21 Şubat 2026 Cumartesi

Akıl Sağlığına Sevk Edilen Toplum

Bir sabah uyanıyorsunuz ve memleketin nabzı yine yüksek. Ekonomi konuşuluyor, rakamlar tartışılıyor, kurumlar sorgulanıyor, siyaset her zamanki gibi gündemin merkezinde. Sonra bir cümle düşüyor sosyal medyanın ortasına: “Böyle bir toplumun psikiyatriye ihtiyacı var.” Cümle keskin, iddialı ve bir o kadar da kolay. Çünkü genellemeler her zaman kolaydır; zor olan, karmaşıklığı kabul etmektir.

Bir toplumun ruh sağlığını tartışmak, aslında onun tarihini, travmalarını, umutlarını, korkularını ve çelişkilerini tartışmaktır. Fakat biz çoğu zaman bundan kaçınırız. Bunun yerine, bir etiket yapıştırırız: “Sorunlu.” Ve mesele biter. Ya da bittiğini sanırız.

Bugün tartışılan yaklaşım da tam olarak bunu yapıyor: Kurumsal güven krizini ve siyasal tercihleri psikiyatrik bir problem gibi sunuyor. Sanki toplum bir hasta, fikirler bir semptom, oy vermek ise bir klinik belirtiymiş gibi…

Oysa gerçek hayat, bu kadar steril değildir.

Toplumu Hastalaştırma Kolaycılığı

Bir toplumun tercihlerini “akıl sağlığı sorunu” olarak görmek, aslında entelektüel bir tembelliktir. Çünkü bu bakış açısı, karmaşık sosyoekonomik dinamikleri anlamak yerine onları patolojize eder.

Bir ülkede insanlar farklı nedenlerle oy verir:

— Ekonomik beklentiler

— Kimlik duygusu

— Güvenlik algısı

— Kültürel aidiyet

— Lider karizması

— Değişim korkusu

— Statü kaygısı

— Umut veya alışkanlık

 

Bunların hiçbiri tek başına “psikiyatrik vaka” değildir. Bunlar insan davranışının doğal bileşenleridir.

Toplumu anlamak yerine onu “tedavi edilmesi gereken bir kitle” olarak görmek, aslında bir tür epistemik kibirdir: “Ben doğruyu biliyorum, anlamayanlar hasta.”

Bu yaklaşım, bilimsel görünse de çoğu zaman ideolojik bir refleksin maskesidir.

Kurumsal Güven Meselesi

Elbette kurumlara güven tartışılır. Rakamlar sorgulanır. Veriler eleştirilir. Bu, sağlıklı bir toplumun göstergesidir.

Örneğin Türkiye İstatistik Kurumu hakkında kamuoyunda zaman zaman güven tartışmaları yaşanır. Bu yeni bir durum değildir; dünyanın pek çok ülkesinde istatistik kurumları tartışma konusu olur. Çünkü istatistik, sadece sayı değildir; aynı zamanda yorumdur.

Fakat burada kritik soru şudur: Kurumsal eleştiri ile toplumu “akıl sağlığı sorunu” olarak görmek arasındaki çizgi nerede?

Eleştiri demokratiktir. Patolojizasyon ise dışlayıcıdır.

Bir kurumun verilerini tartışmak başka şeydir; o verileri kabul eden ya da reddeden milyonlarca insanı “psikolojik problem” kategorisine sokmak başka şey.

Hicvin Aynası: Kim Kimi Tedavi Ediyor?

Düşünün ki bir ülke var ve herkes birbirini tedavi etmeye çalışıyor.

Siyasetçiler halkı “yanlış bilgilendirilmiş” görüyor.

Akademisyenler halkı “yetersiz bilinçli” görüyor.

Sosyal medya kullanıcıları birbirini “cahil” ilan ediyor.

Uzmanlar halkı “irrasyonel” buluyor.

Sonuçta ortada tuhaf bir tablo oluşuyor: Herkes doktor, herkes hasta.

