlar üzerine inşa edilmemeli; bireylere küçük yaşlardan itibaren ahlaki değerler, sorumluluk duygusu ve toplumsal aidiyet öğretilmelidir. Manevi değerlerden uzaklaşan toplumlar, kaçınılmaz olarak yozlaşma ve çöküşe mahkumdur.

  3. Dijital Bağımlılığın Kontrol Altına Alınması: Dijitalleşme, insan ilişkilerini zayıflatan en büyük tehditlerden biridir. Aile içi ve toplumsal ilişkilerin güçlendirilmesi için dijital bağımlılıkla mücadele edilmelidir. Ebeveynler çocuklarını sosyal medyanın olumsuz etkilerinden korumalı, aile içi iletişim artırılmalıdır.

  4. Geleneksel Kültürel Kimliğin Korunması: Modernizmin sunduğu her yenilik, insan doğasına uygun değildir. Bu nedenle, geçmişten gelen kültürel miras, ahlaki ve insani değerler korunmalı ve yeni nesillere aktarılmalıdır. Geleneksel kimlik ve değerlerden kopan toplumlar, yozlaşmaya ve nihai çöküşe sürüklenmektedir.

  5. Fıtrata Dönüş: İnsan Doğasının Yeniden Keşfi: İnsan, doğası gereği anlam arayışında olan bir varlıktır. Ancak modern dünya, insanı tüketim odaklı ve haz peşinde koşan bir varlık haline getirmiştir. Oysa insanın fıtratı; sevgi, merhamet, sorumluluk ve toplumsal aidiyet gibi duygular üzerine inşa edilmiştir. İnsanlık, bu değerleri yeniden keşfetmeli ve fıtratına uygun bir yaşam biçimine dönmelidir.

İnsanlık, içinde bulunduğu hızlı ve yıkıcı dönüşümü durdurmazsa, toplumsal çöküş kaçınılmazdır. Ancak ahlaki, insani ve kültürel değerlerine sahip çıkarsa, bu yok oluş sürecini tersine çevirmek mümkündür. Henüz geç değil; insanlık, doğru istasyonda durup geri dönme cesaretini gösterirse, fıtratına ve özüne yeniden kavuşabilir.

Erol Kekeç/01.01.2025/Sancaktepe/İST

5 Mart 2025 Çarşamba

Bilinç Adalet ve Fıtrat-İnsanlığın Koşullu Algıları

Günümüzde insanlık, neyi neden kabul ettiğini ve neyi neden reddettiğini tam anlamıyla idrak etmeden, adeta şartlanmış bir varlık gibi yaşamaktadır. Bu koşullu yaşam, insani özelliklerin imha edilmesine ve değer sisteminin çöküşüne doğru giden bir sürecin habercisidir. İnsan aklı ve mantığı, doğru ve yanlışı ayırt edebilme yetisine sahipken, içinde yaşadığımız dünya, bireylerin tarafgirlik ve önyargılar üzerinden hareket ettiği bir düzleme evrilmiştir.

Bir düşünceyi veya eylemi, yalnızca onu ortaya koyan kişinin veya grubun kimliği üzerinden değerlendirmek, hakikati aramaktan uzaklaşmak anlamına gelir. Eğer bir konu özü itibariyle iyiyse, ona iyi denmesi gerekir; ancak günümüzde insanların büyük bir kısmı, bu tür değerlendirmeleri yalnızca taraftarı oldukları düşünce yapısına uygun olarak yapmaktadır. Sevmediği kişi veya grubun olumlu bir icraatını kesinlikle kabul etmeyen, ancak aynı eylem kendi tarafınca yapılırsa onu koşulsuz destekleyen bir yaklaşım, bilişsel olarak sağlıklı bir yaşam tarzı değildir.

