22 Temmuz 2025 Salı

Kadını Kutsarken Toplumu Çökerten Sistem

 


Ailenin Temeline Kurulan Hukuki Tuzak 

Aile, bir toplumun temelidir. O temelin üzerine medeniyet kurulur, kültür inşa edilir, ahlak yayılır, nesil yeşerir. Ne var ki son yirmi yılda özellikle Batı menşeli ideolojik ve hukuki müdahalelerle bu temel delik deşik edilmiştir. Sözde “kadın hakları” adına çıkarılan yasalar, adaletin terazisini bozmuş, aileyi ayakta tutan dengeleri parçalamıştır. İstanbul Sözleşmesi ve onun zemin hazırladığı 6284 sayılı yasa gibi metinlerle, kadın korunurken erkek hedef alınmış, suçlu gösterilmiş ve ailenin en mahrem alanı devletin ceberut eliyle denetlenir hale getirilmiştir.

Bugün geldiğimiz noktada bir kadın, yalnızca beyanıyla kocasını "tecavüzcü" ilan edebilir ve bu beyan –çoğu vakada– delil bile aranmadan bir erkeğin hayatını mahvetmeye yeterli olur. İşte hukukun siyasallaştığı, cinsiyet temelli bir ideolojiye dönüştüğü, modern faşizmin şekil değiştirmiş halidir bu. Evli bir kadının, karı-koca ilişkileri içindeki rıza dışı bir anı, bir tartışma sonrası “tecavüz” olarak yorumlayabilmesi, eşinin hapse atılmasına sebep olabiliyorsa, artık aile diye bir şeyden söz edemeyiz. Çünkü orada güven yoktur, mahremiyet yoktur, sadakat yoktur. Sadece korku vardır. Hukuktan, evlilikten, adaletten değil; “bir gün karım kızarsa beni içeri attırır” korkusudur bu.

Kadın Beyanının Mutlak Delil Sayılması Delilsiz Ceza Hukuku

Günümüzde uygulamada yerleşen en sorunlu ilke “kadının beyanı esastır” ilkesidir. Kadın beyanı değerlidir, evet. Ancak bu, delille desteklenmeyen bir iddianın mutlak doğru kabul edilmesi anlamına gelmemelidir. Hukukun temel ilkesi "şüpheden sanık yararlanır" iken, feminist dalgayla biçimlenen yeni düzen “şüphe kadından yana sonuçlansın” anlayışına evrilmiştir.

Örneğin; bir kadın “eşim bana istemediğim halde zorla yaklaştı” dese, başka bir delil aranmadan soruşturma açılmakta, adam evden uzaklaştırılmakta, kimi vakalarda tutuklanmakta ve aylarca –bazen yıllarca– süren davalarda iftiradan başka bir şey çıkmadığı halde hayatı mahvolmaktadır.

Gerçek bir örnek: Ankara’da 2022 yılında bir kadın, boşanma davası sırasında eşine “evlilik boyunca rızam dışında her ilişkimiz tecavüzdü” dedi. Adam 3 yıl hapis cezası aldı. Delil yoktu. Yalnızca kadının anlatımı vardı. Mahkeme, bu anlatımı "mağdur beyanı esas alınmalı" diyerek yeterli buldu.

Bu durumda sorulması gereken şudur: Evlilikte cinsellik nedir? Kadının cinsel anlamda erkeğine hayır deme hakkı var mıdır? Evet, vardır. Ama evlilik, aynı zamanda hak ve sorumluluklar dengesidir. Kadının sürekli cinsel ilişkiyi reddetmesi de erkek açısından zulüm olabilir. Bu durumda erkek de “psikolojik şiddet görüyorum” diyebilir mi? Hayır. Çünkü erkeklerin şikâyetleri “normal” görülür. Oysa kadınların her şikâyeti, hele bir de duygusal bir anlatımla sunulmuşsa, “mutlak gerçek” muamelesi görür.

