28 Ocak 2020 Salı

NASIL BİR YOL?



Yol, önceden belirlenmiş hedefe gitmek için bilinçli tercih edilen ve oluşan kanaatlerin belirlediği istikamette bir tavır almanın adıdır. Rastgele oluşan ve nereye götüreceği belli olmayan giderken diziliriz mutlaka, hele bir hareket edelim diyerek başlanılan eylemler bir yolun tarifi içinde hep ele alınır. Oysa bunlar tamamıyla şartlandırılmış organizmaların belirli uyaranlar karşısındaki otomatik refleksleridir. Bu doğrultuda hareket ederek belirli bir mesafe alınmayan ve sürekli aynı noktaya gelinen eylemlerin başı ve sonu arasında bir ilişki kurulamadığı için, bunlar bizim değerlendirme kapsam alanımızın dışında kalmaktadır.
Nasıl bir yol sorumuz, başlı başına irdelenmesi ve yol kavramının anlam ve önemini ortaya çıkararak üzerinde durulması gereken bir konudur. Yol, bir yöntem metot, usuldür. Belirli bir yönteme sahip olmayan ve kendini tanımlamak için usul ve kaide gözetmeyen davranış ve düşünüşlerin tamamı bir rastlantıya göre hareket ettiğini bilmek zorundadır. Hayatın hangi noktasında, devamlılığı olan bir eylemin rastgele ve kendiliğinden oluğunu görebilirsiniz. Bir çiftçi, tohumunu ekmeden önce bu yıl bu tarlaya hangi ürününün tohumunu ekersem daha verimli, toprak dinlenmiş ve istediğim verimi alabilirim diye bir düşünsel alt yapıyı oluşturduktan sonra ekeceği tohumu ekmeye karar verir ve sonrasında da o tohumun verimli olması için, onun koşullarına göre toprağı imar ederek bir eyleme geçer. İşte bunlar yola çıkmadan önce yolun özelliklerini ve yolda taşınacak değerin ne olduğunu anlayarak yola çıkmaktır. Bu tarz yola çıkmaların arkasında olağandışı bir durum olmadığı sürece başarı ve sonuç kendiliğinden gelir. Çünkü sonuç insan odaklı değildir. Ancak seçim ve nedenleri yerine getirmek tamamıyla insan odaklıdır. Burada dikkat edilmesi gereken kaderimizi kendimiz mi belirliyoruz yoksa bizim dışımızda bize dayatılan bir hayatı mı yaşamak zorunda kalıyoruz bu sorumuzun da rahatlıkla anlaşıldığını görüyoruz. Kader bir ölçü ve realite yasasına uygun davranmaktır. Realite yasası bir istek değil, tamamıyla işin gerçekleşmesi için o işin kurallarının yerine getirilmesi ve kıvama ulaştıktan sonra kendiliğinden bir yavrulama durumunun gerçekleşmesidir. Bunlara dikkat edilerek bir başlangıç yapıldığında ne olur dersiniz, ne olmaz ki diye cevap vereceğim. Evet ne olmaz ki, bir arının bal yapmasını istemek ve arıyı kovana koyarak onun ağzını kapamak onu ölüme terk etmektir. Arının bal yapmasını ve onun da kaliteli olmasını istiyorsak, çiçek çeşitliliğinin bol olduğu ve onlara ulaşmanın koşullarının kolay olduğu, oraya gidip gelebilmek için kendisini ayakta tutacak yiyecek ve enerjisinin olması bir zorunluluktur. Arı kendi yiyeceği yokken sizin yiyeceğiniz balı asla üretemeyecektir. Biz kovanı yaptık arıyı da içine koyduk ne yapalım artık bizim işimiz bitti demek nasıl ki kendimizi avutmak ve realite yasasının dışına çıkmaksa insani yaşamda da durum bununla aynıdır. Yol bir yasaya göre yüründüğü zaman, her ne kadar ayaklarımız aşınsa, yollara terlerimiz aksa da bir aşkınlık felsefesiyle yolun rotasını yakaladığımızda, devamlılık kendiliğinden hayatımıza mührünü basacaktır.
