18 Şubat 2025 Salı

İnsan Olabilmek ve İnsan Kalabilmek- En Zor Sınav



Hayatın acımasız gerçekleriyle yoğrulan bu dünyada, insan olabilmek ve insan kalabilmek, belki de en çetin sınavdır. Çoğu zaman iyilikle kötülüğün, doğrulukla yalanın birbirine karıştığı, erdemlerin zayıflık olarak görüldüğü bir düzende, vicdanı temiz tutarak yaşamak, suyun üzerinde yürümek kadar zor olabilir. Ama yine de bu zorluğu göze almak, insana gerçek değerini kazandıran, ruhunu yücelten ve onu sıradanlıktan çıkaran yegâne yoldur.

Cömert Olursun, Aptal Sanırlar

Cömertlik, insanın kalbindeki zenginliğin dışa vurumudur. Paylaşmak, başkalarının mutluluğunu kendi mutluluğunun önüne koymaktır. Ancak bu dünyada, cömert insanlar çoğu zaman aptal sanılır. Çünkü toplum, çoğunlukla hesaplılığı, bencilliği ve çıkarcılığı zekâ belirtisi olarak görür. Örneğin, mal varlığını hayır işlerine adayan bir zengin, çoğu kişinin gözünde "malını çarçur eden saf" olarak nitelendirilir. Cömertliğini kötüye kullananlar, onun merhametini zayıflık olarak algılar.

Hz. Ali'nin dediği gibi: "Cömertliğin de bir sınırı vardır; onu aşarsan israf olur." Cömertliği aptallık olarak görenler, bu sınırı anlayamayanlardır. Onlar, kalbin cömertliğini paranın israfıyla karıştırırlar. Oysa gerçek cömertlik, beklentiye dayanmayan, karşılık beklemeyen, yalnızca insan olmanın gereği olarak yapılan iyiliktir. Bu iyilik, parayla ölçülemez ve bu yüzden de çıkarcı dünyada değersiz görünür.

İyi Olursun, Kullanırlar

İyilik, insanın doğasından gelir. İçten gelen bir sevgiyle yapılan her hareket, karşı tarafa umut ve güven verir. Ancak iyi insanlar, genelde kullanılırlar. Çünkü dünyada, başkalarının iyiliğini kendi çıkarları için kullanmaya alışmış o kadar çok insan vardır ki... İyi niyeti, zayıflık olarak görürler ve bu zayıflıktan faydalanmayı bir hak sayarlar.

İyilik yapan, kırmaktan korkan kişiye karşı, vicdan yoksunları acımasızca davranır. Onun sınırlarını zorlar, fedakârlığını sömürürler. Örneğin, yardımsever bir öğretmen, öğrencilerinin başarısı için tüm zamanını ve enerjisini harcarken, ailesi ve çevresi onu yalnızca “işkolik” olarak görür. Onun iyiliği, fedakârlığı anlaşılmaz, değer verilmez. İyi olmak, çoğu zaman anlamamayı göze almaktır.

Tolstoy’un “İyi insanlar, her zaman kaybetmeye mahkûmdur, çünkü kötülerle savaşarak kötü olmak istemezler.” sözü, bu gerçeği özetler. İyi insanlar, kötülüğe kötülükle karşılık vermek yerine susmayı tercih ederler. Bu yüzden de çoğu zaman mağlup gibi görünürler. Ama aslında kaybettikleri yalnızca dünya malıdır; onlar, vicdanlarını kaybetmezler.

Doğru Yaparsın, Eleştirirler

Doğru olanı yapmak, çoğu zaman zordur. Çünkü doğruluk, insanların çıkarlarına ters düşebilir. Toplumun büyük bir kesimi, doğruyu söyleyenleri ve doğruyu yapanları tehdit olarak görür. Çünkü doğruluk, sahteliği ve iki yüzlülüğü ortaya çıkarır. Bir iş yerinde dürüstçe çalışan bir kişi, işini kaybetme pahasına da olsa haksızlığa göz yummazsa, çoğunlukla "huysuz" veya "uyumsuz" olarak damgalanır.

Doğruluk, yalanla beslenen düzenleri sarsar. Bu yüzden de doğruyu yapanlar eleştirilir, dışlanır ve hatta düşman ilan edilirler. Galileo’nun "Dünya dönüyor" dediği için engizisyon tarafından cezalandırılması, tarihin en acı örneklerinden biridir. O, doğruları söylediği için eleştirildi, aşağılandı ve susturulmaya çalışıldı. Ama gerçekler, suskunlukla değişmez.

Bu yüzden doğruyu yapmak, yürek ister. Eleştirilmekten korkmamak, yalnız kalmayı göze almak ve inandığı değerlerden ödün vermemek gerekir. Doğruyu yapanlar, zamanla anlaşılır ve tarih onları haklı çıkarır.

Başarılı Olursun, Kıskanırlar

Başarı, genellikle fedakârlık ve özveri gerektirir. Ancak başarıya ulaşanlar, çoğu zaman kıskanılır. Çünkü çoğu insan, başkalarının başarısını kendi başarısızlığı olarak görür. Kıskançlık, bu yüzden ortaya çıkar ve başarılı olanı çekemeyenler, onun başarısını gölgelemek için her türlü iftirayı atmakta tereddüt etmezler.

Başarıyı kıskananlar, çoğunlukla onun bedelini görmezler. Bir sporcunun madalya kazanmak için yıllarca döktüğü teri, bir bilim insanının gece gündüz laboratuvarda geçirdiği uykusuz saatleri, bir sanatçının eserini mükemmelleştirmek için yaşadığı içsel sancıları anlamazlar. Onlar, yalnızca sonuca odaklanır ve bu sonucu kendilerinin elde edememiş olmasını kabullenemezler.

Başarılı insanlar, bu kıskançlığa rağmen yollarına devam ederler. Çünkü başarı, yalnızca sonuçla değil, o sonuca giderken geçilen yolla ölçülür. Başarı, fedakârlığın, çalışmanın ve azmin mükâfatıdır. Bu yüzden de kıskanmak yerine örnek alınması gereken bir değerdir.