İstanbul Sözleşmesi’nin Ardında Yatan İdeolojik Virüs

2011 yılında imzalanan İstanbul Sözleşmesi, kadın cinayetlerini önleme iddiasıyla gündeme geldi. Ancak gerçek etkisi bambaşka oldu. Bu sözleşme ile:

  • Cinsiyet değil “toplumsal cinsiyet” kavramı benimsendi.

  • Aile içindeki her türlü söz, davranış, bakış, hatta sessizlik bile “şiddet” kapsamında değerlendirilebildi.

  • Devlet, bir kadının “eşim bana psikolojik şiddet uyguladı” demesiyle, erkeği evden uzaklaştırma yetkisini aldı.

  • Kadın beyanı mutlak delil haline getirildi.

Bu sözleşmeyle, kadın korunmadı; erkek suçlandı. Aile korunmadı; dağıtıldı. Şiddet azalmadı; arttı. Kadın cinayetleri azalmadı; istatistikler tırmandı. Çünkü sözleşme “eşitlik” adı altında kadınla erkek arasındaki hukukî ve ahlaki dengeyi bozan, erkekleri potansiyel suçlu gören bir yaklaşımla yazıldı.

Şunu unutmayalım; İstanbul Sözleşmesi, kadının birey olarak değil, "ezilmiş bir sınıf" olarak konumlandırıldığı, erkekle savaş halinde olan bir özne olarak tanımlandığı bir manifestodur.

6284 Sayılı Kanun Aileyi Değil Kadını Koruyan Yasa

İstanbul Sözleşmesi'nin iç hukuka aktarımı 6284 sayılı yasayla sağlandı. Bu yasa, kadına yönelik şiddeti önleme amacını taşıyor gibi görünse de, uygulamada erkeği suçlu varsayarak adalet terazisini bozuyor. Birkaç maddesine bakalım:

  • Kadın “şiddet görüyorum” dediğinde erkeğe hiçbir savunma hakkı tanınmadan evden uzaklaştırma kararı veriliyor.

  • Uzaklaştırma kararları için delil gerekmiyor. Beyan yeterli.

  • Erkek çocuğunu görmek isterse, bu da “psikolojik baskı” sayılabiliyor.

  • Kadın erkeğin kendisiyle iletişim kurmasını engelleyebiliyor.

Yani bir sabah kalktığınızda kapınız çalınabilir, polis gelip sizi hiçbir mahkeme kararı olmadan evinizden alabilir. Ne yaptınız diye sorarsınız, "eşinizin beyanı var, şikâyet etti" cevabını alırsınız.

İşte bu yasa, binlerce erkeği suçsuz yere potansiyel suçlu ilan etti. Kadınlara "yeter ki iste, devleti arkana alırsın" imtiyazı verildi. Bu düzen bir koruma değil, bir silah haline geldi.

Erkeğin Mağduriyeti Konuşulmuyor

Kadın hakları savunucuları, her fırsatta erkekleri "toksik erkeklik" ile suçlarken, erkeğin yaşadığı psikolojik şiddet, boşanma sonrası yıkımı, çocuklarına hasretliği hiç dile getirilmez.

Kadının boşanma sonrası talep ettiği nafaka, çocuk velayeti, mal paylaşımı, hatta geçmişe dönük tazminat talepleriyle erkek hem maddi hem manevi olarak çökertilir. Boşanma sonrası erkek bir borç kölesi haline gelir. Bu da aile kurmak isteyen erkekleri caydırır.

Bugün birçok genç erkek, evlenmekten korkuyor. Çünkü biliyor ki bir gün “kavgada söylediği bir söz” bile onu hem ailesinden hem hürriyetinden mahrum bırakabilir. İşte bu, devlet eliyle organize edilmiş bir korku düzenidir.

