22 Ekim 2019 Salı

Nerede ne zaman Hangi Gençlik

Beyinleri geçmişin ve tarihi kalıntıların tortularını taşıyan bir vagon olan gençlik 

değilse amacımız, bugünden geçi yok, ayağa kalkıp kendimizi bir yoklamak ve kendimize gelmek zorundayız. Gençlik sorunları sürekli konuşularak çözüme kavuşacak bir problem değildir. Gençlik çalışmaları, hayatın içinde inandırıcı eylemlerden, merhametten, sevgiden ve kuşatıcılıktan geçer.


Ülkemiz geneline baktığımız zaman, düşünce inanç ve ideoloji ayrımı yapmaksızın tüm sivil kuruluşların mutlaka bir gençlik çalışmalarının olduğunu görmekteyiz. Bu çalışmalar bu kadar geniş kitlelere yayılmasına rağmen, acaba neden istenilen doğrultuda bir sonuca gidilmemektedir. Bunların çok ciddi ve gerçekçi nedenlerine ulaşmak gerekir. Zihinsel kalıpların donanımları her uyarıcıyı çekmeyen ya da ne olduğunu anlamayan zihinler bu çalışmaların herhangi bir noktasına olumlu ve verimli katkı sunamazlar. Öncelikle yapılması gerekenler, bu çalışmaların herhangi bir noktasında bulunanların sahip olduğu bilgi eylem ve düşünce atmosferi irdelenmeli ve bu yaşamı ne kadar kuşatacağı ele alınmalı, ondan sonra kurulan doğru denklemlerle start verilmelidir.
Bir fizikçinin ya da kimyacının laboratuvar ortamında incelediği madde gibi gençliği algılamaktan çıkmalıyız. Çünkü gençlik dinamik bir yapıdır. Nerede ne zaman ne yapacağını kestirmek çok zor olan karmaşık ve bir o kadar da sade olan bir denklemdir. Karmaşıklığı onun anlaşılmaması ve onu anlamak için anlayacak bir hazırlığa sahip olmamaktan kaynaklanır. Sadeliği ise, çok rahat değişime açık olması ve ikna olacak değerlerle kuşatılmış olmasıdır. Gençliğin hayatında onu değişimde direnişe sokacak çok az sabiteleri vardır. Bu da gençliğin çok önemli yanıdır.
Hayatın doğasına uygun olmayan her çırpınış, çırpınanı kendi göletinde boğar. Bazı hayvanlar harekete duyarlıdır. Örneğin, bir kedinin bakışlarını nereye taşımak istiyorsanız onun hareketli bir noktaya yönelmesini sağlayın ve o hareketin kaynağını gösterin yeter. İnsanları, harekete duyarlı bir varlık gibi düşünerek nerede tıngırtı orada buluntu şeklindeki basit ve sıradan bir yaşamın kollarından kurtarmak zorundayız. Gençlerimiz, kendi dünyasını keşfeden, zaaflarını ve yetilerini bilen kavrayışla içten yanmalı bir araç gibi hayatın gemisine bir kaptan olarak yetiştirecek duruma gelmeliyiz. Öncelikle bu algıya sahip bir ekip oluşturmak gerekir. Her insanın işi değildir eğitim ve yönlendirme. Kendi hayatımızın olumsuzluklarını ve ideolojik saplantılarını hayatın olmazsa olmazları gibi bilen ve karşısına da bunları ideal bir değer gibi sunan, sıradan demode olmuş hayatların ve anlayışların kıskacından kurtulmak zorundayız.
İnsan üzerine bir projesi olanlar, İnsanın, anlama, kavrama, sevme, itibar kazanma, kendini ifade etme, özgürce yaşama gibi bireysel insani özelliklerini dikkate almak zorundadır. Çünkü insanın ferdi boyutu, toplumsal boyutundan önce gelir. Kişilik insanın bu özelliklerinin toplamından oluşur. Nasıl ki anne ve babalar çocuklarının kendilerinin bir kopyası gibi yetişmesini istiyorlarsa, sosyal oluşumlar da etraflarına topladıkları insanlarda kendi toplumsal kurumsal kimliklerini taşımalarını istiyorlar ve her tarafta o kimlikle ifade edilmelerine ağırlık veriyorlar. Bu anlayışlarla, insanların doğasına uygun olmayan ve “insana ancak emeğinin karşılığı var” buyruğuna aykırı uygulamalarla onları yönlendirmek ve bir kaptan olmalarını sağlamak imkansızdır. Her insanın doğasında olan, kendisini rahatlıkla ifade edeceği ortamda bulunmak onun en büyük arzusudur. İnsanın bu yönünü dikkate almayan bazı ebeveynler, iş ortamında hep kendisi söz sahibi olduğundan ve çocuklar da o ortamda bir gölge ya da uydu olarak kalmaya devam ettiğinden onların yeteneklerinin olmadığından yakınır durur. Oysa orada çocuklar kendi bilgi beceri ve donanımlarını istedikleri gibi kullanmadıklarından kendi dünyalarında çatışmalar yaşarlar, zamanla da bir anlaşmazlık başlar ya kendi işlerini kuramaya yönelirler ya da başka ortamlarda çalışmak isterler. Bunun en önemli nedeni gençler değil önceki kuşağın bilgiçliği ve dayatmaları olarak da görülmesi gerekir.
Yani diyeceğim odur ki, hayatın ortağı ve taşıyıcısı olacak gençlerimizi bir masal kahramanı olarak yetiştirmekten vazgeçelim. Masala dönüşen bir hayatın reel yaşamda karşılığı yoktur. Reel, inandırıcı ve bir bilgi doğrultusunda doğru adımlar atmadan, doğru bir yapılanma modeli oluşturmamız da düşünülemez. Söylemlerimizin içeriği ve hayatta görmek istediğimiz ekran boyutu ancak bizim çelişkisiz tutarlı ve güvenilirliği olan bir manifesto ile gerçekleşir. Bu hayat ekranının daima, yeni ve albenisi yüksek herkesi kuşatan bir boyutunun olmasını istiyorsak, tüm alt yapımızı ona göre oluşturmak zorundayız. Bir başlayalım bakalım nasıl olacak anlayışları çaresizliğin ve karmaşık bir zihin yapısının ifadesidir. Düşünceleri sağlıklı, hedefleri belli olanlar, belli bir yöntemle, zamana yenilmeden ve rüzgarların estiği yöne göre yön belirlemeden istikrarlı adımlarla az da olsa gidecekleri yola çıkarlar. Şunu unutmayalım ki, kervan yolda dizilmez, kervan yolda ancak büzülür. Kendi kabuğuna gömülür ve çaresizlik sendromları yaşar.
Düşünce ve eylem boyutunu tamamlayan gençlerle, aynı gök kubbenin altında farklı nefesleri soluyarak aynı yürek atışlarını oluşturmaya ne dersiniz…Yolunuz açık olsun, dağlar yoldaşınız olsun…
                                                                                                      09.10.2018/Erol KEKEÇ