Seversin, Kıymet Bilmezler

Sevgi, dünyanın en saf ve en güçlü duygusudur. Ama ne yazık ki en çok istismar edilen de odur. Sevgisini hesapsızca sunanlar, çoğu zaman kıymet bilinmeden harcanır. Sevginin değerini anlamak, ancak onu kaybettiğinde mümkün olur. Oysa sevgi, kaybedildiğinde geri gelmeyen nadir değerlerden biridir.

sevdiği için fedakârlık yapan, karşılıksız veren, bağışlayan insanlar, çoğunlukla karşılık görmezler. Çünkü insanlar, sahip olduklarının değerini ancak yokluğunda anlarlar. Sevgiyi hafife alanlar, onu hep bulabileceklerini zannederler. Oysa sevgiyi bulmak zordur ve onu korumak daha da zordur.

Sevdiği halde karşılık göremeyen, kıymeti bilinmeyen insanlar, kalplerinde derin yaralarla yaşamaya devam ederler. Ama bu, onların sevmekten vazgeçmesini sağlamaz. Çünkü onlar, sevmenin aslında insan kalmanın bir gereği olduğunu bilirler. Onlar için sevmek, karşılık almak için yapılan bir alışveriş değil, insan olmanın, vicdanlı olmanın bir sonucudur.

İnsan Kalabilmek-En Büyük Mücadele

İnsan olabilmek zor; ama insan kalabilmek daha da zordur. Dünyanın adaletsizliğine, haksızlıklarına, nankörlüklerine rağmen vicdanını temiz tutabilmek, merhametini yitirmemek, kin ve nefretle kirlenmemek… İşte bu, gerçek bir mücadeledir. Bu mücadelede kaybedenler, zalimleşir, acımasızlaşır ve vicdansızlaşır. Ama kazananlar, insan kalır.

İnsan kalabilmek, başkalarının ne dediğine aldırmadan doğruları söylemek, kıskanılan başarıya rağmen tevazu göstermek, kullanılmasına rağmen iyilik yapmaktan vazgeçmemek ve tüm acılara rağmen sevmeye devam edebilmektir. Çünkü insanlık, kalpte taşınan bir cevherdir. Onu kaybetmeyenler, bu dünyada en büyük zafere ulaşmış demektir.

Erol Kekeç/18.02.2025/Namazgah/İST

17 Şubat 2025 Pazartesi

Kabuğu Kırmadan Özüne Varılmaz



Korkaklığın, Çekingenliğin ve Başkaldırmamanın Bedeli

“Cevizin kabuğunu kırıp özüne inmeyenler, cevizin tamamını kabuk zannederler.” İşte bütün mesele bu. Kabuğu kırmak cesaret ister, merak ister, emek ister. Ama çoğu insan o kabuğun dışındaki sertliği görüp vazgeçer. “Zaten içi de dışı gibidir,” der, ön yargılarının esiri olur. Bu söz, sadece bir ceviz için değil, hayatın ta kendisi için söylenmiş. Özellikle de zalim yönetimlerin hüküm sürdüğü toplumlarda… Çünkü orada, insanların çoğu kabuğu görür ve geri çekilir.

Peki neden?

Çünkü kabuğu kırmak, risk almayı gerektirir. Kabuğu kırdığında içinden ne çıkacağını bilemezsin. Ama işte tam da bu belirsizlik, korkunun tohumlarını eker insanın içine. Bu korku, zamanla çekingenliğe, ardından boyun eğmeye ve en sonunda da köleliğe dönüşür. Evet, yanlış duymadınız: Kölelik. Düşüncelerinin, cesaretinin, iradeni teslim ettiğin bir kölelik… Ve işte o zaman, sadece kabuğu görüp geri çekilenler yüzünden, zalimler güçlenir, mazlumlar ise susar.

Korkunun Esareti-Kabuğun Arkasına Saklananlar

Bir toplumda korku yayıldığında, insanlar kabuğun ardına saklanır. Kabuğun arkasında güvenli olduklarını zannederler. “Ben karışmam, başıma iş almayayım,” derler. Peki ya sonra?

Sonrası, o zalim düzenin güçlenmesi demektir. Çünkü zalimler, insanların korktuğunu gördükçe cesaretlenirler. Onlar da iyi bilir ki; “En büyük güç, korkakların sessizliğinden gelir.”

Bir örnekle düşünelim:

Bir mahkeme salonu… Haksız yere yargılanan bir insan… Bunu görenler, haksızlığı bilip susarlar. Çünkü konuşmak, kabuğu kırıp adaletin özüne inmeyi gerektirir. Konuşmak, risk almayı gerektirir. Peki susanlar ne yapar? “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın,” derler. Ama unuturlar ki o yılan, bir gün onların kapısını da çalacaktır. Çünkü zulmün olduğu yerde adalet bir kişiye dokunmaz, er ya da geç herkesi vurur.

Kabuğun Sertliği ve Yüreksizliğin Mağlubiyeti

Cevizin kabuğu serttir, kırmak zordur. Ama içindeki öz o kadar lezzetlidir ki, uğruna o sertliği göze alır insan. Fakat korkaklar için durum böyle değildir. Onlar, o sert kabuğu gördüklerinde vazgeçerler. Oysa ki hayat da böyledir. Her hak, her özgürlük, her adalet talebi, sert bir kabuğun ardına gizlenmiştir. Zalim yönetimler de işte bunu bilir ve kabuğu daha da sertleştirir. “Kimse cesaret edemesin, kimse bu kabuğu kırmasın,” derler. Çünkü kabuğu kırdığında özün gerçeğiyle yüzleşeceksin. Ve işte o zaman, adaletin, hakikatin ve özgürlüğün tadına varacaksın.

Ama çoğu insan ne yapar?

Kabuğu kırmak yerine, onun etrafında dolanır durur. “Belki biri kırar da ben de o özden nasiplenirim,” der. Ama o ‘biri’ hiç gelmez. Çünkü herkes aynı korkunun, aynı çekingenliğin, aynı yüreksizliğin kurbanıdır. Herkes, o sert kabuğun önünde diz çökmüş, çaresizce bekler. Oysa ki cesaret, bekleyerek değil, harekete geçerek kazanılır.