2019 TÜİK verileri: Boşanan çiftlerin %67’sinde çocuk velayeti anneye verildi. Kadına nafaka bağlanma oranı %82. Boşanan erkeklerin %41’i borç ve nafaka nedeniyle tekrar evlenmeyi düşünmediklerini söyledi.

Aile Değil, Tek Taraflı Kadın Düzeni Kuruluyor

Bu sistemin asıl hedefi "kadını korumak" değil, kadını ailenin merkezine oturtarak tek taraflı bir hâkimiyet kurmaktır. Yani erkek sorumluluk yüklenirken haklarından feragat etmek zorunda bırakılır. Kadın ise "şiddet gördüm" dediği an devlet bütün imkânlarıyla seferber olur.

Oysa ailenin devamı için sorumluluğun da, hakkın da adil paylaşılması gerekir. Kadın korunmalı evet, ama erkek de korunmalı. Aile korunmalı. Bugünkü düzen kadını “kurban”, erkeği “cellat” ilan ederek ne adaleti sağlar, ne huzuru.

Bu anlayışla kurulan her aile, baştan yıkılmaya mahkûmdur. Çünkü şüpheyle, korkuyla, beyan terörüyle kurulmuş bir bağda sevgi, sadakat ve mahremiyet barınamaz.

Çözüm Ne?

  • “Kadının beyanı esastır” değil, “delil esastır” ilkesi hâkim kılınmalıdır.

  • Evli çiftlerin mahremiyetine hukuk sınırsız müdahale edemez. Rıza kavramı evlilik çerçevesinde değerlendirilmelidir.

  • Aile mahkemeleri, kadın lehine değil, aile lehine karar vermelidir.

  • Nafaka sistemi yeniden düzenlenmeli, geçici ve adil bir formata kavuşturulmalıdır.

  • Erkeklerin de psikolojik şiddete maruz kaldığı kabul edilmeli, bu yönde yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

  • Aileyi korumak için kadın-erkek değil, evlilik birliği merkeze alınmalıdır.

  • Kadını korurken erkeği ezmeyen, her iki cinsi de yükümlülükleriyle birlikte gören dengeli bir anlayış benimsenmelidir.

Bu Gidiş Aileyi Değil, Toplumu Dağıtır

Bugün mahkemelerde binlerce erkek, eşinin bir sözüyle yargılanıyor. Kimisi suçsuz yere cezaevinde, kimisi evladından uzak, kimisi sokakta, kimisi intihar etmiş. Bunlar münferit değil, sistematik mağduriyetlerdir. Çünkü hukuku ideolojik zemine oturtursanız, adalet orada barınamaz. Kadını putlaştırarak aile kurtarılmaz, tam aksine aileyi de kadını da yalnızlaştırırsınız.

Aile; güven ister, sadakat ister, mahremiyet ister, denge ister. Devlet bu dengenin hakemi değil, koruyucusu olmalıdır. Ne yazık ki bugün hakem değil, taraf olmuştur. Bu tarafgirlik, kadın-erkek çatışması doğurmuş, aileyi düşman kamplara bölmüştür.

Ey yönetenler!

Toplumun temeli aile ise, o temeli kimyasalla çürütmeyin. Eşine öfkeyle bakan kadına devletin sopasını uzatmayın. Adalet, duygularla değil, delillerle yürür. Bugünkü gibi devam edersek, sadece aile değil, millet olarak biz çökeriz.

Erol Kekeç/20.02.2021/Sancaktepe/İST

Cinsiyet Savaşlarının Gölgesinde Toplumun Çöküşü

 


Toplumsal Yaşamda Cinsiyet Temelli Çarpıklıklar ve Ahlaki Erozyonun Derin Anatomisi