16 Ekim 2019 Çarşamba

21 Şubat Olay Yeri İzmir Fahrettin Altay Meydanı

Yazı farkındalık oluşturmak içindir....ALINTIDIR.

Henüz 25 inde var, yok,
 Aklı yerinde olsa, görsen on numara delikanlı,,
Pırlanta gibi bir çocuk,
elleri cebinde uzun süre bekledikten sonra
sırt üstü kafasının üzerine düştü,..

Yanına gidip bişeyin varmı dedim ,
ama artık bişeyi değil, hiç birşeyi yoktu...
Kendisi de,
Ruhu da,
Varlığı da...
Herşeyi ile "DÜŞMÜŞTÜ"
O "düşmüştü" bir kere ,
Düşürmüşlerdi serefsizler;
Pırlanta gibi çocuğu bonzai tuzağına
Ambulans çağırdım...
Çağırdığım ambulansta ki görevliler
önce ayakları ile dürttüler "insanlığı" ,
nefes alan hiçbir canlıya yapılmaması gereken bir şekilde,
utanç duydum,
Ama çocuk "düşmüştü" bir kere ,
Nabzına baktılar...
.....
Sonra birbirlerinin yüzlerine...
......
Polis çağırdılar ...
......
A4 kağıdına Tutanak tutuldu, bu kağıda gencecik bir ömre EX diye yazıldı...
....
Bir el atın da !!!
Cenaze aracına koyalım dediler....
El attık...
Telefonu çaldı...
Polis çıkardı cebinden...
-"baban çok kızacak" diye bir mesaj atılmıştı...
Ama o "düşmüştü"bir kere ....
Mesaja cevap verilmeyince telefon ısrarla çaldı
Arayan
Annesiydi !!!
Ve polis cevap verdi.
Oğlunuz "DÜŞMÜŞ"
Taksici arkadaşlar haber verdi,
hastaneye gidiyoruz,acilen gelmeniz gerek...!!!
Babası artık kızamayacak...
Annesi hep merakta kalacak....
Kendisi ise hep 25 yaşında...
Bonzai tuzağı
avına bir can daha düşürdü ...
Elleri cebindeydi ....
Sırt üstü "DÜŞÜRDÜ"...Ey AİLELERİMİZ ÇOCUKLARIMIZI DIŞLAMAYALIM....
Not; lütfen sizlerde paylaşarak bu konuya karşı hassasiyetin artmasında katkıda bulununuz

