Bir toplumun ayakta kalmasını sağlayan en temel yapı taşı ailedir. Çünkü aile sadece aynı çatı altında yaşayan insanların oluşturduğu sıradan bir birliktelik değildir. Aile; ahlakın, vicdanın, merhametin, sabrın, sorumluluk duygusunun ve insan olmanın ilk öğretildiği yerdir. İnsan ilk güven duygusunu ailede öğrenir, ilk sevgiyi orada hisseder, ilk korkusunu orada paylaşır, ilk karakter inşasını orada tamamlar. Bu yüzden bir toplumun geleceğini anlamak isteyenler önce aile yapısına bakar. Çünkü aile güçlü ise toplum güçlüdür, aile çözülmeye başlamışsa toplum da içten içe çözülmeye başlamış demektir.
Tam da bu yüzden yıllar önce “aileyi koruma” iddiasıyla kurulan bir bakanlığın bugün ortaya çıkan tablo karşısında yeniden sorgulanması kaçınılmaz hale geliyor. İnsan ister istemez şunu soruyor: Gerçekten aileyi korumak için mi kuruldu, yoksa aileyi dönüştürmek için mi? Çünkü geçen yıllara bakıldığında, aile kurumunun daha güçlü hale geldiğini söylemek artık çok zor. Aksine iletişimin koptuğu, tahammülün azaldığı, boşanmaların arttığı, çocukların yalnızlaştığı, insanların birbirine yabancılaştığı bir tablo büyüyerek karşımıza çıkıyor.
Üstelik bu çözülme sadece ekonomik nedenlerle açıklanabilecek bir durum da değil. Ekonomik krizler elbette aileleri yorar, insanları bunaltır, geçim derdini ağırlaştırır. Ancak bugün yaşanan mesele bundan daha derin bir zihinsel ve kültürel dönüşüm meselesidir. Çünkü toplumun temel değerleri yavaş yavaş aşındırıldı. Ve bu aşınma öyle doğrudan yapılmadı; çoğu zaman modernleşme, özgürleşme, bireyselleşme, hak arayışı gibi kavramların içine gizlenerek topluma sunuldu.
İlk günden itibaren dikkat çeken en önemli meselelerden biri, aile kavramının geri plana itilip bireysel kimliklerin ön plana çıkarılması oldu. Özellikle cinsiyet merkezli yaklaşımlar o kadar keskinleştirildi ki, zamanla eşler arasında doğal bir denge kurmak yerine karşılıklı bir rekabet ve çatışma dili oluşmaya başladı. Oysa sağlıklı bir aile yapısında kadın da erkek de birbirinin rakibi değildir; birbirini tamamlayan iki temel unsurdur. Ancak yıllar içinde oluşturulan dil, tarafları aynı geminin yolcuları olmaktan çıkarıp birbirini sürekli denetleyen ve suçlayan yapılara dönüştürdü.
Bunun toplumsal etkileri en net şekilde gündüz kuşağı televizyon programlarında görüldü. Bir zamanlar insanların en mahrem kabul ettiği meseleler artık reyting uğruna milyonların önüne seriliyor. Eşler arasındaki tartışmalar, aldatmalar, aile içi kavgalar, şiddet olayları, çocuklarla ilgili en hassas meseleler bile adeta bir eğlence formatı içinde sunuluyor. Daha vahim olan ise, toplumun buna zamanla alıştırılmasıdır. Çünkü sürekli tekrar edilen her şey normalleşir. Bugün birçok insanın artık şaşırmamasının nedeni budur.
Bir toplumun ahlaki sınırları bir anda çökmez. Önce utanma duygusu aşındırılır. Sonra özel olan sıradanlaştırılır. Ardından mahremiyet değersizleştirilir. Son aşamada ise insanlar, bir zamanlar asla konuşulmayacak şeyleri rahatça tüketmeye başlar. İşte bugün yaşanan tam olarak budur. Gündüz kuşağı programlarının yıllardır tüm tepkilere rağmen büyütülmesi ve çoğaltılması tesadüf değildir. Çünkü bu programlar sadece televizyon içeriği üretmiyor; aynı zamanda toplumun algısını şekillendiriyor.