Zalim Yönetimler ve Kabuğun Ardındaki Gerçek

Zalim yönetimler, insanların kabuğu kıramayacak kadar korkak olmasına güvenirler. Onlar da iyi bilir ki, korku ile sindirilmiş bir toplum, kabuğun arkasına saklanır. Bu yüzden, kendi güçlerini sürdürmek için korkuyu silah olarak kullanırlar. Tehdit ederler, sindirirler, sustururlar. Çünkü bilirler ki; “Gerçekler konuşulursa, iktidarları sarsılır.”

Bir toplumda herkes susuyorsa, zalimler kazanır. Çünkü sessizlik, zulmün en büyük müttefikidir. O yüzden, zalimler sesleri susturmak için her yolu denerler. Fikirleri yasaklarlar, kitapları yakarlar, konuşanları hapse atarlar. Ama aslında bütün bunları, kabuğun ardındaki özü gizlemek için yaparlar. O öz, adaletin, hakkın, özgürlüğün ta kendisidir.

Korkaklık ve Bahanelerin Ardına Sığınmak

Çoğu insan, kabuğu kıramadığı için bahanelerin ardına sığınır. “Ne yapabilirim ki, gücüm yetmez,” der. “Zaten herkes susuyor, ben mi değiştireceğim?” diye sorar. Ama asıl mesele, o kabuğu kırmak için cesaret göstermemektir. Çünkü kabuğu kırmak, risk almayı gerektirir. Evet, belki ellerin kanayacak, belki yüreğin korkuyla titreyecek, belki de yalnız kalacaksın. Ama unutma, öz her zaman kabuğun ardında gizlidir. O kabuğu kırmadıkça, hiçbir gerçeği öğrenemezsin, hiçbir özgürlüğe ulaşamazsın.

Kabuğu Kırmak-Cesaret ve Başkaldırının Gerekliliği

Peki ne yapmak lazım? Kabuğu kırmak için cesaret göstermek gerekiyor. Ama bu cesaret, sadece bireysel bir hareketle sınırlı kalmamalı. Toplumsal bir uyanışa, birlikte hareket etmeye dönüşmeli. Korku, tek başına gelince insanı esir eder. Ama insanlar korkularını paylaşınca, o korku küçülür, güç kaybeder. İşte bu yüzden, kabuğu kırmak için birlik olmak, dayanışmak şarttır.

Bir ağaç düşünün; dalları tek tek kırılabilir ama kökleri bir arada oldukça o ağaç devrilmez. Aynı şekilde, insanlar da birlik oldukça zulmün kabuğunu kırabilir. Çünkü zulüm, ancak korkuyla beslenir. O korkuyu yok etmenin yolu ise dayanışmadır, birlikte hareket etmektir.

Kabukları Kırıp Öze İnmek

Cevizin kabuğunu kırıp özüne inmeyenler, cevizin tamamını kabuk zannederler. Ve işte bu yüzden, o kabuğu kırıp özüne inmek gerekiyor. Korkuların, çekingenliğin, bahanelerin ardına sığınarak yaşamak, sadece zalimleri güçlendirir. Eğer adalet, özgürlük, hakikat isteniyorsa, önce o sert kabuğun kırılması lazım. Çünkü o kabuğun ardında, asıl gerçekler saklı. O gerçekler ki, korkakların hiçbir zaman göremeyeceği kadar derinde…

Bu yüzden, korkuyu yenmek ve kabuğu kırmak gerekiyor. Ancak o zaman, cevizde olduğu gibi hayatın da özüne inilebilir. Çünkü kabuk, yalnızca bir kılıftır; asıl gerçek, özdedir. Ve o özü görmek için önce o kabuğu cesaretle parçalamak gerekir. Yoksa ömür boyu kabuğun ardında saklanan bir yalanı gerçek zannederek yaşarsınız. İşte bu yüzden, o kabuğu kırmaya cesaret edin. Çünkü cesaret, korkunun bittiği yerde değil, korkuya rağmen yürüyebildiğiniz yerdedir.

Erol Kekeç/17.02.2025/Sancaktepe/İST

14 Şubat 2025 Cuma

Geleceği Çalınanlar-Umutsuzluğun Gölgesinde Gençlik


Bu gün ülkemizin gençleri arasında giderek yaygınlaşan umutsuzluk, mutsuzluk ve gelecek kaygısını anlamak için güçlü bir analiz yapmak gerekiyor. Geleceğin çalındığını düşünen bir gençlik, köklerinden koparak başka diyarlarda umut aramaya yöneliyor. Bu yazıda, gençlerin bu ruh haline sürüklenmesinde etkili olan ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi etkenleri geniş kapsamlı bir şekilde ele alarak, durumu daha iyi anlamaya çalışacağız.

Gelecek Kaygısının Kökenleri

Gelecek kaygısı, ekonomik belirsizliklerle doğrudan bağlantılıdır. İşsizlik oranlarının yüksekliği, mezun olduktan sonra iş bulamama korkusu, bulunan işlerin ise düşük ücretler ve kötü çalışma koşulları sunması, gençleri umutsuzluğa sürüklüyor. Üniversite mezunlarının bile asgari ücretle çalışmak zorunda kalması, eğitim sistemine olan güveni sarsıyor ve “Okuyorum ama ne için?” sorusunu sorduruyor. Bu durum, sadece ekonomik değil, aynı zamanda psikolojik olarak da gençleri etkiliyor.

Eğitim ve İş Hayatı Arasındaki Kopukluk

Eğitim sistemi ile iş hayatı arasındaki uyumsuzluk, gençlerin gelecek kaygısını artıran en önemli faktörlerden biridir. Gençler, aldıkları eğitimin iş dünyasında yeterli görülmemesi nedeniyle işsizlik ve düşük ücretlerle karşılaşıyorlar. Teorik bilgiyle donatılan gençler, iş dünyasının talep ettiği pratik becerilerden yoksun oldukları için işverenler tarafından tercih edilmiyor. Bu uyumsuzluk, gençleri vasıfsız işlerde çalışmaya mecbur bırakıyor ve kariyer hedeflerini gerçekleştirme umudunu zayıflatıyor. Özellikle nitelikli iş gücünün değerlendirilmemesi, beyin göçünü tetikleyen önemli etkenlerden biri olarak karşımıza çıkıyor.