Tarafgirliğin Körleştirdiği Adalet

İçinde bulunduğumuz toplumda ve küresel düzeyde yaygın olan anlayış, bireylerin her şeyin doğasını değiştirerek kendilerine göre bir gerçeklik oluşturma çabasıdır. Halbuki, insanın yaratılış fıtratı belirli kodlarla donatılmıştır ve bu kodlar doğruluk, adalet ve hakikatin ölçütleriyle şekillendirilmiştir. Adem’in yaratılması sonrasında ona eşyanın bilgisinin öğretilmesi, aslında tüm insanlık için bir prototip olarak bilgi ve ahlak sisteminin kodlanması anlamına gelmektedir.

Kur’an-ı Kerim’in adalet ve tarafsızlık üzerine vurguladığı ayetlerden biri şöyledir:

“Bir topluma olan öfkeniz ve kininiz, sizi adaletli olmaktan alıkoymasın.” (Maide/8)

Bu ilahi mesaj, insanların kendi önyargılarıyla hareket etmelerinin ne kadar büyük bir yanlış olduğunu gözler önüne sermektedir. Sevmediğimiz bir insanın bile doğru bir eylemini takdir edebilmek, adaletin ve hakikatin gereğidir. Kendi tarafımızda olan birinin yanlışlarını görmezden gelmek ise, hem bireysel hem de toplumsal yozlaşmayı beraberinde getiren bir tutumdur.

Koşullanmış Algılar ve Gerçekliği Değiştirme Çabası

İnsanlar, kendi çıkarlarına uygun şekilde bir doğru-yanlış sistemi inşa etmekte ve zamanla bu yapay düzeni hakikat olarak kabul etmektedir. Ancak hakikat, bireysel algılardan bağımsızdır ve yaratılışın değiştirilemez yasalarına bağlıdır. Allah, insana irade vermiş, ancak bu iradenin kullanımında belirli sınırların olduğunu da bildirmiştir. Eğer bizler, doğruyu ve yanlışı kendi arzularımıza göre belirlersek, hakikatin üzerinde değil, kendi nefsimizin ürettiği bir yanılsama içinde yaşamış oluruz.

Kur’an-ı Kerim, sahte bir gerçeklik algısıyla yaşayan insanları şu şekilde tarif eder:

“Onların cüsselerine baktığında hoşuna gider, konuşurlarsa dinlersin; oysa onlar kalbinde olan olumsuzluklara da Allah’ı şahit tutarlar. Onlardan uzak dur, onlar birer odundur...” (Münafikun/ 4)

Bu ayet, dış görünüşe veya kişinin statüsüne aldanmanın yanlışlığına dikkat çekmektedir. Gerçek olan, kişinin kalbindeki niyet ve eylemleridir. Bir insan güzel konuşuyor, etkileyici duruş sergiliyor olabilir; ancak eğer içinde hakikati gizleyen bir kibir, adaletsizlik veya çifte standart taşıyorsa, onun sözleri ve eylemleri samimi değildir.

Adaleti Bilenler Hakikate Çağıranlardır

Adalet ve hakikat üzerine kurulu bir yaşam biçimi, ancak bilinçli ve basiret sahibi insanların göstereceği bir çabayla mümkündür. Kur’an-ı Kerim’de bu bilinçli çağrı şu şekilde ifade edilmektedir:

“Ben ve bana uyanlar, biz bilerek basiretle Hakk’a çağıranlardanız...” (Yusuf/108)

Bu ayet, hakikati anlamanın ve insanlara aktarmanın bilinçli bir tercih olduğunu göstermektedir. Gerçeklik, kişisel hislerimize veya önyargılarımıza göre şekillenmez; aksine, yaratılış fıtratı doğrultusunda ve ilahi ölçülere göre belirlenir.

Toplumsal Düzende Hakikatin Önemi

Bugün içinde yaşadığımız dünya, siyasi, ekonomik ve sosyal çıkarların etkisiyle hakikatin çarpıtıldığı bir arenaya dönüşmüştür. Toplumlar, belli düşünce kalıplarına ve medya manipülasyonlarına maruz bırakılarak, doğruları sorgulamadan kabul etmeye veya yanlışları reddetmeye yönlendirilmektedir.