Gençlik Değişim ve Dinamizm


Gençlik ve değişim günümüzde çokça üzerinde durulması gereken elzem konulardan biridir. Gençlik bir nehrin coşkulu hali ya da gereğinden fazla su taşıyan bir sel suyu gibidir. Bu suların varlığından değil, nasıl ve hangi alana kanalize edilip edilmediğinden endişe duymalıyız.
Yetişkin kuşaklarımız ile gençler arasına kurulan sanal duvarların yıkılması zorunluluktur. Bu duvarlar, yanlış gelenek görenek, kültürel din algısı, mahalle baskısı, zihinsel karakollar, yeniliklere kapalılık, gelişen çağa ayak uyduramamak, dayatmacı aile kuralları ve negatif bir bilgi transferi, hayatın kanunu sanılan yanlış ve doğru olduğuna bakılmaksızın atalar dini vs. Bu duvarlar yıkılmadığı zaman gençlerimizle aramızda köprü kurulamayacak onlar ile bizim aramıza, elimizi uzattığımızda yetişme imkanımızın olmadığı derin sular girecek.
Nereden nasıl başlamak gerekir diye düşünmeye başlayıp hareket etmeyi beceremeyen bir kırkayak durumuna düşmeden en yakın yerden başlamak zorundayız. Bir toplumu değiştirmek istiyorsanız öncelikle onların kendi aralarında anlaştıkları kelime ve kavramları değiştirin toplum kendiliğinden değişir,” diyen Konfüçyus’ün bu uyarısını dikkate alarak hareket etmek zorundayız. Gençliğin dili ile bizim delimiz çok farklı o zaman nasıl anlaşacağız diye hiç düşünme gereği duymadan, eski kelime ve kavramlarımızı dayattığımızda, iki farklı uyarıcı kaynak arasında iletişimin gerçekleşmediğini gözlemekteyiz. İletişimin kurulmasını engelleyen nedenler arasında da iletişim kanallarının ya tıkandığını ya da manyetik dalgaları iletemeyecek, iletken olmayan deforme olmuş kanalların olduğunu görmekteyiz, zaman durup düşünmek ve bir karar vermek gerekiyor ya kendimizi yenileyeceğiz ya da gençliğimizin ıslak elden kayan balık gibi avucumuzdan kayıp sulara karıştığını, hiç de müdahale edemediğimizi görerek ahlar ve vahlar çekerek dizlerimizi döveceğiz.
Dünya daima hareket halinde bizler de bu hareket halinde olan gezegende canlı varlıklar olarak hareketimizi devam ettirmekteyiz. Dün geçti gitti, yarın gelmedi oysa bugün elimizde o halde kalkıp bugün bir şeyler yapmak zorundayız. Dün yaşayan bizler bugün de varsak bugün bize katılanlara dün yaşadığımız hikayelerimizi anlatarak onları bunaltmadan kalan yolumuzda nasıl bizlere katkı sunabilirler, bizler de nasıl onlara birer ışık olabiliriz onun üzerinde kafa yormamız gerekmektedir. Gençlikle yetişkin kuşak arasındaki ilişki, bilimsel bilginin başlangıç aşaması ile şu an geldiği nokta arasındaki ilişki gibidir. Bilimsel bilginin geldiği noktanın ve devamlılığın ulaştığı aşamayı ilk başlangıç noktasından daha kötü ve sorunları çözmede eskisinden daha geride olduğunu iddia etmek ile, gençlik ile yetişkinler arasındaki ilişkide de daima eskilerin dediğinin ve sahip olduklarının daha ilerde olduğunu söylemek arasında hiçbir fark yoktur. Hayatın ve bilginin daima sona en yakın olanının daha iyi olduğunu anlayarak hareket etmek zorundayız.
Bir üretimin başladığı an ile bitime yakın olduğu an arasında bir kıyaslama yaptığımızda nasıl bitme aşamasında üretimin daha kompleks bir yapıya büründüğünü ve daha fazla bilgi barındırdığını, içleminin fazla olduğunu görüyorsak insanda da durum böyledir. Mantıkta terimlere baktığımızda en kompleks ve karmaşık terimin içlemi en fazla olan terim olduğunu görmekteyiz. Yani bir terimin özellikleri artıkça sahip olduğu özellikte ona paralel artış göstermektedir. İşte bu örneklerle anlatmak istediğim de, gençlerimize yaklaşırken onların bizlerden daha çok özellik barındırdığını ve bize göre daha fazla birikime sahip olduklarını bilerek hareket etmemiz gerektiğidir. Nasıl ki bir bitkinin kökü olmadan farklı türlerinin olması söz konusu değilse, insanın atası ecdadı olmadan da bu günlerinin olamayacağını ancak bugünün ise daima geçmişin gölgesinde bir yaşama mahkûm olmaması gerektiğini anlayarak yaşamak gerekiyor.