Bu durum, modern toplumun ironilerinden biridir. Çünkü bilgi arttıkça empati azalabiliyor. Analiz derinleştikçe yargılar sertleşebiliyor.

Hiciv burada başlar: Bir toplumun akıl sağlığını tartışırken kendi zihinsel esnekliğimizi hiç sorgulamıyoruz.

Psikolojinin Siyasallaşması

Psikoloji, insan davranışını anlamak için güçlü bir araçtır. Ancak siyasal tartışmalarda kullanıldığında kolayca silaha dönüşebilir.

“Onlar irrasyonel.”

“Onlar travmatik.”

“Onlar manipüle edilmiş.”

Bu ifadeler, çoğu zaman karşı tarafı meşruiyet dışına itmenin yollarıdır.

Oysa demokratik toplumun temel ilkesi şudur: Farklı düşünmek patoloji değildir.

Bir toplumda milyonlarca insan aynı tercihi yapıyorsa, bu bir klinik vaka değil sosyolojik olgudur.

Toplumsal Çelişkilerin Anatomisi

Türkiye gibi toplumlar çok katmanlıdır. Aynı anda modern ve geleneksel, seküler ve dindar, bireyci ve kolektivist olabilir.

Bir kişi hem ekonomik sıkıntıdan şikâyet edip hem de siyasi tercihinde istikrarı seçebilir. Bu çelişki değil; insan doğasının karmaşıklığıdır.

İnsanlar sadece cebine göre değil, kimliğine göre de karar verir. Sadece bugüne göre değil, geçmiş deneyimlerine göre de davranır.

Bu yüzden “neden böyle davranıyorlar?” sorusunun cevabı tek boyutlu olamaz.

 Büyük Teşhis Merkezinde Bir Gün

Hayal edin: Devasa bir “Toplum Teşhis Merkezi” kurulmuş.

Kapıda tabela:

“Farklı düşünenler için danışmanlık hizmeti.”

İçeride uzmanlar oturuyor.

Bir vatandaşa soruyorlar:

— Neden böyle düşünüyorsunuz?

Vatandaş cevap veriyor:

— Çünkü deneyimlerim böyle öğretti.

Uzman not alıyor:

“Gerçeklik algısı farklı.”

Bir başkasına soruyorlar:

— Neden bu partiye oy verdiniz?

Cevap:

— Çünkü güveniyorum.

Not:

“Bağlanma eğilimi yüksek.”

Bir diğerine:

— Neden eleştiriyorsunuz?

Cevap:

— Çünkü memnun değilim.

Not:

“Negatif bilişsel çerçeve.”

Gün sonunda rapor hazırlanıyor:

“Toplum kompleks.”

Aslında raporun tek anlamı var- İnsanlar insan.

Elitizm ve Halk Arasındaki Görünmez Duvar

Toplumu “anlamayan” değil “yanlış yapan” olarak görmek, çoğu zaman elitist bir bakışın ürünüdür.

Bu bakışta halk bir problem, aydın ise çözümdür.

Fakat tarih bize şunu gösterir: Toplumları küçümseyen yaklaşımlar, güven üretmez; kutuplaşmayı derinleştirir.

Çünkü insanlar yargılanmayı değil anlaşılmayı ister.

Eleştirinin Etiği

Eleştiri yapılmalı. Sert eleştiri de yapılabilir. Ancak eleştirinin hedefi davranış olmalıdır, varoluş değil.

Bir politikayı eleştirmek meşrudur.

Bir tercihi tartışmak doğaldır.

Ama bir toplumu “akıl sağlığı sorunu” olarak görmek etik açıdan problemli bir genellemedir.

Bu tür söylemler, tartışmayı zenginleştirmez; aksine daraltır.

Toplumsal Psikoloji Perspektifi

Toplumsal psikoloji bize şunu söyler: İnsanlar belirsizlik dönemlerinde güven arar.

Ekonomik dalgalanmalar, jeopolitik riskler ve hızlı değişim ortamında bireyler daha tanıdık olanı tercih edebilir.