Bu durum, bireylerin akıl ve iradelerini özgürce kullanmalarının önüne geçen bir engel teşkil eder. Eğer bir insan, sadece bir grubun veya liderin söylemlerini hakikat olarak kabul edip, karşıt görüşleri hiçbir sorgulamaya tabi tutmadan reddediyorsa, bu durum bilişsel çöküşü ve adaletin kaybolmasını beraberinde getirir.

Çözüm-Hakikati Aramak ve Adaletle Hareket Etmek

Hakikate ulaşmak için şu adımların takip edilmesi gereklidir:

  1. Tarafsız Olmak: Bir düşünceyi veya eylemi, kimin söylediğinden bağımsız olarak değerlendirmek ve özüne odaklanmak.

  2. Önyargılardan Kurtulmak: Sevmediğimiz birinin doğru söylediğini kabul edebilmek ve sevdiğimiz birinin yanlış yaptığında bunu görebilmek.

  3. Bilişsel Derinlik Kazanmak: Bilgiye dayalı kararlar almak ve sadece popüler söylemlerle yetinmemek.

  4. Adaletli Olmak: Bütün insanlar için adaletin geçerli olduğu bir sistem kurmak ve bu sisteme uygun yaşamak.

  5. Fıtrata Uygun Yaşamak: Yaratılışın temel kodlarını bozmayarak, hakikati eğip bükmeden olduğu gibi kabul etmek.

Sonuç olarak, hakikatin ışığında bir yaşam sürmek, adaleti merkeze almak ve fıtrata uygun bir bilinç geliştirmek, insan olmanın en temel gerekliliklerindendir. Rabbimizin belirlediği adalet rotasında yürüyerek, bilerek ve basiretle Hakk’a çağıranlardan olmak, bizler için en büyük kazanım olacaktır.

Erol Kekeç/06.03.2025/Sancaktepe/İST

4 Mart 2025 Salı

İnsan ve Çevre-Kimlerle Yol Aldığının Önemi

 


Domuz Sürüsüne Kuzu Katılmaz- Hakikatin Yolunda Yalnız Olmak

Toplumlar tarih boyunca çoğu zaman gücün, çıkarın ve haksızlığın yanında saf tutmuştur. Bu düzende, doğruluk ve erdem sahibi insanlar daima azınlık olmuş, genellikle de yalnızlığa mahkûm edilmişlerdir. Abdurrahim Karakoç'un şu sözü, şekil olarak sert olsa da, gerçekliği yüzeye çıkaran bir hakikati vurguluyor: "Domuz sürüsüne kuzu katılmaz."

Peki, bu söz ne anlama geliyor? Hangi durumlar için geçerli? Ve en önemlisi, bu sözün ışığında nasıl bir duruş sergilemeliyiz? Gelin, bu soruları biraz sorgulayalım, ne dersiniz?

Hak ve Batıl Karşı Karşıya

Tarih boyunca hak ve batıl hep karşı karşıya gelmiştir. Hak yolu seçenler az olmuş, fakat onlar hep iz bırakmıştır. Nuh Peygamber kendi halkına çağrıda bulunduğunda ona inananlar bir elin parmaklarını geçmiyordu. Musa Peygamber, Firavun'un zulmüne karşı çıktığında, toplumun büyük kısmı Firavun'u desteklemeye devam etti.

Domuz sürüsü burada, dünyevî çıkarları için her değeri ayaklar altına alan kitleyi temsil ediyor. Kuzu ise masumiyeti, temizliği ve hakka olan sadakati sembolize ediyor.

Lütuf Tarlasına Adım Atmak

Hayat, seçimlerimizden ibarettir. Kimileri doğruluğun peşinden gider, kimileri ise menfaatlerini korumak adına batıla göz yumar. Ancak lütuf tarlasına adım atmak, yani gerçek anlamda iyiliğe ve hakikate yönelmek, her insanın seçebileceği bir yol değildir. Zira bu yol, sabır, fedakarlık ve direnç gerektirir.