Yetişkin kuşağın üzerine düşen en büyük görev, nehir olarak coşkuyla akan gençlik enerjisinin heba olmaması için, nehrin yatağında suyun akışını önleyen ve kontrolsüz bir sel baskınına dönüşecek enerjinin yatakta amacına uygun akmasını engelleyecek, çör çöp yabancı ve zararlı olan ne varsa onları temizlemek ve gençlik enerjinin hedefinde akmasını sağlamaktır. Böyle değilde sürekli bentler kurarak ve duvarlar örerek suyu göl haline getirerek farklı alanlara çevirmek ve istediğimiz yerde kullanmak varsa hem kendimizi yok ederiz hem de gençlik enerjimiz boşuna heba edilmiş olur.
Ortaya koyduğumuz programlar değişimin yönüne uygun ise, o zaman değişimle programlar arasında bir uyum olacağından olumlu sonuçlar beklemek hakkımızdır. Ancak değişimin yönü ile programlar arasında yakından uzaktan bir ilişki yoksa ve de hep dayatmacı bir geçmiş gençliğin sırtına vurulmak isteniyorsa, orada yıkım kaçınılmaz olur. Gençliği bağımlı hale getirecek fiziki sosyal ve psikolojik uyuşturucuların etki alanından çıkarıp, hayatın bir parçası ve bağlısı haline getirmeliyiz. Bir hayatın bağlısı olmak için onun aktif oyuncusu olmanız gerekir, hiçbir figüran ve seyirci hayatın bağlısı olamaz, onlar ancak bağımlısı olur. Bağımlı bir gençlik geleceği teslim edemeyecek kadar hayatın ve dünyanın dışında yaşamaktadır. Siyasetten, eğitime, aileye, güvenlik birimlerimize kadar böyle bir gençlik tasavvurumuz var, bu anlayışlarımızın temeline dinamit koyalım gençliğimizle aramızdaki tüm engelleri kaldıralım ve onları hayat oyununda aktif katılımcı ve danışma kurulu üyelerinin merkezinde ve her yerinde beyinlerini kullanacak neferler olarak görelim.
“Su akıp gittikten sonra testi doldurulmaz” bunu bilelim, yıllara dayanan acı ve ıstıraplarımı sizlerle paylaşmak istedim. Yanlış yol ve yöntemlerle doğru sonuçlara gidemeyiz, gençlerimizi sahiplenmeyelim onları cidden sevelim. Biz sevgi ve yakınlığı, sahiplenmekle birbirine karıştırdık ve o şekilde onlara yaklaştık. Sahibi olduklarımızı istediğimiz gibi tasarruf etme yetkisine de sahip olduğumuzu düşünürüz. Gençlik bizim tasarrufumuzda olan ve istediğimiz gibi kullanılacak bir obje değildir. Öncelikle onların aktif bir süje olduğunu anlamamız gerekiyor. Süje kendi varlığını başka etkenlerden bağımsız ortaya koyduğu zaman anlam ifade eder ve kendini, kendisi ifade edecek donanıma sahiptir. Bu donanımlar yaratıcının yaratırken yüklediği donanımlardır. Bu donanımların yazılımlarını da o donanıma uygun yerleştirmek için yardımcı olmak bizim görevimiz, ancak bizler hep o donanıma uygun yazılımı değiştirerek kendimiz bir yazılım yüklemeye çalışıyoruz. Ey ebeveynler, eğitimciler, siyasetçiler, velhasıl-ı kelam bu alanda kendilerini yetkin ve etkin gören herkes aklımızı kullanmayı ve kendimizden başlayan değişimi geciktirirsek, şunu bilelim ki aramıza seller girdiği zaman, Nuh (as) gibi, ey evladım! gel sen de bu gemiye bin bizimle birlikte ol dediğimizde ben bu ağaçlara sığınırım onlar beni korur diyecek gençlerimizle baş başa kalacağız.
2015 Yılında “Gelenek ve Modernizm arasında Gençlik” araştırmamızın öngörü ve genel değerlendirme kısmında da bu konula ağırlık vermiştik. Gençlerimiz bir yere gitmiyor, acaba bizler neredeyiz bunun irdelenmesi gerekir demiştik. Bugün de ona benzer bir çağrı yaparak daha fazla ayrıntılara inmeden bu makaleyi burada noktalamak istiyorum. Bizim kendimizden uzaklaştırdığımız gençliğimiz, bir yere ait olmak ve sosyal bir aidiyet oluşturmak için farklı ortamlara gidiyor ve yaşamın orada daha iyi olduğunu anlatıyorsa, demode olan yaşam tortularımızı hayattan uzaklaştırmanın ve gençlerimize pragmatik yaklaşımdan uzak kuşatıcı merhamet ve ufuk açıcı kanatlarımızı açmak zorundayız. Vakit geçiyor sular akıyor bu testilerle bu nehirden su alınmaz testileri değiştirmenin tam zamanı şimdi….
                   
                                                                Erol KEKEÇ/08.10.2018

14 Ekim 2019 Pazartesi

Beyninizi Uyandırın!