Yol deyip geçmeyeceğiz, hayatımızın tüm kazanımları yürüdüğümüz yolun sağlıklı olup olmamasına göre elde ettiğimiz ve biriktirdiğimiz birikimlerimizden ibarettir. O halde elimizde olanlar yolda topladıklarımız ise, hangi yolda nasıl ve neleri toplamamız gerekir bunları anlamamak ve bunlarla ilgili detaylı bir analizi yapmamak mümkün müdür?
Geçmişle gelecek arasında yapılacak yolculuklarda yol kadar yolcunun kendisi de önemlidir. Yolcu sağlıklı bir donanıma sahip olmak zorundadır. Yolcu, geçmişin mesajını geleceğin neferine taşıyorsa kendisini sürekli zinde tutmalı ve nerelerden nasıl geçtiğini hangi kaynaklardan beslendiğini bilmeli ve emaneti geliştirmeli ama asla farelerin çuvalı delerek kaçak hırsızlıkların yapılmasına müsaade etmemelidir. Farelerin delmesiyle her türlü haşaratın karıştığı bir torbadaki gıda, gelecekteki neferlerin yürek ve beyin sindirim sistemini bozarak ciddi bir hazımsızlığa yol açabilir. Bunu önlemenin yolu yola dikkat edildiği gibi taşınan mesajın da korunmasını gerekli kılmaktadır. İşte bunun içindir ki mesajlar daima fulü kalmaktadır. Mesajların netleşmediği bir yaşamda yolları tanımlamakta da zorluk çekilmektedir. Mesaj taşımayan ve nereden nereye niçin uzandığı net olmayan yollardaki yolcular hep enerjilerini boşa tüketirler ancak bununda farkına bir türlü varamazlar. Bu yorumlamaları yapmamızdaki temel amaç hem kendimizi doğru tanımlamamız hem de gideceğimiz yol hakkında sağlıklı bir birikime sahip olarak harekete geçmektir.
Yol-yolcu ve yolcunun taşıdığı mesaj kadar, yolcunun yolculuğu sırasında beyin ve yürek gelişiminde kullandığı enerji kaynakları da çok önemlidir. Bu denklem iyi kurulduğunda kazasız belasız ve normal seyrinde yorulmadan alınmış mesafeler, bu yolla kazanılan birer hakikat olarak bizleri kuşatacaktır. Bu hakikatler biz istesek te istemesek te sonrakiler tarafından bir değer olarak kendi dönemlerinden alınıp sonrakilere en güzel bırakılacak bir değer olarak algılanacaktır. İşte, tanımı yapılacak ve insanları çağıracağımız yol böyle kalıcı izler bırakacak yollar olmalı ki, hayatta vazgeçilmez olduğu anlaşılsın.
Yolun sahibi asla olamaz, yolların tümü geçmek ve yürümek isteyenlere binekliğini en güzel şekilde yerine getirmek zorundadır. Âmâ bizler, bir binek olarak yolu kendimize tahsis edersek, o yolun kendisi kutsallaşır ve sonrakiler için, sadece o yoldan geçilmeli yanlış bakış açısı ve anlayışı gelişir. Böyle olduğu zaman da o yola herhangi bir yenilik ve katkı sağlamak yolu tahrip etmek olarak algılanacak, bizi taşıyan ve hedefe götüren binek asıl gayesine hizmet etmekten çıkacak tüm insanlığı kendisine kul ve köle yapacaktır. Zaman zaman hayatımızda farkında olmadan böylesi karanlığa açılan kapılar icat etmekte sınır tanımayız. Bu sınır tanımazlığı ortadan kaldırmanın en net yolu, zihinsel düşünüş eksenimizi hak referansı dışında herhangi bir verici istasyonundan istifade etmemek üzere izolasyonu doğru yapmaktan geçer. Bunun adı yani hak ve hakikat vericilerinin sınır tanımaz bir etkileme gücünün kapsam alanına göre kendimizi yeniden konumlandırmaktır.