Açıkmış Katıra Gül Koklatılmaz

Eğer bir insana değerlerinizin, erdemlerinizin bir anlamı olmadığını düşünüyorsa, ona hakikati anlatmak faydasız olabilir. Menfaatleri için yaşayan birine merhameti anlatmak, yalana alışkanlık kazanmış birine sadakati öğretmek kimi zaman mümkün değildir.

İt Eniği İte Çeker, Unutma!

Karakter oluşumunda çevrenin etkisi büyüktür. Yanlış insanların içinde bulunarak doğru kalmak zordur. İnsan kiminle yoldaş olursa ona benzemeye başlar. Eğer ahlaken zayıf bir toplumda bulunuyorsanız, sizin de zamanla yozlaşma riskiniz yüksektir.

Peki, Ne Yapmalıyız?

Bu sözleri anlamak kadar hayata geçirmek de önemlidir. Gerçek şu ki, hakikatin yolcusu olmak yalnızlığı göze almak demektir. Ancak bu yalnızlık, yanlış insanlar arasında olmaktan daha iyidir.

Günümüzde de çok sayıda insan, sürekli olarak güce boyun eğmekte, menfaatleri uğruna sessiz kalmakta ve yanlış olanı doğru gibi kabul etmektedir. Oysa, insanlığın ve vicdanın gereği, ne pahasına olursa olsun doğrudan yana olmaktır.

Abdurrahim Karakoç’un sözleri, bizlere gerçek bir duruşun nasıl olması gerektiğini hatırlatıyor. Hakikati söylemek, doğru yolda ilerlemek, gerekirse bedel ödemek, insanlığın özündedir. Şayet doğruluk bedel gerektiriyorsa, o bedeli ödemeye hazır olmak gerekir.

Unutmayalım, Domuz sürüsüne kuzu katılmaz!

Erol Kekeç/01.04.2025/Sancaktepe/İST

Hangi Okulu Bitirdiğinin Ne Önemi Var Ki?

 


Toplum, bireyleri değerlendirmek için genellikle diploma ve akademik başarıları temel kriter olarak belirler. Bir insanın hangi okulu bitirdiği, ne kadar eğitim aldığı ve hangi akademik unvanlara sahip olduğu, ona biçilen sosyal statü için belirleyici unsurlar olarak kabul edilir. Ancak, insanlık tarihine ve yaşanan toplumsal olaylara baktığımızda, bu anlayışın gerçek anlamda bir insanın değerini yansıtmadığını görürüz.

Eğitim ve Ahlaki Değerler

Eğitim, bireye bilgi kazandırır ancak insanlığı, ahlaki değerleri ve vicdani sorumluluğu kazandırmaz. Bir insan Harvard, Oxford veya Boğaziçi gibi prestijli üniversitelerden mezun olabilir ama eğer insanlıktan, adaletten ve merhametten yoksunsa, bu eğitimin bir anlamı var mıdır?

Tarih bize göstermiştir ki en üst düzey eğitimi almış, çok sayıda akademik dereceye sahip insanlar bile zalimliğe, adaletsizliğe ve ahlaki yozlaşmaya düşebilmektedir. Nazi Almanya'sında doktoraları olan bilim insanları, gaddar deneylere imza atmış; en iyi okullarda okumuş siyasetçiler, milyonlarca insanı savaşa sürüklemiştir.

Toplumsal Statü ve Gerçek Değer

Toplumda belirli bir statüye ulaşmak için eğitim çoğu zaman bir aracı olarak görülür. Ancak bu statüler, insanlığın gerçek değeri ile ölçülebilir mi? Bir doktor, hastalarına vicdanla yaklaşmadığında, bir avukat adaletin gerçek ruhunu kaybettiğinde, bir öğretmen öğrencilerine insanlığı ve ahlakı öğretmediğinde gerçek anlamda başarılı olabilir mi?

Diploma ve Vicdan

Bir diplomanın kıymeti, onun sahibinin insanlığa ne kattığıyla ilgilidir. Bir mühendis şehirler inşa eder ama eğer doğayı, yaşamı yok ediyorsa, bunun bir anlamı var mıdır? Bir doktor hayat kurtarır ama eğer bu mesleği sırf para kazanmak için yapıyorsa, gerçek bir insan mıdır?