Uyuyan beyninizi uyandırın.Beyin nasıl uyandırılır? Beynin uyanma zamanı gelmedi mi?
Daha etkili düşünmek için, daha etkili öğrenmek için beynimizi uyandırmak zorundayız
Biz beynimizin yaklaşık % 1 ini ya da daha azını kullanmaktayız.Peki geri kalan kısım kullanılmıyor mu? Kullanılmıyorsa bunu kullanmanın yolları nelerdir....?
Beyin potansiyelinin neden bu kadar azının kullanılmasının temel sebeplerinin başında, beynin nasıl çalıştığının, yakın zamanlara kadar bilinmemesi geliyor.
Zihinsel yeteneğimizi kullanmakta karşılaştığımız bir çok sorun,beynin temel kapasitesinin eksikliğinden değil ,onun potansiyeli ve nasıl kullanılacağı konusunda yetersiz bilgiden kaynaklanmaktadır.
Beyin geliştirmenin özü; düşünme sürecinizde etkin bir denetim sağlamak, çözülmesi güç sorunlara daha etkili bir şekilde yaklaşmanızı sağlayacak olan zihinsel araçlar geliştirmek, kendinizi hatalı sanılarınızdan, kendinize duyduğunuz güven eksikliğinden ve katı düşüncelere duyduğunuz aşırı güvenden kaynaklanan zihinsel kördüğümden kurtulmanızı sağlamaktır.
İnsan beyninin muazzam potansiyelini bilim adamları henüz keşfediyorlar
Önemi asla ikinci derece olmayan bir organ dır: BEYİN
1 dakikada insan beyninde 100.000 ile 1.000.000 arasında elektro- kimyasal reaksiyon meydana gelmektedir.
Dünyanın tüm telefon sistemlerinin karmaşıklığı beynimizin bezelye büyüklüğündeki bir parçasına eşdeğerdir.
Beyin yaşam boyunca saniyede on yeni bilgi alsa dahi dolum noktasına ulaşamıyor.
İnsan beyninde 10 milyar nöron bulunmaktadır.Her bir nöronun binden fazla sinapsı, yani sinir hücreleri arasındaki bağlantı noktaları var.Beynin nörolojik sisteminin engin iletişim ağı içindeki toplam ilişki sayısı son derece astronomiktir; bu sayı bilinen evrendeki parçacık sayısından daha fazladır
Beyni ciddi bir şekilde inceleyen nörologlar bile onun gerçek sınırlarını, hatta hangi tür beynin daha güçlü olduğunu bile belirleyememektedirler
Düşündükçe, hafızasını kullandıkça nöronlar arası bağların güçlenmesinden ve artmasından dolayı insanın hafıza gücüde gelişmektedir. Beynini kullanmayanlarda ise nöronlar arası bağlar zayıflamakta ve potansiyel hafıza gücü kullanılamamaktadır.
Bunlar sadece beynin kapasitesine bazı örnekler..
Beyin kapasitesini kullanma yöntemlerinden de kısaca bahsedersek, bunları şöyle özetleyebiliriz:
Aklı devamlı uyarmak ve akılda tutma ve önemseme pratiklerini mümkün olan her yerde yapmak gerekiyor.
Temel bellek deposunu artırmak amacıyla yeni konular ve yeni diller öğrenmek için bir program başlatma,
Zihinsel katılığınızı yenin ve onu esnetin,
Konuştuğunuz dili öğrenin ve onu anlamaya çalışın,
“Kişisel” kelime bilginizi geliştirin, basmakalıp kelimeler kullanmayı bırakın.
Duygularınıza güvenmeyi öğrenin.
Sayılara yeni bir yaklaşım geliştirin,problemlere mantıklı bir şekilde yaklaşın.
Anlayışa ulaştıran şeyleri gözlemleyin,başarınızı anımsamak üzerinde yoğunlaşın
Kendinize ayarlanın, kendi ölçüm aracınız olun
Alışılmadık sosyal durumlara katılın,kaybolmaktan korkmayın.
Duyularınızı ve dikkat alanınızı geliştirin, algılarınızı geliştirin ve onlara güvenmeyi öğrenin.
Peki beyin yaşlandıkça düşüşe geçer mi?
Profesör Mark Rosenzweig,beyin yaşlandıkça, düşüşe geçtiği tezini reddediyor ve diyor ki “eğer beyin uyarılırsa, hangi yaşta olursa olsun, insan beynindeki bağlantıların toplam sayısı artacaktır”
Bunlara örnek olarak da Rosenzweig:
“Picasso nun en iyi ürünlerini doksan yaşlarında verdiğini, ünlü besteci Haydn ın yaşamının son yıllarında en güzel bestelerinden bazılarını yazdığını “ veriyor.
Eğer beyin düzgün beslenir ve bakılırsa yaşla ilerleyeceğini anımsayın
Tarihte tüm büyük beyinler, dehalarının temelinde yaratıcı hayal güçlerini kullanmışlardır.
Çok iyi, hafıza yoktur. Eğitilmiş ya da eğitilmemiş hafıza vardır.
Modern dünyada hemen hemen her beyin fırtınası ve yaratıcı düşünme grubu yeni bağlantıların ve daha daha fazla hayal gücünün aktif arayışına dayanmaktadır.
Eğer Guinness Rekorlar Kitabına girmek size ilginç geliyorsa kendi olağanüstü belleğinizi kullanarak onu yenin.
Beyninizin size karşı değil, sizin için iyi çalışmasının tekniği olumlu düşünmenin ileri şekillerini uygulamaktır.
Yetenek yaşa bağlı değildir.
Başarmamak üzere asla kendinizi programlamayın. Başarmaya programlayın kendinizi.

Kendine güvenli bir çocuk nasıl yetiştirilir?

Çocuğun kendine güvenebilmesi için, öncelikle başkalarına güvenebilmesi gerekir. Bu ise, 0-3 yaşta ağlatılmadan büyütülen çocuklarda olur.
Kendine güvenli bir çocuk nasıl yetiştirilir?
Çocuğun kendine güvenebilmesi için, öncelikle başkalarına güvenebilmesi gerekir. Bu ise, 0-3 yaşta ağlatılmadan büyütülen çocuklarda olur. İsteklerinin yerine getirildiğini gören çocuk, onlara güvenebileceğini anlar. Yani başkalarına güven duygusu, 0-3 yaşta kazanılır. Bu yaş aralığı kaçırıldıktan sonra, bu güvenin kazanılması oldukça zordur.
Çocuğun kendine güvenebilmesinin bir diğer koşulu, kendi cinselliğinden hoşnut olmasıdır. Bu ise 4. yaşta gelişen bir durumdur. Bunun için de, anne ve babanın sevgili rolü oynayarak çocuğa rol model olmaları gerekir. Ebeveynler arasındaki anlaşmazlık ve huzursuzlukların çocuğu en çok etkilediği dönem, çocuğun cinsel kimliğinin geliştiği 4 yaş dönemidir.
Gelişmesine fırsat verilmeli
Çocukta girişimciliğin gelişebilmesi için, daha sonraki dönemde oyuncaklarıyla oynamasının serbest bırakılması gerekir. Kapalı ya da açık alanda, yaşıtlarıyla birlikte, oyuncaklarıyla ya da başka araçlarla bol bol oynamasına olanak sağlanmalıdır.
Çocuğun 6. yaştan 10 yaşına kadar olan dönemde yarışabilmesi gerekir. Yarışmak için de diğer arkadaşlarının arasında bulunabilmelidir. Çocuğun kimi sakatlıkları olsa bile, kendi çapında yarışabilmesi sağlanmalıdır. Yarışma yeteneği, çocuğun kendisine güven duyması konusunda son noktayı koyan bir özelliğe sahiptir.
Çocuğun kendine güvenebilmesi için, sadece anne babanın rol model olması yetmez. Onun 0-3 yaşta başkalarına güvenmesini sağlamak, 4. yaşta cinsel kimliğinin gelişmesine olanak yaratmak, ardından oyun ve oyuncaklarla girişimciliğini arttırmasını teşvik etme, 6-11 yaşlarında ise yarışabilmesine fırsat vermek gerekir.