Hakikat vericilerinin kapsam alanına girmiş olan bir yol da parazit yayınlar, vızıltılar, uğultular, karıncalanmalar pek göze çarpmaz, her şey çok şeffaf ve kristaldir. Bu yolda herkes birbirinin aynası ve nereye baksa kendisini gördüğünü bilerek korkusuzca, ivedilikten uzak, nefes nefese kalmadan gidilecek yerin neresi olduğu ve nereden yola çıkıldığı bilinerek hem yola hem yolculara güven üzere yol alınır.İşte,böyle bir yolda yolculuk yapanlar şunu iyi idrak ederler, kıvılcımı olan bir öz ve bu öze anlam katacak çevre, bu çevrenin genişleyerek yayılması ve kadim bir kültüre dönüşmesi için, bu kıvılcımları kor halinde taşıyacak ve sürekliliğini sağlayacak birbiriyle bağlantılı ve dinamik zincir halkalarına ihtiyaç vardır. Bu zincir halkaları yeni halkalar ve mukavemeti güçlü, enerjisi yenilenen dinamik bir yapıda olmalıdır. Bu sürece girildiği zaman yolun kendisi sorgulama konusu olmaktan çıkar, yolda yapılacak işler ve gidilecek menzile kalan mesafeler için ne kadar enerji gerekliliği ve o enerji ile nerelere kadar gidileceği gündem haline gelir.
Belki de nasıl bir yol deme cüretini gösterecek ve bir kritik yapacak boşluk kalmayacaktır. Bu boşlukların oluşmaması için yolcular kendilerini iyi bir çekaptan geçirmeleri gerekir ki, yolu konuşup ve o yola çıkma basireti oluşsun.
Neden böyle bir soru üzerinde bu kadar durduğumu merak edenler olmuştur mutlaka, onun açıklamasını da kısaca yapayım. Yapacak bir şeyi olmayan, beyin dağarcığı dumura uğrayan, zihni bukağılanmış ama farkında olmayan kuşaklar, nereye gidiyoruz, biz böyle miydik, sonraki kuşaklar aldı başını gidiyor, sorumluluk yok, kendileri çalıp kendileri söylüyor, ciddi bir erozyon var hayatta, aile kalmadı sevgi saygı bitti, gelecek endişelerimiz artı bizden sonrakilere bu mirası bırakırsak yok ederler gibi bir paranoyak ve tedirgin hayatın her gün çoğalarak yayılmasından kaynaklanmaktadır. Bu korkuların nereden ve nasıl kaynaklandığını bilmeden nasıl bir çözüm üretileceği de bilinmeyecektir. İnsan kendini sahip gördüğünde, yanlışlarını ve olumsuzluklarını asla dikkate almaz ve evrenin en doğru ve referans alınması gereken değeri olarak kendisinden başkasını asla kabullenmez. Durum bu olunca, her farklılığı olması gereken veya olabilecek bir gerçeklik olduğunu da kabullenmez dolayısıyla korkularını sürekli anlatarak ve yayarak korkularının son bulacağını sanır. Oysa bu durum tamamıyla patolojik ve kendi içinde ciddi travmaları barındıran geleceğe umut olması imkânsız bir korku virüsünün canlı taşıyıcısı olmanın ötesine gitmemektir.
Yol, yolcu, yoldaki trafik levhaları ve ışıkları yerli yerinde önceden belli bir plan ve program dahilinde yerleşirse, gittiğimiz yolun karanlıklardan geçerken bir rüzgar gibi hiç etkilenmeden devam ettiğine şahit olacağız. Âmâ yolda diziliriz her şey bir anda olacak değil dediğimiz de kendi içimize kapanır ölüm ve yok olma korkusuyla gelecek hesapta karşılaşacağımız faturanın kabarık olacağı endişesi bizlerin huzurunu bozmaya devam edecektir. Huzurumuzun bozulmadan devam etmesini istiyoruz, buna kimsenin hayır diyeceğini sanmıyorum, o zaman gelin yolların ayrılış noktasına yolun sahibi biz olmadığımızı insan fıtratının tüm ayrıntılarına dikkat edilerek bu yola çıkılmıştır yazılı levhayı koyalım ki, hakkın şahidi ve geleceğin saygı duyacağı kadim geleneği taşıyan birer emekçi olarak bizler de bir anlam kazanalım, ne dersiniz?
Erol KEKEÇ/27.01.2020
yol ile ilgili görsel sonucu"