Modern toplumlar, eşitlik, özgürlük ve adalet gibi temel kavramları sürekli gündemde tutarken, bu kavramların içini ne kadar doldurabildiğimiz sorusu çoğu zaman göz ardı edilmektedir. Özellikle cinsiyet temelli ayrımcılık ve kutuplaşma, toplumsal ahengin bozulmasında önemli bir rol oynamaktadır. Cinsiyet rolleri arasındaki doğal farklılıkları toplumsal çatışma aracı hâline getirmek, yalnızca bireyleri değil, aileyi ve daha büyük ölçekte toplumu çökertmeye götüren ciddi bir tehdittir. Bu yazıda, özellikle son yıllarda medyada ve kamuoyunda tek taraflı olarak dile getirilen cinsiyet temelli taciz ve baskı konularının, çoğu zaman sadece bir cinsiyet üzerinden yürütülerek nasıl bir çarpıklık yarattığına ve bu çarpıklığın toplumsal yapıyı nasıl ifsat ettiğine derinlemesine değinilecektir.

Tacizin Cinsiyeti Olmaz Gerçeklik ve Medya Algısı Arasındaki Uçurum

Toplumda taciz denilince akla ilk olarak erkek fail, kadın mağdur gelmektedir. Bu algı, medyada sürekli olarak tekrarlanan anlatıların bir sonucudur. Ancak toplumsal yaşam, bireylerin karşılıklı olarak birbirleri üzerinde oluşturdukları baskılarla şekillenir. Günlük yaşamda toplu taşımada, iş yerinde, sosyal alanlarda kadınların da erkekler üzerinde fiziksel, sözlü ya da psikolojik baskı uyguladığı durumlar azımsanmayacak kadar fazladır. Ancak bu tür eylemler çoğu zaman görünmez kılınmakta ya da meşrulaştırılmaktadır. Bu durum hem gerçekliği çarpıtmakta hem de toplumsal vicdanı ve adalet terazisini bozmaktadır.

Örneğin, bir erkek bir kadına laf attığında bu hemen "taciz" olarak etiketlenebilirken, bir kadının benzer davranışı ya da daha dolaylı yollarla yaptığı imalı yaklaşımlar çoğu zaman 'şaka', 'samimiyet' veya 'doğal hak' olarak yorumlanabiliyor. Bu çifte standart, cinsiyet temelli adaletsizliğin ve algı manipülasyonunun açık bir göstergesidir.

Statü ve Güç Ayrıcalık mı, Ayrıştırma Aracı mı?

Bir insanın kas gücü veya zihinsel becerisiyle elde ettiği sosyal ve mesleki statüler, bireysel çabanın bir sonucudur. Ancak bu statüler üzerinden bir cinsin diğerine üstünlük kurmaya çalışması ya da aşağılaması insan doğasına ve sosyal adalete aykırıdır. Toplumsal roller, biyolojik farklara dayanarak inşa edilir, ancak bu farkların bir ayrımcılık aracı hâline getirilmesi kabul edilemez.

Kadın ya da erkek, her birey kendi emeğiyle elde ettiği sosyal pozisyonlarda, karşı cins üzerinde bir üstünlük ya da tahakküm kurmaya çalıştığında, bu sadece toplumsal yapıyı çürütmekle kalmaz, aynı zamanda bireylerin ruhsal bütünlüğünü de zedeler. Bu tür yaklaşımlar, toplumsal barışı ve iş birliğini dinamitleyen zehirli yapılardır.

Aile Kurumunun Zedelenmesi Cinsiyet Savaşlarının En Büyük Kaybı

Aile, toplumun çekirdeğidir. Aileyi oluşturan temel yapı ise kadın ve erkektir. Kadınla erkeğin eşit ama farklı olduğu gerçeği, bu yapının temeline oturur. Ancak bu farklılıkların bir savaş aracı hâline getirilmesi, aile kurumunu doğrudan hedef alan bir yıkım stratejisidir. Feminist ya da maskülinist söylemler üzerinden yürütülen çatışmacı dil, kadın ve erkeği iki cepheye ayırmakta ve karşılıklı güveni yok etmektedir.