Çocuğun korkularını yenmesine nasıl yardım edilebilir?

Çocuğun korkularını yenmesine yardımcı olmak için, öncelikle bu korkuların ciddiye alınması gerekir. Çocuğun korktuğu hayali varlıklara onunla birlikte inanmak ve onunla birlikte bu korkuyla mücadele etmek gerekir.
Çocuğun korkularını yenmesine nasıl yardım edilebilir?
Çocukların bebeklikten itibaren içlerinde taşıdıkları en büyük korku, bir gün anne babalarının kendilerini terk edeceği ve bir daha geri gelmeyeceği korkusudur. Çocuğun bu korkusunu yenmek için, ebeveynlerin çocuğa sürekli yanında olduklarını ve onu asla bırakmayacaklarını telkin etmeleri gerekir. Bu konuda bırakılacak bir boşluk, bu korkunun çocuklarda çok büyük bir kaygıya dönüşmesine neden olabilmektedir. Kaybetme korkusu, küçük çocuklarda ölüm şeklinde düşünülmez. Çünkü ölüm onlar için soyut bir kavramdır ve ancak 7 yaşından sonra gerçek anlamını kazanmaya başlar. Bu nedenle ebeveynlerinin öleceğini değil, gideceğini ve dönmeyeceğini düşünürler.
Çocukların bu korkularını yenmelerinde telkin önemli olmakla birlikte, tek başına yeterli değildir. Bunu tavır ve davranışla da göstermek, çocuğa hissettirmek gerekir. Örneğin anne ya da baba bir yere gittikleri zaman, döneceklerini söyledikleri zamanda geri dönmelidirler. Bu davranış, çocukta anne babası bir yere gitse bile dönecekleri güvenini yaratır ve terk edilme korkusunu yenmesini sağlar. Çocuklarda 7 yaşından itibaren anne babanın öleceği korkusu gelişmeye başlar. Bu çocuklardaki soyutlama kavramının geliştiğinin de bir göstergesidir. Artık ölüm çocuk için soyut bir kavram olmaktan çıkar, ebeveynlerinin ölebileceğini düşünür. Anne ve baba, çocuğa uygun bir dille ölmeyeceklerini, birlikte bir hayat geçireceklerini anlatmaları gerekir.

Okul başarısında ailenin rolü

Çocukların okul başarısı anne ve babaya bağlı
Okulların açılmasıyla okula yeni başlayacak olan çocukların sosyal ve psikolojik sorunlar yaşayabileceğini belirten Psikiyatri ve Psikoterapi Uzmanı Dr. İnci Şen 'ders yılında çocuklarımızın başarılı olması biraz da anne ve babalarımıza bağlıdır' dedi.
Çocuklarda eğitimin doğumdan sonra başlamasıyla birlikte, her yaşta farklı motor becerilerinin gelişmesi psikolojik durumları hakkında ipucu vermektedir. Sevgi, şefkat,empati, aynı zamanda kurallar, sınırlar ve sorumlulukları güzel bir aile ortamında harmanlayıp huzurlu ve mutlu büyümelerini sağlamak okul öncesi eğitimde yararlı olacaktır.
Doğru eğitimin; sıcak, ilgili, geliştirici ve destekleyici olmasını savunan Psikiyatri ve Psikoterapi Uzmanı Dr. İnci Şen, destekleyici ailenin çocuğa kendi sorumluluklarını göstererek, onun ilerideki hayatında korkusuzca kendi ayakları üzerinde duran, güvenli ve bağımsız bir kişilik oluşturmasını sağlayacağını belirtti. Psikiyatri ve Psikoterapi Uzmanı Dr. İnci Şen, ebeveynlerin çocuklarına kendi yaşantısı ve davranışlarıyla olumlu bir örnek sergileyerek de rol model oluşturabileceğini sözlerine ekledi.
Anne-Baba Kontrolü Çocuğun Kişiliğini Yansıtır
Anne-babalar okul öncesi okulun ve okumanın çocuğa kazançları hakkında örneklerle konuşabilirler, kendilerinden de örnekler vererek ömür boyu arkadaşlıklar, hoş anılar, eğlenceler,okulda öğrendiklerini özel hayatta nasıl uyguladıklarını; okulun daha sonraki meslek ve eğitim için gerekliliğini ve kazançlarını anlatarak sevdirebilirler.
Anne-baba kontrolü; sınırları tanıma ve kuralları öğrenmenin temelidir. Burada olabilecek aksaklıklar bağımlı, saldırgan, zayıf kişiliklerin oluşmasına neden olur. Çocukların bozarak, deneyerek öğrendiğine dikkat çeken Psikiyatri ve Psikoterapi Uzmanı Dr. İnci Şen “Her şeyi çocuğunuzun yerine yapar, önüne hazır koyarsanız normal gelişmesini ve öğrenmesini engellersiniz. Çocuk gelişemez, olgunlaşamaz ve beklemeyi öğrenemez. Bu çocuklar okula başladıklarında dersin sonuna kadar oturmayı başaramazlar” uyarısında bulundu.
Okul çağındaki çocukla nasıl ilgilenilmelidir?
1. Ailece birlikte zaman geçirmek ve bu zamanı problem konuşmak için değil birlikte oyunlar oynayarak eğlenceli bir birlikteliğe dönüştürmek etkili olacaktır.
2. Çocuğu okul seçiminde de karar aşamasına katarsanız çocuk, kendisinin geleceği ile ilgili bir kararda sorumluluk alarak, okulu ve okul hayatını daha fazla sahiplenir ve özgüveni artar.
3. Okulun bir sorumluluk ve kişisel gelişme aracı olduğunu unutmamak, anne-baba olarak çocukları yarışa çıkmış bireyler olarak görmemek, sadece okulla ilgili ortak konu yapmayıp, çocuğun başka gereksinimlerini de gözlemlemek ve bu ihtiyaçlarını gidermek.
4. Çocuk okulda başarılı olduğu zaman ödüllendirilerek kendisine olan güveni ve motivasyonu geliştirilmelidir.
5. Çocuğa moral verip, güvenini artırmak, kaygı ve endişelerini azaltmak,
6. Onunla ailece veya birebir onun hoşlandığı bir uğraşı paylaşmak. Örneğin; oturup birlikte onun müziğini dinlemek. Sonunda fikrimiz ne olursa olsun, çaba önemlidir. Böylelikle saygılı ve dürüst davranış örneği oluşur.
7. Neleri sever, neleri sevmez, onu merak edip ilgilenmek,
8. Onu anlamaya çalışmak, zor da olsa olayları onun açısından ele alıp ona yaklaşabilmek,
9. Sevginizi açık bir şekilde gösterin ki hayır dediğinizde verdiğiniz kurallara saygı duysun, sizi korktuğu için değil saydığı için dinlesin.
10. Ona saygı duymak, onu ciddiye almak, kişiliği hakkında sadece olumsuzlukları değil iyi taraflarını da görüp bunu belli etmek, onunla gurur duyduğumuzu belli etmektir.