Beyin Göçünün Sebepleri ve Sonuçları

Beyin göçü, geleceğini kendi ülkesinde göremeyen gençlerin daha iyi iş fırsatları, daha yüksek yaşam standartları ve özgürlük arayışıyla başka ülkelere göç etmesiyle ortaya çıkıyor. Özellikle mühendislik, yazılım, tıp gibi yüksek nitelikli meslek gruplarında eğitim alan gençler, yurtdışında daha fazla değer gördüklerini ve kariyerlerini daha iyi şekillendirebileceklerini düşünüyorlar.

Beyin göçü, ülkenin geleceği için büyük bir kayıp anlamına geliyor. Genç, dinamik ve eğitimli nüfusun ülkeyi terk etmesi, uzun vadede ekonomik durgunluğa, inovasyon eksikliğine ve toplumsal çöküşe yol açıyor. Ayrıca, geri kalan gençler üzerinde de olumsuz bir psikolojik etki yaratıyor. “Burada kalıp mücadele etmenin anlamı var mı?” düşüncesi yaygınlaşıyor.

Sosyal ve Kültürel Etkenler

Gençlerin umutsuzluğunun sadece ekonomik nedenlerle sınırlı olmadığını görmek önemli. Sosyal adaletin sağlanamaması, liyakatsizliğin ödüllendirilmesi ve torpil mekanizmasının hâkim olması gençlerde adalet duygusunu zedeliyor. Emek vererek başarılı olamayacaklarını düşünen gençler, sistemin değişmeyeceğine inanarak umutsuzluğa kapılıyorlar.

Kültürel baskılar ve toplumsal beklentiler de gençlerin üzerinde büyük bir yük oluşturuyor. Özellikle geleneksel toplum yapısında gençler, ailelerinin ve çevrelerinin beklentilerini karşılamak zorunda hissediyorlar. Bu durum, gençlerin kendi hayallerini gerçekleştirmelerini zorlaştırıyor ve onları yabancı ülkelerde daha özgür hissedebilecekleri düşüncesine yönlendiriyor.

Siyasi İstikrarsızlık ve Gelecek Belirsizliği

Siyasi belirsizlik ve sürekli değişen politikalar, gençlerin geleceğe dair umutlarını zayıflatıyor. Hükümetlerin gençlere yönelik net ve sürdürülebilir politikalar geliştirememesi, eğitim ve iş olanaklarının sürekli değişkenlik göstermesi, gençlerin kendilerini güvende hissetmemelerine yol açıyor. Demokrasiye olan inancın azalması, ifade özgürlüğünün kısıtlanması ve farklı düşüncelere tahammülsüzlük, gençleri kendi ülkesinde yabancı hissetmeye itiyor.

Umutsuzluğun Psikolojik Etkileri

Bu umutsuzluk ve mutsuzluk hali, gençlerin psikolojisi üzerinde derin izler bırakıyor. Anksiyete, depresyon, yalnızlık ve intihar düşünceleri giderek yaygınlaşıyor. Gençler, kendi ülkelerinde bir gelecek görememenin verdiği ağır duygusal yükü taşımakta zorlanıyorlar. Sosyal medya ise bu umutsuzluğu daha da körüklüyor; yurtdışında yaşayan yaşıtlarının daha iyi şartlarda yaşadığını gören gençler, kendilerini yetersiz ve başarısız hissediyorlar.

Çıkış Arayışı-Göç ve Gurbet Hayatı

Tüm bu etkenler, gençleri ülkeyi terk ederek yurtdışında kendilerine bir çıkış yolu aramaya yönlendiriyor. Ancak, gurbet hayatı da sanıldığı kadar kolay değil. Dil bariyerleri, kültürel uyumsuzluklar, yabancılaşma ve yalnızlık gibi sorunlarla karşı karşıya kalan gençler, kendi ülkelerinde bulamadıkları huzuru gurbet ellerde de bulamayabiliyorlar. Ancak yine de, gelecek kaygısından ve belirsizlikten uzak olma umudu, bu zorlukları göze almalarına neden oluyor.

Çözüm Önerileri ve Umut Işığı

Bu umutsuzluk tablosundan çıkışın mümkün olduğu inancını korumak gerekiyor. İlk olarak, gençlere umut aşılayacak politikaların hayata geçirilmesi şart. Eğitim sistemi, iş dünyasının ihtiyaçlarına uygun olarak yeniden yapılandırılmalı ve gençlerin niteliklerine uygun iş imkanları sunulmalı. Liyakat esaslı bir sistem oluşturularak gençlerin emeklerinin karşılığını alabileceklerine dair inançları güçlendirilmeli.

Ayrıca, sosyal adaletin sağlanması ve torpil mekanizmasının sona erdirilmesi, gençlerde adalet duygusunu yeniden inşa edecektir. Gençlerin kendi hayallerini gerçekleştirebilecekleri özgür ve demokratik bir ortam yaratmak, onların ülkelerine olan bağlılıklarını artıracaktır.

Psikolojik destek mekanizmalarının güçlendirilmesi ve gençlere yönelik sosyal projelerin artırılması da umutsuzluk ve mutsuzluğun azaltılmasında etkili olabilir. Gençlerin kendilerini ifade edebilecekleri, sosyal çevreler edinebilecekleri ve kendilerini geliştirebilecekleri ortamlar sağlanmalıdır.

“En büyük hırsız, insanların geleceğini çalandır. En kötü insansa bunlara seyirci kalandır.” Bu ifademiz, gençlerin geleceğini çalan ekonomik, sosyal ve siyasi etkenleri gözler önüne seriyor. Bu olumsuz tabloya seyirci kalmak yerine, gençlerin umutlarını yeniden canlandırmak ve onları ülkesine bağlı, mutlu ve üretken bireyler olarak topluma kazandırmak için harekete geçmek gerekiyor.

Gelecek, gençlerin ellerinde şekillenecek ve onları doğru yönlendirecek, destekleyecek bir toplum inşa etmek, ülkenin kaderini değiştirecek güce sahiptir.

Erol Kekeç/14.2.2025/Namazgah/İST

11 Şubat 2025 Salı

Bilişsel Uyanış ve Toplumsal Denge

İnsan bilişsel bir varlıktır ve hayatına yön veren eylemleri belirli bir muhakeme sürecinden geçirerek bilinçli tercihler yapar. Ancak, entelektüel donanımı ve derin bilgi birikimi olmayan bireyler, çoğunlukla şartlı reflekslerle hareket ederler. Günümüz toplumunda insanların karşılaştıkları her uyarana aşırı tepkiler vermesi, gerilim katsayısının yükselmesi ve huzurun giderek azalması, muhakeme yetisinin zayıflamasıyla yakından ilişkilidir.