24 Ocak 2020 Cuma

NEREDE YANLIŞ YAPMADIK?



Hayatımızı doğru anlamanın yolu doğru tespitler yapmaktan geçer. Doğru tespitler yapabilmek için öncelikle kendimizle ilgili bizim tarafımızdan bilindiğini sandığımız ama tamamıyla bilinmeyenler üzerine kurulu yaşam denklemimizi bilinenlerden yola çıkarak çözümlemek zorundayız.
Biz hayatımızla ve yaptıklarımızla ilgili bir kritik yapmak istediğimiz zaman öncelikle acaba nerede yanlış yaptık diyerek başlarız işe, oysa soruyu tersinden sorsak daha farklı bir bakış açısına sahip olacağımız muhakkaktır. Nerede yanlış yaptık diyerek başlamak yaptıklarımızdan tatmin olma halidir, âmâ biz nerede yanlış yapmadık demek ise, kendimizle alakalı çok ciddi ve revize edilmesi gereken bir adım atıyoruz demektir. Biz nerede yanlış yapmadık diye düşünmek yeni bir bakış, algı ve yeni bir dünya için kendimizi hazırlıklı kuruluma getirmektir. Hazırlıklı kuruluma gelen insanlar korkusuzca hayatlarında doğru olduğuna ve olmadığına inandığı tüm değer sistemlerinin kritiğini yapmaktan asla tereddüt etmez. Çünkü onların korumaları gereken o ana kadar sahip olduklarını kollamak ve onları her şartta korumaya almak değildir. Onlar sadece ve sadece insanın mutluluğu huzuru ve yaşamda karşılığı olacak, herkes için faydalı olan birikimleri yakalamak ve tüm insanlık için ufka bir yolculuk yaptırmak için çaba ve gayret sarf ederler.
Hakikati, hakikatin sahibinden geldiği gibi anlamak ve yaşamak isteyenlerin hayatı, elde ettikleri ile tatmin olmadan, duraksız bir yolculukla geçer. İşte bu kafa ve yürek ikliminden gelen hava sirkülasyonu içinde olan beyinler öncelikle kendisi ile başlar işe…Kendisi ile başlamayanlar, daima biz nerede yanlış yaptık diye kendilerini avutmaya devam ederler. Çünkü bu kafa yapısına sahip olanlar yaptığı işlerin kendisinden kaynaklanan boyutlarında hep doğru sonuçların olduğuna inanır, âmâ yanlışlar varsa onun da sebepleri kendi dışındadır. Nerede yanlış yaptık diyen bir varlık kendi dışında yanlışların sebeplerini aramaya devam ettiği sürece ne kendi kritiğini yapabilecek ne de varılmak istenen hedefe varma imkânı olacaktır.
Hakikatin sahibi yaşam alanlarındaki hakikat cetvelini herkesin anlayacağı ve üzerinde düşüneceği şekilde apaçık ortaya koymasına rağmen, bizler yaşamlarımızı o cetvelden bağımsız düşleriz, ondan sonra sorunlarla karşılaştığımızda acaba nerede yanlış yaptık diye o cetvele müracaat eder ölçmek isteriz. Oysa o cetvelden bağımsız düşünülen ve yapılan her eylem sahibine iade edilmesi gereken yanlışlar ve tutarsızlıklarla dolu olduğunu bilmeyiz. Bu kısa açıklamalardan sonra meselemizin özüne dönecek olursak, gençlikle ilgili yapılan ve hala devam ettirilen çalışmaların böyle bir paradoks içinde olduğunu görerek ve bir an evvel gerekli ihtimamı göstererek tavıra dönüştürmek zorundayız.
Tavır alamadığımız ve sürekli onunla boğuştuğumuz bir yaşamdan yeni bir kıvılcım bekleme hakkımız yoktur ve asla da olmayacaktır. Kanaat ve tavırlarımızın birbirini desteklemediği yaşamın getirisi sürekli tekrarlanarak karanlıkları aktarma şeklinde devam eder. Öncelikle geçmişten günümüze yapılmakta olan gençlik çalışmalarının içeriği kapsamı ve hedefi neydi nereye gelindi ve gelmek istemediğimiz yaşamla ne kadar iç içe oldu, bunları araştırıp bunlar hakkında bir kanaat sahibi olduktan sonra tavrımızı herhangi bir endişe duymadan ortaya koymak zorundayız. Tavırlarımızı oluşturacak kanaatlerimizin oluşmasını sağlayan, araştırma ve gözlemler doğru olmalıdır. Doğru ve tutarlı araştırma sonuçları ortada yoksa kendi beklentilerimizi bir bilimsel gerçek gibi kabullenip onlardan yola çıkıldığı zaman dönüşü olmayan ve karmaşıklaştıkça daha bir içinden çıkılmaz hal alan bir yaşamın bizleri karşılayacağını unutmayalım.
