Yeni nesil ile iletişim kuramıyoruz; çünkü aslında onların bizi dinlememesinin sebebi kulaklarının sağırlaşması değil, bizim sözlerimizin çürümüş olmasıdır. Biz “düşünce” sandığımız ezberlerimizi onlara dayatırken, onlar bu kalıpların içinin ne kadar boş olduğunu görüyorlar. Biz ise hâlâ anlamadığımızı sanıyor, “kendi bildiklerini okuyorlar” diye yakınarak sorumluluğu onların üzerine yıkıyoruz. Oysa gerçekte çatırdayan şey toplumun kendisidir, bizatihi biziz; zira geleneklerden kopmuş bir gençlik varsa, onları bu kökten koparan baltayı tutan el de bizden başkası değildir.
“Geleneklerden inançlardan kopan insanlar rüzgârın önünde savrulan çör çöpe döner.”
Doğrudur.
Ama aynı derecede doğru bir şey daha var:
O rüzgârı estiren biziz.
O çer çöpü oluşturan hayatı kuran da biziz.
Gençlerin altından kayıp giden zemini hazırlayan da…
Yıllardır tekrar edilen bir söz vardır: “Taş yerinde ağır olur.”
Bu sözün pek az kişi tarafından anlaşıldığını düşündüğümüz için sürekli tekrar ederiz. Gençliğe bir nasihat gibi sunarız.
Ama işin gerçeği şu ki, bu söz kimseyi etkilemez; çünkü “taş” olarak kendini tanımlayan eski kuşak, artık yerinin neresi olduğunu bilmemektedir.
Taş yerinde ağırdır ama taş, kendini her yere atmaya kalkarsa, ağırlığını kaybetmiş olur.
Bugünün en tehlikeli yanılgısı, egoist ve narsist kişiliklerin, bulunmamaları gereken her yerde mutlaka kendi ağırlıklarının gerekli olduğunu sanmalarıdır.
Bir makamın boş kalması, bir görev sahasının sahipsiz olması, bir kültürel alanın kendiliğinden gelişmesine fırsat verilmesi onları rahatsız eder.
“Ben olmazsam yürümez” demek, artık çağımızın en yaygın hastalığıdır.
Bu kibirli ruh hâli ile etrafına bakan insan, “kendisinin dışında herkesin tehlikeli sularda yüzdüğünü” iddia eder.
Oysa asıl tehlikeli sularda yüzen kendisidir.
Fakat egosunun şamatası o kadar yüksektir ki, kendi boğuluş sesini bile duymaz.
Bu nokta çok mühim, çünkü modern toplumdaki en büyük kopuş buradan başlıyor:
Bir kuşak kendini zorunlu, başka kuşakları tehlikeli görünce, iletişim kanalları kendiliğinden kapanır.
Bu kapanışın faturası ise sadece gençlere değil, topluma kesilir.
Eğer bu insanlar güç sahibi iseler, o güç kibirin gölgesinde çürüyüp bir baskıya dönüşür.
O baskı, hoşlarına gitmeyen tüm davranışları ortadan kaldırmak, hoşlanmadıkları her karakteri cezalandırmak için kullanılır.
Geriye tek kıstas, tek ölçü, tek referans kalır:
Kendileri.
Ondan sonra da çıkıp “özgürlükçü demokratız” derler.
Bu söz, iki yüzlülüğün en rafine hâlidir.
Toplumsal Hapishane, Özgürlüğün İllüzyona Dönüştüğü Yer
“İnsanların nefes almakta zorlandığı üstü açık bir hapishane oluşturmak.”
Böyle bir yerde devlet kurumları da nefessiz kalır, kültür de çürür, gençlik de yok olur.
Resmî kurumların “inançları yaşatma” misyonu vardır; ama gücün kontrolünde olduklarında bu misyon bambaşka bir şeye dönüşür:
– Gücü kutsayan,
– Gücün her yanlışını meşrulaştıran,
– Gücü eleştirene düşman kesilen,
– Güç için tüm değerleri feda eden bir anlayış…
Bu durumda kurumlar, toplumun vicdanı olmaktan çıkar; toplumun sırtına basan birer yüke dönüşür.
“Yeni neslin böylesi bir ortamla uyuşmayan doku uyuşmazlığı, nasıl olur da iletişim kurdurabilir?”
Çünkü doku uyuşmazlığı, bir hastalığın değil, köküne inmeyen bir toplumun sonucudur.
Yama tutmaz.
Zorlamayla çözülmez.
O halde gençliğe bağırmanın, onları suçlamanın, “bozuldu”, “bitti”, “kayboldu” demenin hiçbir anlamı yoktur.
Gençlik bozulmadı.
Asıl bozulma, onların eline teslim ettiğimiz dünyadadır.
Şimdi onlar, bizim yanlış inşa ettiğimiz sistemin altında sıkışıyor.
Biz ise hâlâ “neden bizim gibi davranmıyorlar?” diye soruyoruz.
Cevap çok basit:
Bizim gibi olmak istemiyorlar.
Ailedeki Çürüme, Paranın, Makamın ve Malın Ateşi
“Mal, evlat, para ve makam yarışları ile çocuklarını toplum için tehlikeli bir bomba gibi salanlar…”Şunu bilmeli;
Çünkü gerçekten de bugünkü gençliğin büyük kısmı, ebeveynlerinin tatmin edilememiş hırslarının arasında büyüyor.
Çocuk, bir insan olarak değil; bir “yatırım aracı” olarak görülüyor.
Böyle bir ortamdan çıkan genç, nasıl sağlıklı düşünsün?
Nasıl iletişim kursun?
Nasıl değer görsün?
Sonunda ortaya çıkan manzara şu oluyor:
Ebeveynler, kendi içlerindeki boşluğu çocukların üzerine boca ediyor;
Sonra da “gençlik gitti!” diye haykırıyorlar.
Oysa,
“Önce boş olan yaşamlar anlam kazansın, gerisi kendiliğinden gelir.”
Bu söz, bütün krizin anahtarıdır.
Çünkü toplumun nesli tükenmiyor; toplumun anlamı tükeniyor.
Gençler gitmiyor; gençleri itiyoruz.
İletişim kurulmuyor; iletişimi zehirliyoruz.
Zihinler kapanmıyor; zihinlere kapı bırakmıyoruz.