Bu bir savunma mekanizmasıdır; patoloji değil.

Aynı şekilde insanlar bazen protesto eder, bazen destekler, bazen sessiz kalır. Bunların hepsi normal davranış repertuarının parçasıdır.

Belki de asıl soru şu:

Toplumu anlamakta zorlandığımızda, onu “hasta” ilan etmek bizim savunma mekanizmamız olabilir mi?

Bu sorunun cevabı rahatsız edici olabilir.

Empati Eksikliği

Bugünün en büyük krizlerinden biri empati krizidir.

Farklı düşünen insanı anlamaya çalışmak yerine kategorize etmek daha kolaydır.

“Onlar manipüle edilmiş.”

“Onlar bilinçsiz.”

“Onlar fanatik.”

Bu etiketler tartışmayı bitirir.

Oysa gerçek diyalog, rahatsız edici sorular sormayı gerektirir.

Toplum Bir Organizmadır

Toplum, mekanik değil organik bir yapıdır. İçinde farklı dokular, farklı ritimler vardır.

Bir kısmı değişim ister, bir kısmı istikrar.

Bir kısmı risk alır, bir kısmı temkinli olur.

Bu çeşitlilik hastalık değil canlılığın göstergesidir.

Kolektif Terapi Seansı

Hayal edin, tüm ülke bir terapi odasında.

Terapist soruyor:

— Ne hissediyorsunuz?

Bir grup:

— Umut.

Bir grup:

— Kaygı.

Bir grup:

— Öfke.

Bir grup:

— Güven.

Terapist gülümsüyor:

— Demek ki yaşıyorsunuz.

Teşhis mi Diyalog mu?

Toplumları anlamanın yolu onları teşhis etmek değil dinlemektir.

Eleştiri gerekli, sorgulama gerekli, kurumsal tartışma gerekli. Ancak bunları yaparken insan onurunu ve çoğulculuğu korumak gerekir.

Bir toplumu küçümseyen dil, kısa vadede rahatlatıcı olabilir; uzun vadede ise köprüleri yakar.

Belki de en sağlıklı yaklaşım şudur:

Toplum hasta değil; toplum tartışıyor.

Toplum irrasyonel değil; toplum karmaşık.

Toplum sorunlu değil; toplum insan.

Ve insanı anlamak, onu kategorize etmekten çok daha zordur.

Erol Kekeç/21.02.2026/Sancaktepe/İST

20 Şubat 2026 Cuma

Evlilik ve Boşanma- İlahi Ölçüler Işığında Bir Yol Haritası

Evlilik ve boşanma meselesi, insan hayatının en hassas alanlarından biridir. Bu konu sadece iki insan arasındaki hukuki bir bağın kurulması ya da sona ermesi değildir; aynı zamanda merhametin, sorumluluğun, adaletin ve insan onurunun korunmasıyla doğrudan ilgilidir. Modern toplumda boşanma çoğu zaman ya aşırı kolay bir kopuş olarak görülmekte ya da içinden çıkılmaz bir kriz hâline gelmektedir. Oysa ilahi rehberlik, bu iki uç arasında dengeli bir yol gösterir: Evliliği ciddiye almak ama insanları da çıkmazda bırakmamak.

Burada, evlilikte krizlerin nasıl yönetileceği, boşanma sürecinin hangi ilkelere göre ilerlemesi gerektiği, birinci talak sonrası dönüş imkânı, üçüncü talak sonrası sınırlar, uzun süre ayrı kalmış eşlerin yeniden evlenmesi, mehir meselesi, modern boşanma krizleri ve barışma yolları bütüncül bir bakışla ele alınacaktır.

Evliliğin Temeli, Merhamet ve Sorumluluk

Evlilik sadece bir sözleşme değildir; karşılıklı emanet bilincidir. Eşler birbirlerinin huzur alanıdır. Bu yüzden evlilikte ortaya çıkan sorunlar ilk anda kopuş sebebi olarak görülmez. Önce konuşma, öğüt, sabır ve karşılıklı anlayış devreye girer. Çünkü birçok kriz aslında iletişim eksikliğinden doğar.