Hayata baktığımızda, üniversite mezunu olmayan ama insanlık dersi veren nice büyük insan vardır. Mevlana, Yunus Emre, Gandhi, Anne Frank ya da bir mahalle bakkalı bile, vicdanı ve ahlakıyla nice akademisyenlerden daha fazla insanlık dersi verebilir.

Gerçek Başarı Nedir?

Gerçek başarı, diploma almak değil, insanlığın hangi sınıfında olduğumuza karar vermektir. Vicdan sahibi olmak, şefkat göstermek, adil olmak ve insanlara fayda sağlamak gerçek anlamda başarıdır.

Bugün diploması olmayan ancak insanlığıyla dünyaya iz bırakmış insanlara baktığımızda, önemli olanın hangi okulu bitirdiğimiz değil, hangi ahlaki ve vicdani sınıfta olduğumuza karar vermek olduğunu görürüz.

Unutmayalım, bizleri gerçekten tanımlayan şey, aldığımız diplomalar ya da kariyer basamaklarında yükselmemiz değil, kalbimizde taşıdığımız merhamet, adalet ve insanlığa kattığımız değerlerdir.

Erol Kekeç/04.03.2025/Sancaktepe/İST

3 Mart 2025 Pazartesi

Din mi Uzaklaşıyor, Gençler mi Kaçıyor?

"Hakaretle Değil, Hikmetle Anlatmak"

Gençler neden din ve dini alanlardan ciddi anlamda kopuş yaşamaktadır. Ayrıca bu kopuş beraberinde bir kızgınlığı da oluşturmaktadır. Bunların temeline inmek için, aşağıdaki sorular üzerinden ilerleyerek, hem tarihi hem de günümüzden somut örneklerle meseleyi detaylandıralı

m...

1. Dini anlatımda kullanılan üslubun etkisi nedir?

2. Gençler neden dinden uzaklaşıyor?

3. İslam’ı temsil ettiğini söyleyen bazı kişilerin söylemleri, gençler üzerinde nasıl bir etki bırakıyor?

4. Dini değerler ve ahlakın yozlaşmasının sorumlusu gerçekten inançsızlar mı, yoksa dini yanlış anlatanlar mı?

5. Gençler arasında yaygınlaşan deizm ve ateizmin sebepleri neler?

6. Alternatif olarak nasıl bir dini anlatım modeli benimsenmelidir?

1. Dini Anlatımda Kullanılan Üslubun Etkisi

Dini anlatımda kullanılan üslup, gençlerin dine olan bakış açısını doğrudan etkiler. Kur’an-ı Kerim’de bile peygamberlerin tebliğ metodunun "güzel öğütle ve hikmetle" olması gerektiği açıkça belirtilirken (Nahl 16/125), sert, aşağılayıcı ve hakaret dolu bir üslubun insanları dinden uzaklaştırması kaçınılmazdır.

Geçmişte İslam'ı anlatan büyük âlimler, insanlara sevgiyle, merhametle ve anlayışla yaklaşarak dini sevdirmiştir. Ancak bugün bazı kişilerin kullandığı hakaret, kibir ve aşağılayıcı söylem, İslam'ın temsilcileri olarak görülmelerine rağmen İslam'ın özüne zarar vermektedir.

Genç bir insan, kendisine "hıyar" veya "sapık" gibi ifadelerle hitap eden bir din adamını dinlemek ister mi?

Bir hata yaptığında azarlanacağını bilen bir genç, o ortama yaklaşır mı?

Dini anlattığını iddia eden bir kişinin sürekli bağırması, insanları korkutması, tehdit etmesi nasıl bir sonuç doğurur?

Bunların hepsi, gençleri dinden uzaklaştıran temel etkenlerdir. Bugün deizme ve ateizme yönelen gençlerin birçoğu, Allah’a inanmadıkları için değil, kendilerine din adına yapılan baskılardan, hakaretlerden ve çelişkili söylemlerden rahatsız oldukları için bu yolu seçmektedir.