Bireyler, bilişsel süreçlerden yoksun kaldıklarında, tepkilerini fiziksel ve biyolojik uyaranlara dayalı olarak oluştururlar. Bu durum, insanı yalnızca çevresel faktörlere bağımlı, tahmin edilemez tepkiler veren bir nesneye dönüştürür. Oysaki insan, yalnızca biyolojik varlık olmaktan öte, bilişsel ve duygusal fonksiyonlarıyla var olan bir canlıdır. Merhamet, empati, şefkat ve mütevazilik gibi insani değerler ancak derinlemesine bilgi ve bilinçle kazanılabilir. Bu değerlerden yoksunluk, toplumsal huzurun kaybolmasına ve bireyin kendi kimliğinden uzaklaşmasına neden olur.

İnsanlığın temelini oluşturan bu soyut değerler, bireyin yalnızca dışsal uyaranlara tepki veren bir mekanizma gibi hareket etmesiyle aşınır. Bunun sonucu olarak, insanın içsel dünyasında boşluk oluşur, toplumsal yapılar çözülür ve huzursuzluk artar. Tarihsel olarak, muhakeme yetisini kullanarak yaşamını şekillendiren toplumlar, daha huzurlu ve sürdürülebilir yapılar inşa etmiştir. Buna karşılık, yalnızca fizyolojik dürtüler ve dışsal etkilere dayalı bir yaşam süren toplumlar, zamanla iç karışıklıklar ve depresif ruh hallerine sürüklenmişlerdir.

Bugün, bireylerin mutluluk hormonlarının azalması, depresyonun artması ve insanların içe kapanmasının en büyük nedenlerinden biri, kendini tanıma ve anlama sürecine gereken önemin verilmemesidir. Birey, ancak bilinçli düşünme yetisini geliştirerek kendi kimliğini oluşturabilir. Şartlanmalarla yaşayan bir birey, yalnızca geçmişte ona empoze edilen bilgileri tekrar eder ve gerçek anlamda özgür bir düşünce yapısına sahip olamaz. Bu da toplumun genel refah seviyesini düşürerek huzursuz bireylerin çoğalmasına neden olur.

Toplumsal barış ve huzurun sağlanması için bilişsel temelli bir yaşam anlayışına ihtiyaç vardır. Bilgiyle donanmış bireyler, koşullanmalardan uzak, bilinçli ve özgür seçimler yapabilirler. Aksi takdirde, bireyin yaşadığı toplum, kaotik bir yapıya bürünerek sürdürülebilir bir refah ortamı oluşturamaz. Tarihsel süreçler de göstermektedir ki, bilinçli toplumlar daha güçlü ve barışçıl iken, doğrudan uyaranlara tepki veren ve refleksi hareket eden toplumlar çöküşe sürüklenmiştir.

Bu noktada, özellikle mutlu toplumlar incelendiğinde, bireylerin bilişsel süreçleri nasıl aktif olarak kullandıkları gözlemlenebilir. Bilgiye dayalı kararlar alan bireyler, çevresine duyarlı, anlayışlı ve sağduyulu bir yaşam sürebilir. Öte yandan, cehaletin egemen olduğu toplumlarda, insanlar yalnızca dışsal etkenlere tepki vererek, kontrolsüz bir şekilde hayatlarını sürdürürler. Sonuç olarak, bireylerin ve toplumların mutluluğu, bilişsel derinliğin geliştirilmesiyle mümkündür.

Günümüz dünyasında aile yapılarının dağılması, bireylerin anlam kaybı yaşaması ve toplumsal gerilimlerin artmasının arkasında, insanların bilinçsiz bir şekilde yaşaması yatmaktadır. Oysaki, anlamlı bir yaşam ancak düşünce süzgecinden geçirilmiş kararlarla mümkündür. Birey, bilgiye dayalı bir hayatı benimsediğinde, kendisini geliştirir ve toplumsal yapıya katkıda bulunur. Böyle bir yaşam, nesiller boyunca aktarılacak değerler yaratır ve toplumların huzur içinde yaşamasını sağlar.

Özetle, bireyler ve toplumlar, koşullanmalarla değil, bilinçli seçimlerle yönlendirildiğinde huzurlu bir yaşama kavuşabilir. İnsanlık, ancak muhakeme yeteneğiyle şekillenmiş bireyler tarafından sürdürülebilir bir değer olarak varlığını devam ettirebilir. Aksi takdirde, bireylerin yalnızca dışsal uyarıcılara tepki veren varlıklar haline gelmesi, toplumsal çöküşü hızlandıracaktır. Bu nedenle, bilişsel temellere dayalı bir yaşam anlayışı, bireysel mutluluğun ve toplumsal barışın temel anahtarıdır.

Erol Kekeç/11.02.2025/Namazgah/İST

9 Şubat 2025 Pazar

Toplumsal Cinnet

Bir toplumun en büyük düşmanı, zamanla kanıksanan adaletsizlik ve insanların içine düştüğü çaresizliktir. Bugün ülkemizde yaşanan toplumsal çöküş, sadece ekonomik kriz ya da politik baskılarla açıklanamaz. Bu, sistemli bir ihmalkârlığın, duyarsızlığın ve halkın bilinçli olarak edilgenleştirilmesinin sonucudur. İnsanlar açlığa, ölüme, hukuksuzluğa alıştıkça, bu bir kader gibi algılanmaya başlar. İşte tam da bu noktada, toplum olarak büyük bir cinnete sürükleniyoruz: Susarak, kabullenerek, umudu tüketerek...

1. Toplumsal Cinneti Anlamak

Toplumsal cinnet, yalnızca bireysel öfke patlamalarıyla sınırlı değildir. Bir halkın bilinçli bir şekilde fakirliğe, eğitimsizliğe, hukuksuzluğa ve umutsuzluğa mahkûm edilmesi de bir cinnet biçimidir. Bu, doğrudan silahla değil ama ekonomik, siyasi ve sosyal baskılarla yapılır. Peki, bu cinnetin ayak sesleri nelerdir?