Bir evlilikte tartışmaların olması normaldir. Önemli olan tartışmanın nasıl yönetildiğidir. Kırıcı sözler, öfke anında verilen kararlar ve aceleci tutumlar çoğu zaman telafisi zor yaralar açar. İlahi ölçüler tam da bu yüzden süreci zamana yayar ve düşünme fırsatı tanır.

Boşanma Süreci, Acele Değil Süreç

Boşanma bir anda gerçekleşen bir kopuş olarak değil, aşamalı bir süreç olarak ele alınır. Bu yaklaşım, tarafların duygusal dalgalanmalarla geri dönüşü olmayan kararlar vermesini engeller. İlk aşamada ayrılık ihtimali ortaya çıktığında taraflara düşünme ve barışma fırsatı verilir.

İddet süresi bu açıdan çok önemli bir zaman dilimidir. Bu süre sadece biyolojik bir bekleme değildir; öfkenin yatışması, tarafların kendi hatalarını görmesi ve ilişkinin geleceğini yeniden değerlendirmesi için tanınmış bir fırsattır.

Birinci Talak Sonrası Durum

Bir defa boşanma gerçekleştiğinde evlilik kapısı tamamen kapanmaz. İddet süresi içinde eşler barışabilir ve evlilik devam eder. Eğer süre dolmuşsa evlilik sona ermiş olur; fakat taraflar isterse yeniden evlenebilir.

Burada kritik nokta şudur: Uzun yıllar geçmiş olsa bile taraflar yeniden evlenmek isterse bu mümkündür. Ancak bu dönüş eski evliliğin devamı değildir. Yeni bir nikâh, yeni bir mehir ve yeni bir irade ile kurulan yeni bir evliliktir. Bu durum özellikle uzun süre ayrı kalmış çiftler için önemlidir. Çünkü insanlar zamanla değişir, olgunlaşır ve geçmişteki hatalarını daha iyi anlayabilir.

Örneğin on yıl önce bir tartışma sonucu ayrılmış bir çift düşünelim. Kadın kimseyle evlenmemiş, erkek ise başka bir evlilik yapıp ayrılmış olsun. Yıllar sonra tekrar bir araya gelmek isterlerse bu mümkündür. Fakat bu, kaldıkları yerden devam etmek değil; bilinçli bir yeni başlangıçtır.

Üçüncü Talak Sonrası Sınır

Üçüncü boşama ise farklı bir anlam taşır. Bu aşamada evlilik bağı kesin olarak sona erer ve tarafların tekrar evlenebilmesi için kadının başka bir evlilik yapmış olması gerekir. Bu hüküm, boşanma sözünün ciddiyetini korumak içindir. Amaç, boşanmanın bir tehdit ya da manipülasyon aracı hâline gelmesini önlemektir.

Buradaki şart formalite değildir. Kadının gerçek bir evlilik deneyimi yaşaması ve hayatına bağımsız şekilde yön vermesi anlamına gelir. Eğer bu evlilik doğal sebeplerle sona ererse ve taraflar yeniden evlenmek isterse bu mümkündür. Ancak sırf eski eşe dönmek için yapılan göstermelik evlilikler bu ruhla bağdaşmaz.

Mehir ve Ayrılık

Mehir, evliliğin ciddiyetini gösteren ve kadının ekonomik güvenliğini sağlayan bir haktır. Eğer ayrılık erkekten kaynaklanıyorsa kadının mehir hakkı korunur. Kadın kendi isteğiyle ayrılmak istiyorsa taraflar karşılıklı anlaşma ile çözüm bulur. Amaç ne haksız kazanç ne de mağduriyet doğmasıdır.

Sudan sebeplerle ayrılık talep eden bir durumda da adalet ilkesi geçerlidir. Her olay kendi şartları içinde değerlendirilir. Evlilik bir menfaat ilişkisi değil, sorumluluk ilişkisidir.