Okul başarısını etkileyen sinsi tehlike

Dersleri asmıyor... Ödevlerini düzenli olarak yapıyor... Ama bir türlü ders notları yükselmiyor ise çocuğunuzun ciddi bir sağlık sorunu olabilir.
Uzmanlar fark edilmeyen göz bozukluklarının çocukların derslerdeki başarısını etkilediğinin altını çiziyor.
OKUL BAŞARISI İÇİN SAĞLIKLI GÖZLER ŞART
Uzmanlar fark edilmeyen göz bozukluklarının çocukların derslerdeki başarısını etkilediğinin altını çiziyor. Göz hastalıkları ve nöro-oftalmoloji uzmanı Profesör Dr. Pınar Aydın O’Dwyer imzalı ‘Az Gören Çocukların Aileleri için El Kitabı’ göz sağlığıyla ilgili önemli ipuçları içeriyor
GÖRME SORUNUNDAN ŞÜPHELENİYORSANIZ
* Öncelikle çocuğunuzu göz hastalıkları uzmanına muayene ettirin.
* Eğer görmesinde bir sorun varsa hırçınlaşabileceğini düşünün ve sabırla onu anlamaya çalışın.
* Gözü kullanmanın görmeyi bozmadığını ve geriletmediğini bilin. Aksine görme merkezini çalıştırmak özellikle 7-10 yaşından önce beynin gelişimini hızlandırır.
* Görme sorunları olan çocuğun sağlığı, gelişimi ve eğitiminin bir ekip işi olduğunu unutmayın. Farklı alanlarda uzmanlardan destek almanız yararlı ve gerekli.
* Göremeyen bir çocuğa yapılacak en iyi şey eğitimle kendine yetmesini ve meslek sahibi olmasını sağlamak, en büyük engelse aşırı koruyucu çevre.
EĞİTİMİ ZORLAŞTIRAN SİNSİ HASTALIK: DİSLEKSİ
Eğer çocuğunuz derslerinde zorlanıyorsa, sıkıntısı ‘okuma güçlüğü’ olarak tanımlanan yapısal bir sorun olan disleksi olabilir. Genellikle okula gittiğinde fark edilir. Disleksik çocukların zeka sorunu yoktur ancak yavaş öğrenirler ve tekrara ihtiyaç duyarlar. Teşhise kadar genellikle tembel veya aptal diye nitelendirilirler. Oysa sadece beyinleri farklı çalışır. Çocuğunuz yazarken imla hataları yapıyorsa, okurken zorlanıyorsa ve matematikte hatalar yapıyorsa disleksiden şüphe edilebilir. Disleksik çocuklar için öneriler:
* Doktorun önerisine göre mavi, sarı veya pembe gözlükle okumak ve yazmak.
* Okurken sadece ışık geçiren seloteyple gözlük üzerinden tek gözü kapamak.
* Yazıları yatay değil, dik olarak yazmak.
* Renkli kağıda yazılmış metinler okutmak.
* Bilgisayar ekranının üzerine mavi ya da sarı selofan kağıt kaplamak.
BEBEĞİN AZ GÖRDÜĞÜNÜ NASIL ANLARSINIZ
* Göz kapaklarından biri ya da ikisi gözbebeğini örtecek kadar düşükse
* Göz yapısında bozukluk varsa
* Gözü devamlı kızarıksa
* Ağlamadığı halde gözleri kızarıyorsa
* Işığa aşırı duyarlılık gösteriyorsa
* Gözlerini ya da başını sabit tutamıyorsa
* Cisimlere çok yakından bakıyorsa
* Gözlerini devamlı şekilde ovalıyorsa


Herkesin bir köpekbalığına ihtiyacı var!