Çocuklar, bu çatışma ortamında büyüyerek ya annesinden nefret eden bir erkek ya da babasından korkan bir kadın olmaktadır. Bu da yeni nesillerin sağlıklı bireyler olarak yetişmesini engeller. Sonuç olarak bireyin iç dünyasında başlayıp toplum geneline yayılan bir bozulma meydana gelir.

Yasal Meşruiyetin Saptırılması Resmi Kanalların Taraflılığı

Bugün birçok ülkede kadınlara yönelik pozitif ayrımcılık adı altında sunulan yasalar, erkekleri baştan suçlu kabul eden bir anlayışla işletilmektedir. Oysa gerçek adalet, bireyin cinsiyetine değil, eylemine ve niyetine bakılarak tesis edilir. Taciz, şiddet ya da ayrımcılık; kimden kime yapılırsa yapılsın, aynı ahlaki ve hukuki çerçevede değerlendirilmelidir.

Ancak mevcut sistemler, özellikle medya ve siyaset kurumlarının etkisiyle bu dengeyi yitirmiştir. Kadının her koşulda mağdur, erkeğin ise potansiyel fail olarak görülmesi, sağlıklı bir hukuk düzeninin önündeki en büyük engeldir. Bu bakış açısı, sadece erkekleri değil, aynı zamanda gerçek mağdur kadınları da korumasız bırakmaktadır. Çünkü adaletin terazisi eğildiğinde, herkes bir gün o terazinin altında ezilir.

Çürümeyi Önlemek Toplumsal Dirilişin Şartları

Toplumun çürümesi yalnızca ekonomik ya da siyasal krizlerle olmaz. Ahlaki çözülme, en sinsi ve en kalıcı yıkım şeklidir. Cinsiyet savaşları üzerinden kurgulanan bu ahlaki çözülme, sadece bireyleri değil, milletin ruh köklerini de kemirmektedir. Bu nedenle öncelikle bu yanlış yaklaşımları teşhis etmek, ardından da doğru bir toplumsal bilinçle yeniden inşa sürecini başlatmak gereklidir.

Kadın-erkek ilişkilerini çatışma değil, tamamlayıcılık üzerinden okumak gerekir. Birbirini bütünleyen bu iki farklı varlık, yaşamın hem fiziksel hem de duygusal anlamda denge noktasıdır. Erkeğin olduğu yerde kadının, kadının olduğu yerde erkeğin değerini anlamak, toplumun ruh sağlığı açısından hayati önemdedir.

Toplumsal Omurgayı Yeniden Ayağa Kaldırmak

İnsanlık mektebinin en temel derslerinden biri, farklılıkları çatışma değil, zenginlik olarak görebilmektir. Kadınla erkeği karşı karşıya getiren her söylem, her yasa ve her toplumsal algı biçimi; yarının kaosuna, bugün mayalanan bir harçtır. Bu yüzden gece olmadan gündüzün, su olmadan toprağın anlamı olmadığı gibi; kadınsız erkek, erkeksiz kadın da eksiktir, yarımdır.

Bugün yapılması gereken, cinsiyet temelli önyargıların, dayatmaların ve yasaların sorgulanması, bunların yerine gerçek adaleti ve karşılıklı anlayışı merkeze alan bir toplumsal sözleşmenin inşa edilmesidir. Her birey, karşısındaki bireyin cinsiyetinden çok insanlığını esas almalıdır. Bu anlayış, sadece adaleti değil, aynı zamanda barışı da getirecektir.

İnsan onuru, ne kadın ne de erkek olmaktan geçer. İnsan onuru, hakikati savunmaktan, adaleti tesis etmekten ve merhameti yaymaktan geçer. Selam ve muhabbetle...

Erol Kekeç/23.08.2018/Sancaktepe/İST

18 Temmuz 2025 Cuma

Gözlere Hakikati Kalplere Dirilişi Hatırlatanlar

 


Ömür bir sermaye, azalır her nefeste,

Güzel amel gerek, yok fayda gösterişte...