2. Gençler Neden Dinden Uzaklaşıyor?

Gençlerin dinden uzaklaşmasının birçok nedeni var. Fakat bunların başında dinin yanlış anlatılması, temsil edenlerin çelişkili davranışları ve dini argümanların günümüz dünyasına uyarlanamaması gelmektedir.

Dini anlatan kişilerin samimiyetsizliği: Bir yandan lüks içinde yaşayan, siyasetle iç içe olup menfaat peşinde koşan, fakat halka sabır ve kanaat telkin eden din adamları gençlerde büyük bir güvensizlik oluşturuyor.

Dinin korku unsuru olarak kullanılması: "Şunu yaparsan yanarsın", "bunu yaparsan belan gelir" gibi söylemler yerine, İslam’ın rahmet dini olduğu anlatılmalı. Sürekli cehennemle korkutulan gençler, sonunda ya umutsuzluğa kapılıyor ya da tamamen reddediyor.

Bilim ve akılcılıktan uzak anlatılar: Gençlerin sorgulayan bir yapısı var. Sorularına mantıklı ve ikna edici cevaplar verilmediğinde "Buna inanmak zorundasın!" gibi otoriter yaklaşımlar, onları alternatif düşüncelere yöneltiyor.

Dinin sosyal adalet boyutunun göz ardı edilmesi: İslam, her zaman toplumda adalet, merhamet ve eşitliği savunmuştur. Ancak bugün dindarlık, sadece ibadetle sınırlandırılarak, ahlaki boyutu geri plana atılıyor. Haksızlıklar karşısında sessiz kalan bir din algısı gençleri soğutuyor.

Günümüzde pek çok genç, dinin ahlaki ve manevi boyutunu göremediği için uzaklaşıyor. İslam adına konuşanların erdemli, dürüst ve samimi olmaması, gençlerin dine olan ilgisini köreltiyor.

3. Yanlış Din Anlatımı ve Güncel Örnekler

Bugün Türkiye’de ve dünyada gençlerin dine yaklaşımında büyük değişimler var. Deizm, ateizm ve agnostisizm gibi kavramlar giderek daha fazla tartışılıyor. Bunun en büyük sebebi, İslam’ın özünün anlatılmaması ve dinin birtakım insanlar tarafından güç aracı olarak kullanılmasıdır.

Örnek 1: Sert ve Hakaret İçeren Vaazlar

Son yıllarda çeşitli cami kürsülerinden, televizyon programlarından veya sosyal medyadan verilen sert vaazlar gençleri dinden uzaklaştırıyor. "Kadınlar şöyle olmalı", "Gençler sapkın", "Herkes cehenneme gidecek" gibi söylemler gençlerin inançlarını sorgulamalarına neden oluyor.

Örnek 2: Lüks İçinde Yaşayan Dini Figürler

Dini anlatan bazı kişiler, halktan "tevazu" beklerken kendileri gösterişli arabalarla gezip, lüks içinde yaşıyor. Bu çelişkiyi gören gençler, dini değil, onu bu şekilde temsil edenleri sorguluyor.

Örnek 3: Dinin Korkutucu Hale Getirilmesi

Dini anlatırken sürekli felaket senaryoları üretmek, kıyamet kehanetleriyle gençleri korkutmaya çalışmak, onları dine yaklaştırmaz. Tam tersine, dini bir tehdit unsuru gibi görmelerine sebep olur.

Örnek 4: Bilim ve Akıl Karşıtlığı

Gençler, evrim, uzay, kuantum gibi bilimsel konularla ilgilenirken, bazı din adamları bilimsel gelişmeleri reddediyor. Oysa İslam tarihinde bilimle iç içe olan büyük âlimler var. Ancak bugün hâlâ "Dünya düzdür" gibi tartışmalar açıldığında, gençler dinden kopuyor.