Başarılı ve mutlu bir yaşam için yüksek motivasyon şart fakat her şeyin umduğumuz gibi gitmediği zamanlar da olabiliyor. Kendimizi çaresiz hissettiğimiz, gardımızın düştüğü anlarda köpek balığı yöntemini kullanabiliriz. İşte Japonların köpek balığı hikayesi...
İş hayatında köpekbalığı yöntemi
Hayır diyebilen kişilerin az olduğunu düşünüyorum. Maalesef toplumda bize biçilen roller (anne-baba-abi-kardeş-çocuk-müdür-çalışan-eğitimci vs..) sebebiyle bir çok sorumluluğumuz bulunuyor. Bir çoğunu severek yerine getiriyor ya da hayatta olduğumuz ve sorumlu olduğumuz için, mutlu olup, güç alıyoruz. Özel hayatımızda, bazen güzel bir söz duymak, bazen çocuğumuzun yaptığı bir hareket (şirinlik), bazen bir teşekkür bizi her gün motive ediyor ve bazen kızarak bazen de gönülden, ailemizle ilgili her görevi yerine getiriyoruz. Belki de fazlasını…Düşünün… Hayatımızda her gün bir şeylerle mücadele ediyor, bir şeyleri yoluna koymaya çalışıyoruz. Bunun için elimizden gelenin en iyisini yapmaya çaba gösteriyor ve haliyle bir yıpranma yaşıyoruz. Bir çok insan zaman zaman sorumlulukların altında ezildiğini düşünüyor… Siz de bazen böyle hissediyor musunuz?

İş yerinde ise sahip olduğumuz iş bilinci, misyonumuz, başarı odaklı yaklaşımımız, verilen görevi yerine getirme çabası, bizim motivasyonumuzu sağlıyor. Yapılan iş zorda olsa bu motivasyon, bütün engelleri kaldırıyor. Tabi kaldırmadığı, bizi zorladığı ve strese dönüştüğü zamanlar da oluyor. Elbette sürekli bahsettiğimiz gibi; konfor alanlarımızı zorlayacak her hareket, davranış, durum bizi strese sokabiliyor.
Bütün bunlara rağmen aslında düşünülenin tam aksine, rahatlıktan çıkıp sorunlarla baş etmek için çabalamak insanları dinç tutuyor ve bulunduğunuz ortamda/mevkide kalmanızı sağlıyor. Tıpkı Japonların köpekbalığı yönteminde olduğu gibi…
Yaşadığımız sorunlarla boğuşmanın bizi ne kadar dinç tuttuğu, güçlü kıldığını gösteren güzel bir örnek… İşte Japonların köpekbalığı yöntemi. Anlatılana göre:
Japonlar bir ada toplumu olarak taze balığı her zaman çok severlermiş. Fakat Japonya sahillerinde, bol balık az bulunduğundan, balıkçılar nüfusu doyurabilmek için daha büyük teknelerle okyanusa açılmaya başlamışlar. Başlangıçta balık tutmak için uzaklara gidildikçe, geri dönmesi de daha uzun zaman almaya başlamış. Dönüş bir iki günden daha fazla uzarsa, tutulan balıkların da tazeliği kaybolmaktaymış. Japonlar, tazeliği kaybolmuş balığın farkını anlayıp lezzetini hiç sevmemişler. Bu problemi çözebilmek için balıkçılar, teknelerine soğuk hava deposu yaptırmışlar. Böylece istedikleri kadar uzağa gidebilip tuttuklarını da soğuk hava deposunda dondurulmuş olarak saklayabilmişler. Ancak Japon halkı, bu defa da taze balıkla donmuş balığın lezzet farkını ayırt etmiş ve bu balıklara çok para ödemek istememişler. Bunun üzerine, balıkçılar çareyi teknelerine balık akvaryumu yaptırmakta bulmuşlar. Japon halkı bu defa da canlı olmasına rağmen bu balıkların da lezzetinde bir farklılık hissetmişler. Hareketsiz, uyuşmuş bir durumda günlerce yol giden balığın, canlı, diri ve hareketli balığa göre lezzeti çok farklıymış. Sonunda Japonlar taze ve lezzetli balığı sofralara getirebilecekleri bambaşka bir yol bulmuşlar:
Balıkları yine teknedeki akvaryumlarında tutarken içine küçük bir de köpekbalığı atmışlar. Böylece balıkların bir kısmı köpekbalığı tarafından yutulmasına rağmen geride kalanlar son derece taze kalabilmiş…
Kim derdi ki köpek balığı bu kadar faydalı:) Kim derdi ki; sıkıntılarımız, karşılaştığımız güçlükler aslında düşünüldüğünün aksine bizi güçlendiriyor. Hayatımızı daha renkli, daha hareketli yapıyor ve başarıya ulaştırıyor… Moralinizin düştüğü, motivenizin azaldığı anlarda köpekbalığı yöntemini hafızanızdan çıkarmamanızı öneririm. Tabi bu arada köpekbalığının yuttuğu balıkları da ayrıca değerlendirmek gerekiyor… Yutulan değil mücadele eden kısmında yer almanız dileğiyle…

Nesiller arası kopuşun arka planı

Yeni nesil ile iletişim kuramıyoruz… Onlar bizi dinlemiyorlar, kendi bildiklerini okuyorlar, dolayısıyla toplumsal yaşam çatırdıyor. Çünkü ...