Ekonomik Kıyamet-Açlık ve Yoksulluk

Bugün pazarda en temel gıdaları bile alamayan insanların yaşadığı çaresizlik, sadece ekonomik bir kriz değildir. Bu, yönetimin halkına karşı işlediği bir suçtur. Ekonomi çöküyor ama çöken sadece para değil, umutlar da çöküyor. Bir baba eve ekmek götüremediğinde, bir anne çocuğunun beslenme çantasını boş koyduğunda, bir genç iş bulamadığında bu bir toplumsal cinnettir.

Örnek: 70 yaşındaki Hasan amca, 45 yıl çalıştığı halde aldığı emekli maaşıyla torununa çikolata bile alamıyor. Oysa yıllarca vergi ödedi, devlete güvendi. Şimdi ise çöplerden ekmek toplayarak yaşamaya çalışıyor. Hasan amca sadece ekonomik olarak yıkılmadı; ona verilen sözler de yıkıldı.

Hukuksuzluk ve Adaletsizlik

Bir ülkede adalet yoksa, orada hayat yoktur. Güçlülerin hukuku, halkın hukukunu ezerken, insanlar “başıma bir şey gelir” korkusuyla susuyorsa, bu da bir toplumsal cinnettir. Hukuk, sadece mahkemelerde değil, gündelik yaşamda da hissedilmelidir. Oysa, suçluların korunduğu, masumların cezalandırıldığı bir düzen kurulduğunda toplum nefes alamaz.

Örnek: Kadın cinayetleri artıyor, failler serbest kalıyor. Depremzedeler sokakta yaşarken, fonlar lüks otellere gidiyor. Bir tweet atan genç hapse girerken, milyonları çalanlar ellerini kollarını sallayarak dolaşıyor. Bunların hepsi, adaletin öldürüldüğünü gösteren kanıtlardır.

Eğitimdeki Çöküş

Eğitim, bir milletin geleceğidir. Ancak, eğitimsiz bırakılan bir toplum, yönlendirilmesi en kolay toplumdur. Kalitesiz müfredatlar, yozlaşmış sistemler, parası olanın okuduğu bir düzen, halkın bilinçli olarak cehalete mahkûm edilmesidir.

Örnek: Bugün üniversite mezunu gençler, sokakta iş arıyor. Okullarda felsefe, bilim ve eleştirel düşünce yerine dogmalar öğretiliyor. İnsanlar cahil bırakıldığında, itiraz etmezler. Sorgulamazlar. İşte en büyük cinnetlerden biri budur!

2. Çözüm Yolları-Bu Kısır Döngüyü Nasıl Kırarız?

Toplumsal cinneti sadece teşhis etmek yetmez, çözüm yollarını da bulmalıyız. Peki, içinde bulunduğumuz bu bataklıktan nasıl çıkabiliriz?

Bilinçlenmek ve Gerçeği Görmek

İlk adım, yaşananları kader gibi kabul etmekten vazgeçmektir.

  • Açlık kader değil, kötü yönetimin sonucudur.

  • Hukuksuzluk kader değil, bilinçli bir sistem hatasıdır.

  • Cehalet kader değil, eğitim politikalarının bir ürünüdür.

Halkın bu gerçekleri görmesi ve buna karşı bilinçlenmesi gerekiyor. Medyanın sunduğu pembe tablolara değil, sokağın gerçeklerine bakmalıyız.

Örgütlenmek ve Dayanışma İçinde Olmak

Tek başına bir kişi bir sistemi değiştiremeyebilir ama birlikte hareket eden topluluklar güçlüdür. Halkın sivil toplum örgütleriyle, bağımsız medya kuruluşlarıyla, dayanışma ağlarıyla güç birliği yapması gerekir. Çünkü yalnız kalan insanlar sindirilir.

Adaleti Savunmak

Adalet, sadece mahkemelerde değil, günlük hayatta da savunulmalıdır. Bir kadının hakkını, bir işçinin emeğini, bir çocuğun eğitim hakkını savunmak, toplumun dirilişinin ilk adımıdır.

Örnek: Adalet için sokaklara dökülen insanlar, kadın haklarını savunan topluluklar, işçiler için greve giden emekçiler… İşte gerçek değişim bu şekilde başlar!

Eğitime ve Bilime Yatırım Yapmak

Eğer bir ülke gerçekten refaha ulaşmak istiyorsa, eğitim sistemini tamamen bilimsel bir temele oturtmalıdır. Eleştirel düşünceyi teşvik eden, sanat ve bilimi destekleyen, eşit ve erişilebilir bir eğitim şarttır. Cehaletle savaşmadan, hiçbir sorunu çözmek mümkün değildir.

Korku Duvarını Yıkmak

Bugün birçok insan, "konuşursam başıma bir şey gelir" korkusuyla susuyor. Ancak unutulmamalıdır ki, korku suskunluğu, suskunluk da zulmü besler. Ne kadar çok insan cesur olursa, baskı o kadar azalır. Korku bulaşıcıdır ama cesaret de bulaşıcıdır; bir kişi konuşursa, binlercesi cesaret bulur!

Umut Etmek ve Mücadele Etmek

Bugün yaşadığımız toplumsal cinnet, sadece ülkemize özgü değil. Tarih boyunca, her halk adalet ve özgürlük mücadelesi vermiştir. Biz de bu sürecin içindeyiz. Önemli olan, umutsuzluğa kapılmadan, elimizden geleni yapmaktır.

Bu ülke bizim. Çocuklarımız, torunlarımız, geleceğimiz için susmamalı, mücadele etmeli ve daha yaşanabilir bir toplum için elimizden geleni yapmalıyız. Çünkü unutmayın: Bir millet susarsa yalnızca haklarını değil, geleceğini de kaybeder!

Bahadır Hataylı/08.02.2025/Sancaktepe/İST

8 Şubat 2025 Cumartesi

Batık Maliyet Yenilgisi ve Günümüz Evlilikleri

1. Batık Maliyet Yanılgısı Nedir?

Psikolojide batık maliyet yanılgısı (sunk cost fallacy), insanların geçmişte yaptıkları yatırımları boşa çıkarmamak için kötü bir kararın içinde kalmaya devam etmelerini açıklayan bilişsel bir hata olarak tanımlanır. Bir şeye zaman, emek veya para yatırıldıysa, mantıksal olarak o yatırımın gelecekteki getirisine bakarak karar vermek gerekir. Ancak birçok insan, sırf geçmişte yaptığı fedakârlıklar boşa gitmesin diye kötü bir seçimi sürdürmeye çalışır.