Hayat bir sahne, ölüm perde arkası,
Hesap vakti gelir, susmaz kalbin feryadı...

Görkemli saraylar kalır toprak altında,
Kazanan odur ki hakla yürür hayatta...

Amel defteri açık, kalem yazmakta durmaz,
Nice boş yaşanmışlık o gün insanı vurmaz...

Kimse unuttuğunu mahşerde unutmaz,
Ne kul hakkı silinir, ne sahte aldanışlar susar...

Kimi can verirken gülümser huzurla,
Kimi kabre girerken titrer bir korkuyla...

Ölüm uzakta değil, nefesin içinde gizli,
Hayat bir fırsattır, güzellikte derin gizli...

Güzel amel, süslü lafla değil, hal iledir,
Kalp temizse, her adım bir secde gibidir...

Ölüm, uyanmayanlar için son bir çığlıktır,
Ya da her sabah yeniden doğan bir ışıktır...

Nice yıllar boş geçer, bir niyet kurtarır,
Nice secde görünür ama riyakâr yıkar...

Hayat imtihandır, ne baş ne son bellidir,
Kimin kazanacağı ancak son nefeste bilinir...

Kimi makamla oyalanır, kimi toprakla konuşur,
Gerçek kazanç, Rabbin huzurunda susmayandır...

O yaratandır, hem ölümü hem hayatı,
Senden beklediği: Temiz amel ve sadakattir...

Kabir zifiri karanlık, ama nurla dolar,
Güzel amel edene rahmet kapısı açar...

Ey insan, unutma, her nefes sayılıdır,
Bugün son şansındır, yarın belirsiz yazgıdır...

Erol Kekeç/31.12.2024/Sancaktepe/İST

16 Temmuz 2025 Çarşamba

Aile Edep ve Sınır

 

"Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını arayarak, Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun? Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir." (Tahrîm Suresi/1)

Ayetin Kalbindeki Mesaj

Bu ayet, ilk bakışta bir aile içi mesele gibi görünse de, aslında çok daha derin bir mesaj taşır. Ayetin muhatabı, şüphesiz ki insanlık tarihinin en şerefli kişisi olan Hz. Muhammed (sav)'dir. Ancak Kur’an’da Peygamber’e hitap edilen her ayet, onun şahsında tüm ümmeti eğiten bir ders niteliğindedir. Bu ayet, bir aile hayatı hatırlatması olduğu kadar, aynı zamanda "sınır" bilincinin, "rıza" arayışının ve "Allah’ın helâl kıldığını haram saymanın" nelere mal olabileceğini anlatan bir uyarıdır.

Bugün, toplumun çekirdeği olan aile kurumu çöküşün eşiğindedir. Zinaya alkış tutan, çok eşliliği sapkınlıkla karıştıran, sadakati bireysel zevke indirgeyen bir anlayış kuşattı hayatı. İşte tam da bu ayet, günümüz insanına aile, edep, sorumluluk ve sınır bilinciyle nasıl yaşanması gerektiğini öğretmektedir.

Ayetin Arka Planı, Bir Peygamber, Bir Aile, Bir İmtihan

Hadis ve siyer kaynaklarında anlatıldığına göre Hz. Peygamber, hanımlarından birinin yanında bal şerbeti içmişti. Diğer eşleri de kıskançlıkla bu durumu değerlendirmiş, Peygamber’in hoşuna gitmeyecek şekilde koku sürdüklerini söyleyerek “Senin ağzında şu koku var” demişlerdi. Bunun üzerine Efendimiz (sav), eşlerinin gönlünü hoş tutmak adına “Bundan sonra bu bal şerbetinden içmeyeceğim” demiştir.

İşte bu olay üzerine bu ayet nazil oldu. Allah (cc), Peygamber’i uyarıyor: “Allah’ın sana helal kıldığı şeyi, eşlerinin rızasını arayarak nasıl kendine haram edersin?”