Gençlik, herksin tutmak için çırpındığı sudaki bir balık olarak görülmemelidir. Böyle görülüyor ki, her konuşan, gençliğin ıslak elden kayıp sularda kaybolduğunu anlatıp duruyor ve onları nasıl elde tutarız diye formüller oluşturmaya çalışıyor. Bu algı ve düşünce travması hiçbir sorununu çözemeyeceği gibi sorunların ne olduğunu anlayıp onun kaynağına inecek beyin enerjisinden de yoksundur.
Başta sorduğum soruyu yeniden ele aldığımızda nerede yanlış yapıyoruz mırıldanmalarının kapsam alanından çıkmamız gerekiyor. Gençlik gökyüzündeki yağmur yüklü bulutlar gibi olduğu bilinmeli ve o bulutların nereye ne zaman, yağmur yağdıracağının koşulları da bellidir. Bu koşulları kimsenin ne öne almaya ne de o bulutlardaki suyun yağmasını geciktirmeye gücü yeter, bulutların yağmur olarak yeryüzüne yağması ve tüm canlıların ondan faydalanmasının koşulu bir kader yani ölçü iledir. O ölçüyü değiştirmek veya onunla oynamak kendi yaptığımız bombalarla onları yağdırmak istemek sadece ekini ve nesli yok etmek olacağı bilinmelidir. Bize düşen görev, yağmurun yağmasını geciktirecek ve suların buharlaşıp gökyüzüne bulut olarak çıkmasını engelleyen doğa koşullarını tahrip etmekten vazgeçip yağmurun oluşması için onu doğasıyla baş başa bırakmaktır. Yağmur sonrasında yağmurun etrafa zarar vermemesi ve sel baskınlarına yol açmaması gereken ortamları düzenlemek ve gerekli önlemleri almaktır. Bunları yapmaktan aciz bizler kalkıp acaba yağmur yağarsa ya da ummadığımız hazırlıksız olduğumuz anda yağarsa, o zaman ne yapalım gelin bunları şimdiden kontrolümüze alalım diye çırpınmamız sadece kendimizi helak edecektir. Kendi ellerimizle kendimizi tehlikeye atmak bu olsa gerek diye düşünüyorum. Gençlik hakkında oluşturduğumuz tutarsız ve geçerliliği kalmamış raf ömrünü tamamlamış miadı dolmuş masallarımızı bir tarafa bırakıp yeniden kendimizle barışalım ve gençliğin ne olduğunu değil, kendi durduğumuz yerin hakikaten yağacak yağmurdan ne kadar faydalanabileceğini konuşalım.
Kendisiyle barışık bir toplumda her şey bir ölçüye göre oluşur ve kimse bu ölçünün kaderini değiştiremez. Batının batan gemisinde taşıdığı yaşam tortuları bugün küresel bir etkileme gücüne sahipse, bunun nedenlerinin ne olduğunu ve hangi özelliğinden dolayı albenisinin yüksek ve cazip olduğunu anlamadan sorunlarımızı da anlamakta zorlanacağız. Yani diyeceğim odur ki, öncelikle kendimize sormamız gereken soru hakikaten  biz nerede yanlış yapmadık olsun…Bu soruyla zihnimizi ve beynimizi yeniden çalıştırıp yürek çakralarımızı açtığımızda hakikatle yüzleşeceğimizden kimsenin kuşkusu olmasın…Benim naçizane bakışım yeniden doğmak ve küresel bir havanın içinde herkesin koklamak istediği bir koku olmak istiyorsak, kendimizle yüzleşmekten ve hakikat dışında kalan tüm yanlarımıza çok ciddi bir operasyon gerçekleştirmemiz kaçınılmazdır.O gün geldiğinde göreceğiz ki Güneş yeniden doğacak ve dünün bugün olmadığını göreceğiz ve her günün yeni bir hayat taşıdığını anlamış olacağız.O günlerde yaşıyor olmanın mutluluğuyla hep beraber kucaklaşmak için kollarımızı 180 derece açalım mı, ne dersiniz?
24.01.2020
Erol KEKEÇ