Bir çocuğun evde annesiyle babasının sağlıklı bir iletişim kurduğunu görmesi ile, her gün bağırış çağırışın, ihanetin, kavganın ekranlardan yayıldığı bir ortamda büyümesi arasında çok büyük fark vardır. Çünkü çocuk sadece aileden değil, ekranlardan da öğrenir. Bugün çocukların ve gençlerin ciddi bir kimlik karmaşası yaşamasının sebeplerinden biri de budur. Sürekli çatışma, sürekli kriz, sürekli tüketim ve sürekli haz odaklı bir yaşam modeli pompalanıyor.
Diğer taraftan ekonomik düzen de aile yapısını doğrudan etkileyen bir hale dönüştürüldü. Eskiden tek maaşla bir ailenin geçinebildiği dönemler vardı. Mütevazı da olsa insanlar ev kurabiliyor, çocuk büyütebiliyor, gelecek planı yapabiliyordu. Bugün ise aynı aile düzenini sürdürebilmek için çoğu evde kadın erkek herkes çalışmak zorunda kalıyor. Çünkü hayat pahalılığı artık temel ihtiyaçları bile ağır bir yük haline getirdi.
Burada mesele kadınların çalışması değildir. Kadının eğitim alması, üretime katılması, yeteneklerini kullanması elbette önemlidir. Ancak sorun, bunun doğal bir tercih olmaktan çıkıp ekonomik zorunluluğa dönüşmesidir. Çünkü insanlar artık ideallerini gerçekleştirmek için değil, ayakta kalabilmek için çalışıyor. Bu da aile içindeki iletişimi doğrudan etkiliyor.
Sabahın erken saatinde evden çıkan, akşam yorgun argın eve dönen anne-babaların çocuklarıyla sağlıklı bir bağ kurması giderek zorlaşıyor. Çocuklar çoğu zaman ekranlarla büyüyor. Aile içindeki sohbetler azalıyor. Aynı evde yaşayan insanlar birbirinin ruh halinden habersiz hale geliyor. Bir süre sonra aynı sofraya oturmak bile zorlaşıyor. İşte modern hayatın en büyük kırılmalarından biri burada başlıyor: Fiziksel yakınlık sürüyor ama duygusal bağ kopuyor.
Bu kopuşun sonuçlarını bugün gençlerde açıkça görmek mümkün. Sorumluluk duygusu zayıflayan, aidiyet hissi azalan, yalnızlaşan, öfke kontrolü bozulmuş genç kuşaklar ortaya çıkıyor. Uyuşturucu kullanımındaki artış, şiddet olayları, cinnet haberleri, genç yaşta yaşanan depresyonlar ve intihar eğilimleri sadece bireysel sorunlar değildir. Bunlar aynı zamanda toplumsal çözülmenin belirtileridir.
Çünkü insan yalnızca biyolojik bir varlık değildir. İnsanın ruhu vardır, anlam arayışı vardır, ait olma ihtiyacı vardır. Eğer toplum insanı sadece çalışan, tüketen ve hayatta kalmaya çalışan bir canlıya indirgerse, bir süre sonra insanlar ruhsal çöküş yaşamaya başlar. Bugün yaşanan tam olarak budur. İnsanlar artık hayatı yaşamıyor; hayatla mücadele ediyor.
Daha da düşündürücü olan şey ise, bütün bu tablo büyürken sürekli başarı hikâyeleri anlatılmasıdır. Bir yandan aile yılı ilan ediliyor, diğer yandan aile kurumunu zayıflatan kültürel ve ekonomik düzen hız kesmeden devam ediyor. İnsanlar doğal olarak bu çelişkiyi görüyor. Çünkü söylem ile gerçek hayat arasındaki fark büyüdükçe inandırıcılık da kayboluyor.