Bu noktada şu soru belirir: Bir insanın eşini memnun etmek istemesi günah mı? Elbette hayır. Ama bu rıza arayışı, Allah’ın koyduğu sınırların önüne geçtiği anda “sınır ihlali” olur. Peygamber bile bu konuda uyarılmıştır.

Çok Eşlilik, Saptırılmış Gerçeklik ve İslam’ın Dengesi

Çok eşlilik meselesi, özellikle günümüzde çarpıtılarak ya ahlaki çöküşlerin bahanesi ya da dini değerlerin istismarı olarak kullanılmaktadır. Oysa Kur’an’da çok açık bir denge gözetilmiştir:

"Eğer yetim kızlara adaletli davranamayacağınızdan korkarsanız, sizin için helal olan diğer kadınlardan iki, üç ve dört olmak üzere nikahlayın. Eğer adaleti sağlayamayacağınızdan korkarsanız, o zaman bir taneyle yetinin..."(Nisa Suresi/3)

Burada esas olan, “adaletle davranma” şartıdır. Adalet; maddi, manevi, psikolojik ve sosyal açıdan tüm eşlere eşit davranmayı kapsar. Ancak birçok kişi bu ayeti yalnız “iki, üç, dört” kısmında bırakıp “eğer adaleti sağlayamayacaksanız, bir taneyle yetinin” kısmını unutmaktadır. Kur’an çok eşliliği bir mecburiyet ya da ideal olarak değil, bir çözüm ve istisna olarak sunmuştur.

Modern Dünyada Aile, Zinaya Övgü, Nikaha Alay

Bugün toplumda evlilik kurumu gözden düşürülmüş, nikahı küçümseyen bir anlayış yerleşmiştir. “Birine bağlanmak eski kafalılık” sayılıyor. Sadakat, sevgi, vefa gibi kavramlar, "bağımlılık" olarak görülüyor. Öte yandan “açık ilişki”, “birlikte yaşamak”, “flört özgürlüğü” gibi mefhumlar normalleştiriliyor.

Kadınların da erkeklerin de zihinleri medya ve sistem eliyle “anlık haz” merkezli bir hayatı yücelten yoz bir ideolojiyle yoğruluyor. Sadece cinsel ihtiyaç değil, duygusal açlık, değer görme arzusu, anlam arayışı da bu dejenerasyonun içine çekiliyor. İşte böyle bir dünyada Kur’an, insanı sınırla, aileyle, ahlakla koruyor.

Ailede Rıza Aramak, Nerede Durmalı?

Eş rızasını aramak, İslam’da büyük bir fazilettir. Peygamberimiz (sav), “En hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olanınızdır” demiştir. Bir erkek eşinin gönlünü hoş tutmak için çabalamalıdır. Ama bu rıza arayışı şu sınırları asla aşmamalı:

  1. Allah’ın helalini haram kılmak.

  2. Hakkı örtmek veya eğip bükmek.

  3. Zulüm veya haksızlık yapmak.

  4. Adaleti zedelemek.

Peygamber bile sadece eşleri memnun olacak diye Allah’ın helal kıldığını kendine haram kılmaya kalkınca uyarıldıysa, bizim daha hassas davranmamız gerekir. Eşini memnun edeceğim diye yalan söyleyen, haram işleyen, israf eden, başkalarının hakkına giren, ibadetini terk eden nice insan var. İşte bu, “rıza” değil, “rıza kılıfıyla şirktir.

Günümüz Ahlaki Dağınıklığında Çok Eşlilik, Kurtuluş mu Bahane mi?

Bugün bazı erkekler, çok eşliliği kendi ahlaki zaaflarına kılıf yapmak için kullanıyor. “Madem İslam izin veriyor” diyerek sorumsuz ilişkiler yaşıyorlar. Oysa İslam’ın izni; merhameti, adaleti, sadakati, himayeyi esas alır.