Bu yanılgı, iş hayatından yatırımlara, eğitim tercihlerinden sosyal ilişkilere kadar pek çok alanda gözlemlenebilir. Ancak en yıkıcı etkilerini evliliklerde ve romantik ilişkilerde görmek mümkündür. Günümüz evliliklerinde çiftlerin büyük bir bölümü, mutsuz olmalarına rağmen sadece geçmişte harcadıkları zaman, para ve emek boşa gitmesin diye ilişkiye devam eder. Bu durum, hem bireylerin ruhsal sağlığını bozar hem de toplumsal düzeyde büyük sorunlara yol açar.

2. Günümüz Evliliklerinde Batık Maliyet Yanılgısı

Modern toplumlarda evlilik, artık sadece aşk veya uyum meselesi olmaktan çıkıp, sosyal statü, ekonomik güvence ve toplumsal kabulün bir parçası hâline gelmiştir. Ancak birçok çift, başta büyük bir heves ve umutla başladıkları evliliklerinde, zamanla ciddi uyumsuzluklar ve mutsuzluklarla karşılaşır. İşte burada batık maliyet yanılgısı devreye girer.

Mutsuz bir evliliği sürdürmenin en yaygın gerekçeleri şunlardır:

"Bu kadar yıl emek verdik, şimdi ayrılırsak her şey boşa gidecek."

"Çocuklar için katlanmalıyız."

"Ayrılırsam maddi olarak zor durumda kalırım."

"Aileme, çevreme ne derim?"

"Ya bir daha mutlu olamazsam?"

Bu düşüncelerin tamamı, kişinin geçmişteki yatırımlarını (zaman, para, duygusal emek) boşa çıkarmama isteğiyle alınan irrasyonel kararları yansıtır. Ancak mantıklı bir karar süreci, geçmiş yatırımları değil, gelecekteki olasılıkları değerlendirmeyi gerektirir.

Şimdi bu yanılgının evliliklerde nasıl etkiler yarattığını farklı perspektiflerden ele alalım.

3. Batık Maliyet Yanılgısının Mutsuz Evliliklerdeki Yıkıcı Etkileri

3.1. Psikolojik ve Duygusal Çöküş

Mutsuz bir evlilik içinde kalmak, bireyin psikolojik sağlığını ciddi şekilde bozar. Sürekli tartışmalar, iletişimsizlik ve tatminsizlik, depresyon ve anksiyete gibi sorunları tetikler. Ancak kişi, harcadığı yılların boşa gitmesini istemediği için çıkış yolu bulamaz.

Örnek:

Ayşe ve Mehmet, 12 yıldır evliler ve evliliklerinin ilk 5 yılı oldukça mutluydu. Ancak zamanla aralarındaki sevgi azaldı, tartışmalar arttı ve birbirlerine yabancılaştılar. Mehmet ilgisiz, Ayşe ise sürekli üzgün. Ayşe defalarca ayrılmayı düşündü ama şu cümleler onu durdurdu:

"12 yıl verdik bu evliliğe, şimdi gidersem her şey boşa gider."

"Yeni bir hayat kurmak çok zor."

"Ya yalnız kalırsam?"

Sonuç olarak Ayşe, hem ruhsal hem fiziksel olarak tükenmiş hâlde, bir evliliği sadece geçmişe olan sadakati yüzünden sürdürmeye devam etti.

3.2. Ekonomik Mahkûmiyet ve Finansal Batak

Evlilikler sadece duygusal değil, ekonomik bağlarla da sürdürülüyor. Boşanma süreci, özellikle ekonomik bağımlılığı olan taraf için büyük bir risk içeriyor.

Örnek:

Ali ve Zeynep 8 yıldır evliler. Ali, evliliğin başından beri Zeynep'e maddi olarak destek oluyordu. Ancak zamanla Zeynep iş hayatına atılmadığı için ekonomik olarak Ali'ye bağımlı hâle geldi. Ali artık Zeynep'i sevmiyor ama "Onun için bunca yıl çalıştım, şimdi ayrılırsam tüm bu emekler boşa gider" düşüncesiyle evliliği sürdürüyor. Bu da Ali'nin giderek daha fazla tükenmesine ve Zeynep'in de kendini değersiz hissetmesine yol açıyor.

3.3. Çocuklar Üzerindeki Etkisi

Batık maliyet yanılgısıyla süren evliliklerde en büyük mağduriyetlerden biri de çocuklardır. Aile içindeki huzursuzluk, çocukların ruhsal gelişimini olumsuz etkiler. Ebeveynler sırf "çocuklar için" evliliği sürdürüyoruz dese de, aslında çocuklar sürekli tartışmalara ve ilgisiz ebeveynlere maruz kalır.

Örnek:

Fatma ve Burak, 15 yıllık evliliklerinde mutlu değiller ama çocukları için evliliği sürdürüyorlar. Ancak evde sürekli kavga var, Fatma depresif, Burak ilgisiz. Çocukları, sağlıklı bir aile ortamında büyümek yerine, mutsuz ebeveynlerle büyüdükleri için ileride sağlıklı ilişkiler kurmakta zorlanacaklar.

3.4. Sosyal Baskı ve Toplumsal Yargılar

Özellikle geleneksel toplumlarda evlilik, sadece iki kişi arasındaki bir bağ olarak görülmez. Aileler, akrabalar ve sosyal çevre, evliliğin devam etmesi için baskı yapar.

Örnek:

Emine, eşiyle mutlu değil ama ailesi "Kadın dediğin katlanır", "Evlenirken iyi düşünmeliydin", "Evlilik bir ömür boyu sürmeli" gibi sözlerle onu baskı altına alıyor. Sonuç? Emine, hayatını mutsuz bir evliliğe mahkûm ediyor, çünkü toplumun gözünde başarısız olmak istemiyor.