8 Ocak 2020 Çarşamba

Tükenmişlik Sendromu Nedir? Belirtileri Nelerdir?

tükenmişlik sendromu resmi ile ilgili görsel sonucu"
Tükenmişlik Sendromu, Hayat dinamiklerinin anlamsızlaşması, başarısızlık hissi ve enerjideki düşüklük gibi problemler bu rahatsızlığın göstergeleri arasındadır. Küreselleşen dünyada insanlar genellikle fizyolojik sorunlar kadar psikolojik sorunlar da yaşamaya başlamıştır. Stresli hayatın getirmiş olduğu psikolojik sorunlar arasında önemli olarak görülmesi gerekense tükenmişlik sendromudur. Tedavi edilmesine genellikle gerek görülmemektedir ancak ileri boyuta geçmeden önce müdahale edilmesinde yarar vardır.
Bu sendromunu genellikle yoğun bir hayata sahip olan kişiler yaşamaktadır. Hastalığın artması halinde bu sorunlar konusundaki şikayetler de artmaya devam etmektedir. Tükenmişlik sendromu bir günde ortaya çıkmaz çünkü tipik bir psikolojik rahatsızlıktır. Yavaş bir süreç halinde ilerleyen rahatsızlık şiddetli hal almaya başladığında sorun olarak görülür. Sosyal çevre ile uyum sorunları veya iş kaybetme gibi durumlar baş gösterebilmektedir.
Bu sendromu ilk kez 1974 yılında Freudenberger tarafından ortaya atılmış olan bir tanımdır. Bu rahatsızlığın ölçülmesi ve tanımlanmasına yönelik birçok test ve tanı ölçütleri ortaya atılmıştır. Maslach Ölçeği ise tükenmişlik sendromunun teşhisinde en kapsamlı tanı ölçütü olarak kullanılmaktadır.
Dünya Sağlık Örgütü Uluslararası Hastalık Sınıflandırması yaparken tükenmişlik sendromunu da dahil etmiştir. Uluslararası Hastalık Sınıflandırmasına göre tükenmişlik sendromu yoğun stres ve iş yükü altında çalışan kişilerde görülen bir rahatsızlık türü olarak vurgulanmaktadır. Bu rahatsızlık özellikle ün yapmış kişiler tarafından açıklandıktan sonra hastalığa bakış konusunda farkın dalık yaratmıştır.  Makalemizin geri kalanında sizlere tükenmişlik sendromunun belirtileri hakkında maddeler halinde bir liste sunmaktayız. Liste sendroma yakalanıp yakalanmadığını hakkında size ipucu verebilir. Daha sonrasında ise sendroma neden olan unsurlara değinilmektedir. Son olarak da hastalığın tedavi yöntemlerinden bahsedilen bir alt başlık bulunmaktadır. Sorularınızı yorum kısmına yazabilirsiniz.

Tükenmişlik Sendromunun Belirtileri Nelerdir?