Şu sorular sorulmalı:

  • İkinci eşi almadan önce ilk eşin gönlü alındı mı?

  • Maddi ve manevi ihtiyaçlar adilce karşılanıyor mu?

  • Evlilik sadece cinsellik temelli mi yoksa ilahi sorumluluk mu?

  • Çocukların ve toplumun geleceği düşünülüyor mu?

Çok eşlilik, bir adalet testidir. Geçici arzuların değil, kalıcı sorumlulukların alanıdır. Her erkek bu yükü kaldıramaz. Bu yüzden Kur’an, “Bir taneyle yetinin” diyerek adaletin zedeleneceği noktada sınırlama getirmiştir.

Kadın Rızası, Zorlama mı İkna mı?

Çok eşlilikte kadınların rızası konusu da önemlidir. Eşlerden biri psikolojik olarak parçalanıyor, aşağılanmış hissediyorsa, bu evlilik bir zulme dönüşebilir. Bazı kadınlar “imanı” gereği kabul ediyor ama içten içe kırılıyor, tükeniyor. Bu rıza değil, teslimiyettir.

Gerçek rıza, ikna edilmiş, içi ferahlamış, kalbi huzur bulmuş bir rızadır. Peygamberimizin hayatında da hanımlarının hassasiyetlerini gözettiği, kimsenin kalbini kırmamaya özen gösterdiği çokça örnek vardır.

VIII. Ailede Liderlik ve Merhamet Dengesi

Bir ailede erkek, Kur’an’a göre “kavvam”dır. Yani koruyan, yöneten, sorumluluğu yüklenen kişidir. Ama bu liderlik; baskı değil şefkat, tahakküm değil tevazu, dayatma değil diyalogla olmalıdır.

Hz. Peygamber (sav) eşlerine asla sert davranmamış, onlarla istişare etmiş, onların gönlünü öncelemiş, ama Allah’ın hükümlerinden de asla taviz vermemiştir. Ayet, bu yönüyle aile içinde “dengenin nasıl kurulacağını öğretir.

Helali Haram Kılma, Ahlakı Zedeleme

Bugün aileler ya boşanmayla, ya sadakatsizlikle, ya da ahlaki çözülmeyle parçalanıyor. Erkek de kadın da artık Allah’a değil, nefse göre yaşıyor. Evlilik, anlamını yitirmiş, nikah değil “birlikte kaç gece kalalım” diye konuşuluyor.

İşte Tahrîm Suresi 1. Ayet, her mümin için bir işaret fişeğidir. Hayatımızda şu soruları tekrar tekrar sormak zorundayız:

  • Allah’ın helalini kendime haram kılacak kadar eşimin/gönlünün rızasını mı arıyorum?

  • Rızayı Allah’ın mı yoksa insanın mı önüne koyuyorum?

  • Çok eşlilikte nefsimi mi yoksa adaleti mi merkeze alıyorum?

  • Ailemde sınırları kim koyuyor, Moda mı, medya mı, Allah mı?

Aileyi Korumanın Tek Yolu

Aile, helal sınırlar içinde sevginin, sadakatin ve sorumluluğun inşa edildiği yerdir. Çok eşlilik de tek eşlilik de bu sınırlar içinde değerlidir. Ama Allah’ın çizdiği sınırı çiğneyerek aile kurmaya kalkarsan, sonunda sadece yıkım bulursun.

Bu yüzden “eşinin rızasını aramak” güzeldir. Ama Allah’ın razı olmayacağı bir yolda, o rıza da seni kurtarmaz. Peygamber bile uyarıldıysa, sen de uyan!

Erol Kekeç/10.07.2025/Sancaktepe/İST

Nesiller arası kopuşun arka planı

Yeni nesil ile iletişim kuramıyoruz… Onlar bizi dinlemiyorlar, kendi bildiklerini okuyorlar, dolayısıyla toplumsal yaşam çatırdıyor. Çünkü ...