Modern Toplumda Boşanma Krizleri

Günümüzde boşanmaların önemli bir kısmı iletişim kopukluğu, ekonomik baskılar, beklenti farklılıkları ve bireyselleşmenin artması nedeniyle yaşanmaktadır. Sosyal medya, hızlı yaşam temposu ve sabırsızlık kültürü ilişkileri daha kırılgan hâle getirmektedir.

Birçok çift sorunlarını konuşmadan büyütmekte, küçük meseleler zamanla büyük kırgınlıklara dönüşmektedir. Oysa erken müdahale ve sağlıklı iletişim birçok evliliği kurtarabilir.

Barışma Nasıl Sağlanır?

Gerçek barışma sadece yeniden bir araya gelmek değildir. Önce sorunların kaynağını anlamak gerekir. Taraflar birbirini dinlemeli, hatalarını kabul etmeli ve ilişkiyi yeniden inşa etmeye niyet etmelidir. Affetmek, geçmişi yok saymak değil; ondan ders çıkararak ileriye bakmaktır.

Pratik olarak şu adımlar önemlidir:

Açık ve dürüst iletişim

Empati kurma

Gerekirse arabulucu desteği

Ortak hedef belirleme

Sabır ve zaman tanıma

Örnek Olaylar

Bir çift düşünelim: Sürekli tartışmalar nedeniyle ayrılma noktasına gelmiş olsunlar. Bir süre ayrı kaldıklarında birbirlerinin değerini fark ederler ve yeniden evlenmeye karar verirler. Bu durumda yeni bir başlangıç yapmaları, geçmişteki hataları tekrarlamamak için bilinçli bir çaba göstermeleri gerekir.

Başka bir örnekte ise öfke anında verilen boşanma kararı sonradan pişmanlık doğurabilir. Bu yüzden süreç içinde düşünme imkânı tanınması büyük bir hikmettir.

Toplumsal Boyut

Sağlam aile yapısı toplumun temelidir. Adaletli ve merhametli boşanma süreçleri hem bireyleri hem çocukları hem de toplumu korur. Aksi hâlde uzun süren çatışmalar ve adaletsizlikler sosyal sorunlara yol açar.

Evlilik ve boşanma hükümleri insanı aceleden, öfkeden ve adaletsizlikten koruyan bir denge sistemidir. Amaç ne zorla evliliği sürdürmek ne de kolayca dağıtmaktır. Asıl hedef adalet, merhamet ve bilinçtir.

İlişkilerde kapıları tamamen kapatmadan önce düşünmek, ayrılık durumunda hakkaniyeti gözetmek ve yeniden başlangıç mümkün olduğunda bunu olgunlukla yapmak en sağlıklı yoldur. Böylece evlilik bir yük değil, huzur kaynağı olur; ayrılık ise yıkım değil, gerektiğinde onurlu bir çözüm hâline gelir.

Erol Kekeç/0.02.2026/Sancaktepe/İST

9 Şubat 2026 Pazartesi

Vefanın Anlamı

Vefa, zamanla yorulan kalbin yeniden ayağa kalkma iradesidir. İnsan bazen gerçekten tükenir. Umudu azalır, sabrı zayıflar, sevgisi yorgun düşer. İşte tam o anlarda vefa devreye girer. “Ben artık hissedemiyorum” diyen duyguların önüne geçer ve insana şunu fısıldar: “Hissetmesen de sahip çık.”

Çünkü evlilik yalnızca duygu işi değildir. Sorumluluk işidir. Duygular inişlidir, çıkışlıdır. Bugün vardır, yarın azalır. Ama vefa, duyguların bittiği yerde başlar.

Birçok evlilik, “Artık eskisi gibi hissetmiyorum” cümlesiyle sona erer. Oysa bu cümle, aslında bir alarmdır. “İlgilenmezsek kopacağız” demektir. Vefalı insan bu alarmı duyar. Kaçmaz. Üzerine gider.