Bu hastalığı/ sendromu birçok psikolojik sorun gibi üzerinde durulmadığı takdirde ağır sonuçları bulunan rahatsızlık türüdür. Zorlu yaşam ve iş koşulları altında hastalığı fark etmek oldukça güç olmaktadır bu yüzden çoğu kişi tedaviyi gerekli görmemektedir.  
  • Umutsuzluk,
  • Uykusuzluk veya aşırı uyuma isteği,
  • Karamsarlık,
  • Dikkatte dağınıklık,
  • Unutkanlık ve dalgınlık halleri,
  • Fizyolojik yorgunluğun sürekli hale gelmesi,
  • Duygusal olarak tükenmişlik hissetme,
  • Tekrar eden olumsuz düşünceler,
  • Basit işleri yapmakta zorluk çekme,
  • Kalp çarpıntıları ve solunumda zorluk yaşama,
  • Öz saygınlıkta eksiklikler,
  • Mesleki özgüvende azalma,
  • Baş, sırt ve bacaklarda ağrı,
  • Sindirim sistemini sıkıntıya sokan ishal ve kabızlık gibi rahatsızlıklar.

Nedenleri

Bu hastalığın birçok nedeni olabilmektedir. Genellikle iş hayatı ve stres dolu çalışma koşulları tükenmişlik sendromunun ana faktörleri arasında bilinmektedir. Fakat rahatsızlığa yakalanmış olan kişinin aile öyküsünden, çevresindeki hızlı yaşamdan, yetişmesi gereken acil işlerden ötürü kızan patrondan, pozisyonunda gözü olan mesai arkadaşından veya stresli hayatından kaynaklı tükenmişlik sendromu oluşabilmektedir.
Kimi zaman rahatsızlık yaşayan kişi çevresel ve genetik faktörler haricindeki sebeplerden dolayı da tükenmişlik sendromunu yaşayabilmektedir. Kişi “hayır” deme ve öz savunma becerileri konusunda eksiklik yaşıyorsa iş hayatında çok fazla iş yükü ile uğraşmak zorunda kalabilir. Mükemmellik konusunda takıntılı olan bireyler de aynı sorunları yaşayabilmektedir. Bir işin en iyi olması için fazladan efor harcamak tükenmeye ve bazen uzun bazen kısa dönem rahatsızlık yaşamaya sebep olabilir. Aşırı seviyede özgecil davranışlar sergileyenler de tükenmişlik sendromuna yakalanma riskine sahip kişiler arasında görebilir. Mesai arkadaşları veya patronun iş yükünü üstlenen kişiler belli bir süre sonra yoğun ve ağır çalışma koşulları altında Bu bitiklik sendromuna yakalanma olasılığına sahiptirler.

Tükenmişlik Tedavi Yöntemi Nedir?

Bu psikolojik sendrom, kişinin psikolojik yaşamını etkilediğinden dolaylı olarak sosyal hayatı da olumsuz etki görmektedir. Sendromun ilerleme düzeyi ve bireyin tutumuna göre tedavi süreci oluşturulmaktadır. Ruh sağlığı konusunda muayene yapıldığı takdirde tedavi başarılı süreç izleyecektir.
Psikolojik tedavi sırasında hastalığa yol açan etkenler belirlenerek ona göre tedavi biçimi şekillendirilir. Bireylerin yoğun ve stresli iş yaşamından çıkıp kendilerine vakit ayırmaları, hobiler edinip hayatını daha aktif hale getirmeleri anlatılır. İş hayatında kişinin kafasında kurmuş olduğu sorunların kafasından uzaklaşmasına yardımcı olacak uğraşlar edinmeye yönlendirilir. Ayrıca uyku problemi yaşayanların bu soruna yönelik çözülemez durumları bulunduğu takdirde dengeli beslenme ve spor yapma konusunda yönlendirmeler sağlanır.

Nesiller arası kopuşun arka planı

Yeni nesil ile iletişim kuramıyoruz… Onlar bizi dinlemiyorlar, kendi bildiklerini okuyorlar, dolayısıyla toplumsal yaşam çatırdıyor. Çünkü ...