4. Alternatif Bir Dini Anlatım Modeli Geliştirilebilir mi?

Gençleri dine yaklaştırmak için izlenmesi gereken yol çok net:

Özgürlükçü, hoşgörülü ve akılcı bir anlatım olmalı. Gençlerin sorularını küçümsemek yerine onlara cevap verilmeli.

Dinin özüne dönülmeli. İslam, ahlak ve adalet dinidir. Bunları merkeze alan bir anlatım modeli oluşturulmalı.

Dindar bireylerin örnek olması gerek. Sadece sözle değil, hayatlarıyla İslam’ı temsil etmeliler.

Gençlere sevgiyle yaklaşılmalı. Ceza ve tehdit dili yerine, merhamet ve anlayış dili kullanılmalı.

Gençler Neden Uzaklaşıyor ve Çözüm Nedir?

Günümüzde gençlerin dinden uzaklaşmasının ana sebebi, İslam'ın kendisi değil, onu yanlış anlatan ve temsil eden kişilerdir. Dinin gerçek ruhunu yansıtmayan, sert üsluplarla konuşan, kibirli ve ahlak dışı davranan insanlar, gençlerin dinden soğumasına sebep olmaktadır. Bunun en büyük örneği, dini anlattığını iddia eden bazı kişilerin çelişkili söylemleri ve korkutucu çıkışlarıdır. Çünkü din, sevgi, akıl ve mantıkla anlatılmadığında, insanlar özgün düşünmeye başlar ve kendilerini deizm, ateizm veya agnostisizm gibi farklı akımlara yöneltirler.

Bugün özellikle medyada ve toplumsal alanlarda, dini değerleri savunduğunu iddia eden ancak hayatlarında bu değerleri yansıtmayan insanlar güç merkezleri tarafından öne çıkarılmaktadır. Halil Konakçı gibi isimler, İslam'ın özüyle bağdaşmayan, dini bir korku unsuru olarak sunan ve Kur'an'ın hayattan çıkarılmasına neden olan kişiler olarak ortaya çıkmaktadır. Bunların, söylemleriyle insanlarda dini sorgulama ihtiyacı doğurduğu ve sonunda gençleri dinden uzaklaştırdığı bir gerçektir.

Devlet eliyle vakıflara ve derneklere aktarılan imkânlar, gençlerle ilgilenmek yerine genellikle ideolojik bir yapının güçlenmesine hizmet etmektedir. Bu yapıların içinde hakikatten uzak, günlük çıkarlarını düşünen insanlar, dinin samimi temsilcileri olamayacağı için gençlere de bir şey sunamamaktadır. Oysa ki, İslam'ın özünü anlayan, yaşayan ve samimi bir şekilde temsil eden kişiler gençler üzerinde daha etkili olacaktır.

Gerçek çözüm, dini anlatan kişilerin üsluplarını gözden geçirmesi, gençlerin sorularını ve ihtiyaçlarını dikkate alarak onlara çözüm sunması ve İslam'ın sevgi, adalet ve şeffaflık ilkelerine vurgu yaparak bir yaklaşım benimsemesidir. Gençlere şöyle buyurmalıyız: Din sizi korkutmak için değil, huzur ve merhamet sunmak için vardır.

Eğer dini anlatan kişiler bu sorumluluk bilinciyle hareket etmez ve sert, ayrıştırıcı, baskıcı bir üslup kullanmaya devam ederse, kaybolan nesillerin sorumluluğu bu kişilere ait olacaktır. O halde yapmamız gereken, sahte âlimlerden uzak durarak, İslam'ın özüne uygun bir şekilde gerçek müminleri model olarak ortaya koymak ve gençleri bilgiyle, mantıkla ve sevgiyle kazanmaktır.

Erol Kekeç/04.03.2025/Sancaktepe/İST

Nesiller arası kopuşun arka planı

Yeni nesil ile iletişim kuramıyoruz… Onlar bizi dinlemiyorlar, kendi bildiklerini okuyorlar, dolayısıyla toplumsal yaşam çatırdıyor. Çünkü ...