Bazı eşler zor zamanlarda susmayı tercih eder. İçine atar. “Boş ver” der. “Konuşsam da değişmeyecek.” Zamanla bu suskunluk birikir. Kalpte bir tortu oluşur. İşte vefa, bu tortuyu temizleme cesaretidir. Konuşabilmektir. Kırmadan, dökmeden, incitmeden derdini anlatabilmektir.

Vefasızlık çoğu zaman kaçıştır. İnsan yüzleşmek istemez. Hatalarını görmek istemez. Kolay yolu seçer: Gitmek.

Oysa vefa, zor yolu seçmektir. Kalmak. Mücadele etmek. Onarmaya çalışmak.

Bir adam anlatmıştı: “Eşimle yıllarca tartıştık. Boşanmayı çok düşündük. Ama her defasında ‘Biraz daha sabredelim’ dedik. Şimdi torunlarımız var.” İşte o “biraz daha "lar, yıllar sonra büyük mutluluklara dönüşür.

Vefa, geçmişi unutmamaktır. İnsanın nereden geldiğini, kimlerle büyüdüğünü, hangi zorlukları birlikte aştığını hatırlamasıdır. İnsan geçmişini hatırladıkça, bugününe daha çok sahip çıkar.

Birlikte çekilen sıkıntılar, insanı birbirine bağlar. Eğer bu bağ korunmazsa, çekilen onca çile boşa gider.

Vefalı insan, eşinin yaşlanmasından korkmaz. Aksine onu bir şeref gibi taşır. Saçlar beyazladıkça sevgisi derinleşir. Çünkü bilir ki o beyazlar birlikte geçirilen yılların nişanesidir.

Modern kültür, insanlara sürekli “Daha iyisi var” fikrini fısıldar. Daha güzel, daha zengin, daha heyecanlı… Bu düşünce vefayı öldürür. İnsan elindekini değersiz görmeye başlar.

Oysa gerçek mutluluk, sahip olduklarını koruyabilenlerde olur.

Vefa, sahip çıkma sanatıdır.

Sadece bedene değil, ruha sahip çıkmaktır. Eşinin kırıldığı yerleri bilmektir. Hassasiyetlerini tanımaktır. En zayıf anlarında yanında olmaktır.

Bir kadın şöyle demişti: “En çok ağladığım gün eşim elimi tuttu, bir şey demedi. O an dünyam kurtuldu.” İşte vefa bazen bir kelime bile söylemeden var olabilmektir.

Vefa, güven üretir. Güven varsa, insan kendini bırakır. Maskesiz olur. Rol yapmaz. Olduğu gibi olur. Bu da evliliği sahicileştirir.

Sahici olmayan evlilikler uzun sürmez. İçtenlik yoksa, bağ zayıflar.

Vefalı eş, başkalarının yanında da eşini korur. Onu küçük düşürmez. Arkasından konuşmaz. Kusurlarını başkalarına anlatmaz. Çünkü bilir: Eşini savunmak, kendini savunmaktır.

Vefa, bir duruş meselesidir. İnsan her ortamda aynı ahlâkı taşır. Yalnızken başka, kalabalıkta başka olmaz.

Sadakat iklimi, böyle oluşur. İnsanlar kendilerini güvende hisseder. “Beni yarı yolda bırakmaz” duygusu kalplere yerleşir.

Bu duygu, evliliğin sigortasıdır.

Zor zamanlarda ayakta tutan şey, romantik sözler değil, işte bu güvendir.

Vefa, “Gitmek kolayken kalmayı seçmektir.”

Vefa, “Bırakmak mümkündür ama terk etmemektir.”

Vefa, “Yoruldum ama vazgeçmiyorum” diyebilmektir.

Ve işte bu yüzden, sadakat ikliminin temeli vefadır.

Erol Kekeç/09.02.2026/Namazgah-Çamlıca/İST



Nesiller arası kopuşun arka planı

Yeni nesil ile iletişim kuramıyoruz… Onlar bizi dinlemiyorlar, kendi bildiklerini okuyorlar, dolayısıyla toplumsal yaşam çatırdıyor. Çünkü ...