4. Çıkış Yolu: Batık Maliyet Yanılgısını Aşmak

Batık maliyet yanılgısından kurtulmanın yolu, geçmişe değil geleceğe odaklanmaktır. "Şimdiye kadar ne kadar yatırım yaptım?" sorusu yerine, "Bundan sonra bu evlilik bana ne katacak?" sorusunu sormak gerekir.

Çözüm Önerileri:

1. Mantıklı Değerlendirme Yapın: Geçmişe yapılan yatırımları değil, geleceğin potansiyel faydalarını değerlendirin.

2. Bağımsızlık Kazanın: Özellikle ekonomik bağımlılığı olan tarafların kendi ayakları üzerinde durması önemli.

3. Psikolojik Destek Alın: Terapi ve danışmanlık, sağlıklı kararlar almanıza yardımcı olabilir.

4. Toplumsal Baskılardan Kurtulun: Toplum için değil, kendi mutluluğunuz için karar verin.

5. Çocuklar İçin Gerçekçi Olun: Çocuklar için kötü bir evlilik yerine, sağlıklı bireyler yetiştirmeye odaklanın.

Batık maliyet yanılgısı, insanları mutsuz evliliklere mahkûm eden en büyük psikolojik tuzaklardan biridir. Geçmişte yapılan yatırımları kurtarmaya çalışırken, bireyler hayatlarının geri kalanını feda eder. Oysa gerçek mutluluk, geçmişin yükünü değil, geleceğin olanaklarını değerlendirmekle mümkündür.

Erol Kekeç/06.02.2025/Sancaktepe/İST

7 Şubat 2025 Cuma

Dönüş Rabbinizedir!!

 


"Ey insan! Muhakkak ki, sen Rabbine varan bir yol üzerinde çabalayıp durmaktasın ve nihayet ona varacaksın."

Aman Allah'ım! Ne büyük bir uyarı bu! Beyinleri sarsan, kalpleri kavuran, ruhu titreten bir gerçeklik. Kaçış yok, son nefese kadar ne kadar hızlı veya ne kadar yavaş ilerlersen ilerle, gideceğin yer bellidir. Ne yana dönersen dön, hangi yolu seçersen seç, nihayetinde hesap gününe varacaksın!

Ey insan! Elindeki belgeler mi sana kurtuluş vadediyor? Yaşaman ve ölmen senin elinde mi? Hayır! Sen, mutlak bir gücün tasarrufundasın. Ne kadar büyük konuşursan konuş, ne kadar unutmaya çalışırsan çalış, gerçek değişmez: Dönüş Allah'adır!

Zavallı insan... Kendi benliğinde kaybolmuş, gafletle sarhoş olmuş, bir anlık dünyaya kapılmış. Kısa ömrünü büyük bir hazine gibi görüp harcamaktan geri durmuyor. Kulakları var, ama duymuyor. Gözleri var, ama görmüyor. Kalbi var, ama hissetmiyor. Hayvanlar gibi otlanıp duruyor; kendisini ne beklediğini düşünmeden, günün akışına kapılıyor. Allah'ın defalarca gönderdiği uyarıları duymazlıktan geliyor. Oysa kaçacak bir yerin yok ey insan! Kaçtığın her yol, seni O'na götürür.

Ne zaman ki yüreğine bir hüzün çöker, ne zaman ki bir çaresizlik hissedersin, o an Rabbin seni kendisine çağırıyor demektir. Ama sen duymamak için direniyorsun. Çünkü hesap vermekten korkuyorsun. Oysa korkman gereken şey, hatalarınla yüzleşmemek, tevbe kapısını aralamamaktır.

Ey insan! Rabbin seni defalarca uyardı: "Nereye gidersen git, hangi yöne saparsan sap, sonunda bana döneceksin!" Ama sen, hesapsız bir yaşam içinde, Allah'ın seni hesaba çekmeyeceğini mi sandın? Kendini kandırma!

Gerçek liderler, gerçek şuurlu kullar, Allah'ın kendilerini dünyevî aldanışlardan uzak tutması için dua ederler. Onlar bilirler ki dünyadaki imtihan ne kadar zor olursa olsun, ahiretin dehşeti karşısında hiç kalır.

Gün gelecek, bedenler yanacak, deriler kavrulacak, nefesler kesilecek... Ve o gün geldiğinde artık dönmek, bir şans daha istemek nafile olacak. Ey gaflete dalanlar, o vakit geldiğinde keşke demek için şimdiden mi çabalıyorsunuz?

O gün, hiçbir şekilde ölüm dahi bir kurtuluş olmayacak. Cehennem ateşi, ölümü dahi unutturacak kadar şiddetli olacak. Oysa yeryüzündeyken, insanlar bu gerçeğe sırt çevirmiş, sanki cehennem yokmuş gibi yaşamışlar.

Allah'ın huzuruna çıkmaktan kaçacak bir yerin mi var? Sana nefes veren Allah, nefesini almayacak mı? Seni topraktan yaratan, seni tekrar toprağa döndürmeyecek mi?

Ey insan! Sana bir soru: Benim yeryüzümü terk edip başka bir yere gidebilir misin? Hangi özgürlüğünle Rabbinin gücünü inkâr ediyorsun? Tüm yönlerin sonu Allah'a varır. Tüm yollar sonunda O'nun huzuruna çıkar. Madem ki O'nun dışında bir sığınağın yok, o halde neden hala gafletle yaşıyorsun?

Allah'ın rahmeti büyüktür, kapısı herkese açıktır. Ama bu kapıya yönelmek istemeyenler, ölümle birlikte artık hiçbir çıkış yolunun kalmadığını anlayacaklardır.

Ey insan! Allah sana ne zaman seslense, kalbin duyuyor mu? O'nun çağrısını işitiyor musun?

"Ey Rabbimiz! Unuttuk veya yanıldıksak bizi mesul tutma. Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi, bize de ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmeyeceği yükü taşıtma. Affet bizi, bağışla bizi. Acı bize. Sen bizim Mevlamız'sın, kâfirler güruhuna karşı yardım et bize." (Bakara Suresi/ 286)

Ve unutma- Dönüş Rabbine olacaktır!

Nesiller arası kopuşun arka planı

Yeni nesil ile iletişim kuramıyoruz… Onlar bizi dinlemiyorlar, kendi bildiklerini okuyorlar, dolayısıyla toplumsal yaşam çatırdıyor. Çünkü ...