Mesela bir yandan gençlere “daha çok çocuk yapın” çağrısı yapılırken, diğer yandan gençler bırakın çocuk sahibi olmayı, evlenme fikrinden bile uzaklaşıyor. Çünkü insanlar önce güven ister. Bir ev kurabilmek için ekonomik istikrar gerekir, gelecek umudu gerekir, sosyal destek gerekir. Bugün ise birçok genç yarın ne olacağını bilmeden yaşıyor. Böyle bir ortamda aile kurma düşüncesi doğal olarak erteleniyor.
Üstelik mesele sadece ekonomi de değil. İnsanlar artık ilişkiler konusunda da büyük bir güvensizlik yaşıyor. Çünkü sürekli çatışma dili üreten medya düzeni, sosyal medya kültürü ve bireysel yaşam anlayışı insanları birbirine yabancılaştırıyor. Sabır azalıyor, fedakârlık değersizleşiyor, birlikte yaşama kültürü zayıflıyor. Herkes kendi bireysel alanını korumaya çalışırken ortak hayat fikri kırılıyor.
Toplumun en büyük yanılgılarından biri de şu oldu: Teknolojik gelişmenin ve ekonomik büyümenin toplumsal huzuru otomatik olarak getireceğine inanıldı. Oysa bir toplum sadece yollar, binalar ve rakamlarla güçlü olmaz. İnsan ilişkileri çökerse, aile dağılırsa, çocuklar sevgisiz büyürse o toplum uzun vadede içten içe yorulur.
Bugün sokakta yürürken insanların yüzündeki gerginlik bile aslında bu yorgunluğun sonucudur. Çünkü herkes ayakta kalma savaşı veriyor. İnsanlar artık sadece geçim derdini değil, psikolojik yükleri de taşıyor. Çocuk yetiştirme kaygısı, gelecek korkusu, iş stresi, sosyal baskılar derken toplumun sinir sistemi adeta tükenmiş durumda.
Bütün bunların içinde en tehlikeli olan ise, insanların bu tabloya alışmaya başlamasıdır. Çünkü bir toplum yanlışları normalleştirmeye başladığında çözülme hızlanır. Sürekli tekrar edilen şey sıradanlaşır. Bir zamanlar büyük tepki çeken olaylar bugün birkaç saat konuşulup unutuluyor. Bu duyarsızlaşma hali toplumun vicdanını da yavaş yavaş aşındırıyor.
Sonuç olarak bugün ortaya çıkan tablo sadece bir kurumun başarısı ya da başarısızlığı meselesi değildir. Bu mesele, toplumun hangi yöne doğru sürüklendiğiyle ilgilidir. Eğer aile zayıflıyorsa, çocuklar yalnızlaşıyorsa, insanlar birbirine tahammül edemiyorsa, şiddet ve cinnet olayları artıyorsa burada herkesin durup düşünmesi gerekir.
Çünkü aile çökerse toplum da çöker. Aileyi ayakta tutan şey ise sadece resmi söylemler değildir. Adalet duygusu gerekir, ekonomik denge gerekir, ahlaki tutarlılık gerekir, güven gerekir. İnsanlara sürekli öğüt vermek ama onların yaşayabileceği şartları oluşturmamak çözüm üretmez.
Gerçek koruma, insanları yalnız bırakmamakla olur. Gençlere umut verebilmekle olur. Çocuklara sevgi dolu bir ortam sunabilmekle olur. İnsanların birbirine rakip değil yoldaş olabileceği bir düzen kurabilmekle olur.
Aksi halde geriye sadece büyük sözler, gösterişli kampanyalar ve giderek derinleşen bir toplumsal boşluk kalır. Ve en acısı da şudur: Bir toplum aileyi kaybetmeye başladığında bunu ilk başta fark etmez. Ama yıllar sonra dönüp baktığında, geriye sadece aynı evlerde yaşayan ama birbirine yabancılaşmış insanlar kaldığını görür.
Erol Kekeç/10.05.2026/Sancaktepe/İST
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder