20 Nisan 2021 Salı

KÜRESEL KÜLTÜR VE” Z” NESLİ

Küresel kültürün, ulusal ve bölgesel kültürleri yuttuğu dönemi yaşamaktayız. Bu gücün etkisini hissettirdiği dönemin bu günler olması, sadece bu dönemle sınırlı bir geçmişinin olduğu anlamına gelmesin…Küresel kültür Modernizmle baskın olmaya başlayan ama dijital çağla zirveye oturmuş bir yapıdır. Küresel kültür, ulusal milli devletler içinde kendisini temsil eden ve kendi genlerini taşıyan yeni kültür biçimleri oluşturmasına rağmen, bu külttürler ne yazık ki, ulusların kendi kültürü gibi sahiplenilmiş ve sindirilmesi de o oranda kolay olmuştur.

Dünya son 50 yılda küresel bir köye dönüştü ve bu köyün de eli sopalı bir çobanı ortaya çıktı. Bu çobanın görevi, patronlarının kendisine verdiği görevi en iyi şekilde yerine getirme üzerine kuruludur. Çoban Küresel emperyalizmi temsilen dünyanın her köşesine giderken kendi meşruiyetini kendisi onaylayarak hareket eder. Başkalarının onun oralarda olmasının meşruiyetini sorgulaması hiç de önemli değildir. Yani küresel emperyalizm tam bir kültür bombardımanı yaşatmaktadır. Evlerinizin her odasında onun davulundan çıkan sesler sizi meşgul etmektedir. Kendi zihinsel süreçlerinizi, iyi bir tahlil ederseniz, zihin duvarlarınızın oluşumunda da onun etkisinin ve kontrolünün olduğunu görürsünüz. Peki, bu zihin duvarlarınızda kuluçkaya yatacak olan yumurta ve siperim sizin kendi genlerinize mi ait yoksa siz farkında olun ya da olmayın, tamamıyla küresel emperyalizmin tecavüzü sonrası orada döllenen küresel kültürün genleri mi gelişmektedir.

Şunu kararlılıkla ifade etmeliyim ki, Küresel güç, küresel köy haline getirdiği dünyamızı kendine göre tasarlamaktadır. Bu tasarımın proje babaları, para kaynaklarına sahip olan, parayı da sayılarla kontrol altında tutan dünya Siyonizm’inin kendisidir. Siyonizm’in bu hesabı yeni başlamadı, yüz yıllar öncesinden tasarlanmış olan bu düşünce proje haline getirilip uygulama sürecine girilmesi, toplumlara kendi öz toplumsal ve kültürel benliklerini kaybettirdikten sonra oluştu. Neden bu kadar beklenmiş olabilir diyebilirsiniz doğal olarak, sizlerin yaşamları atılacak tohumları taşıyabilecek sağlıklı bir taşıyıcı olmadan bunların yapılması emeklerinin boşa gitmesine neden olabilirdi. Ancak Teknolojik gelişmelerin çok hızlı bir trende girmesi bunların işini kolaylaştırmıştır. Teknolojinin zirveye doğru gittiği bu çağın adının dijital çağ olarak ifade edilmesi öylesine olmadı. Yani sayıların her şeyin yerini aldığı ve sayılarla insanların zihinlerinde rahatlıkla karargâh kuracağınız bir döneme gelindi. Fazla duygu ve düşünce boyutlu geniş açıklamalar yaparak insanları meşgul etmenizin anlamı kalmadı. Dolayısıyla Düşünce ve fikir taraftarı insanların ayartılması kolay olmadığı gibi, onları sahip oldukları kemikleşmiş düşüncelerden uzaklaştırmakta öyle sanıldığı gibi kolay olmayacaktır. Âmâ herkesin önüne sayısal bir denklem koyduğunuzda ölçme bareminiz sayılarla oluşan bir barem ise herkesi ortak bir noktada toplayabilir ve onları istediğiniz gibi planlı projelerinizin taşıyanı haline getirebilirsiniz. Bu öngörüler, öngörü olmanın ötesinde pratik yaşam verileri haline geldi.

“Z” Kuşağı olarak adlandırılan kuşak büyük oranda böyle bir planın hedefindeki evren olarak tasarlandı. Dolayısıyla bunlar içinden belli örneklemler alarak onların yaşamı hakkında bir rapor oluşturma gereği duymadan, dünyanın tüm Z kuşağını doğrudan evren olarak kuşatıcı faaliyetler geliştirildi. Bu faaliyetlerin hem kapsamı hem de muhtevası bunlar tarafından oluşturulmasına rağmen, sanki Z kuşağı gençleri kendileri tercih yaparak böyle bir hayatı seçiyorlarmış gibi de yansıtıldı. Ancak gençler yaşadıkları bu anlamsız ve hedefsiz yaşamın savrulan kobayları haline geldiklerini göremeden, var olan gelenekselleşmiş yaşamı da dışlama tarafına eğildiler. Yani küresel emperyalizmin küresel kültürünü taşıyacak ve sahiplenecek kobayları böylece oluşmuş oluyordu. Bu kobayların her türlü uyarıcıya açık olan şartlı davranışlara yöneltilecek beyinleri başı boş bırakılamazdı. Onun için hız ve haz döngüsüne göre yaşayan ve sadece tüketime endeksli, üretimi düşünmeyen sanal dünyayı gerçek dünya edinen bir yaşam oluşturmalıyız. İşte, “Z” kuşağı bu yaşama hazır hale gelmiş bir tarla gibiydi. Peki bu tarlada küresel emperyalizm kendi istediği şekilde istediği ürünleri yetiştirmemesi olur mu (!)İşte tek tip yaşamın herkes için gerekli olduğu anlatılarak, küresel kültür genleri bu gençlerle birlikte dünyanın her noktasına ekildi. Böylece eski kültürlerden kalan ulusal ve bölgesel kültürler bir öcü gibi gösterilerek, bu kuşağın toplumun gerçek kültürüyle bağları koparılmak istendi. Büyük oranda da bunda başarılı olundu. Küresel kültür kendi araçları olan internet ve sosyal ağlar yoluyla, bu kuşağı iyice kuşattı. Kuşatılan bu kuşak sabah akşam yani günün her saatinde küresel kültürün etkisi altında kalarak farkında olmadan bir öğrenme gerçekleştirdi. Bu öğrenme zamanla düşünceye dönüştü düşüncelerin sürekliliği yaşama yansıdı ve “z” kuşağının eliyle toplumun her alanına yayılan bir kültür halini aldı. Peki orada iş bitmiş mi oluyordu, hayır asıl amacın gerçekleşmesi için taşıyıcılar da istenilen kıvama gelince, öncelikle toplumda var olan değerle ile bu kuşağın çatışması amaçlandı ve ilk aşama da çok hızlı bir çatışma ortamı oluşturuldu. Ancak Ulusal değerleri baskın olan bizim gibi toplumlar, kendi nesilleriyle çatışma içinde olmaktansa onlarla uyumlu yaşamanın yollarını aradılar, baktılar ki yeni neslin kullandıkları kelime ve kavramlardan tutun kullanılan dile kadar bir farklılık var. Kendiliğinden aralarında oluşan duvarları, yükselmeden yıkmanın yolunu aradılar ancak duvarlar boylarının hizasına kadar yükselmiş olduğundan duvar arkasından birbirlerine seslendiler ama gerekli iletişim kuramadılar ve anlaşılmayan dilde farklı mesajlar yollamaya başladılar. Bu durum yaşamı ciddi anlamda tehdit etmeye başlamıştı ve aileler ciddi bir travma yaşar oldular ya karşılıklı savaş halinde olan kuşaklar ya da yeni nesli kaybetmemek için, onları dillerini anlamak ve zaman kaybı yaşanılacağına onları olduğu gibi kabul edelim dediler ve yaşamın temeline küresel emperyalizm tarafından konulmuş olan dinamitin ucunu ateşlediler. Bu dinamitin patlayarak eski kültürel mirası havaya savurması bir an meselesiydi ve de ciddi bir etkileşimle bu süreçte aşıldı. Yani geldiğimiz noktadan baktığımız da artık küresel kültür dünyayı bir köy haline getirmeyi amaçlarken hedeflediği kültürü de yerleştirmiş oldu.

Küresel kültür, denekleri çok iyi yerden seçmişti. Kimlerin bu kültürün etkisinde kalarak çok rahat içselleştirerek bir taşıyıcı olmanın ötesinde bu kültürün bir havarisi olacağını çok önceden tespit etmişti. Sadece bunu uygulamak için uygun ortamlar arıyordu. Dijital çağ ve teknolojideki hızlı trend bu sürecin kolayca aşılmasını beraberinde getirdi. İşte günümüz çağı ve bundan sonrası, Teknolojik Dijital çağın kodlarına göre biçimlenecektir. Dijital çağın en belirgin özelliği, tek tip, küresel emperyalizmin hizmetinde tüketici bir yaşam oluşturmaktır.”Z” kuşağı bu nesildir. Bundan sonra “Z” nesli, Küresel kültürün hem taşıyanı hem de savunanı olarak tarihteki yerini almıştır. Yani küresel kültürün kullanımına uygun hale gelen günah keçisi sadece “Z” nesli değildir. Ancak en çabuk bu süreci sindirerek benimseyen nesil olma yönünden önemlidir. Önceki kuşaklar, bu dalgalar karşısında direnerek bu nesil ile aralarına dalgaların girmesine fırsat vermeden onları anlamak isteselerdi, bağlar kopmayacaktı. Bağlar kopmadığı zaman her ne kadar anlaşılmayan yönler olsa da en azından anlamak için bir çaba ve gayret harcanarak verilen emek bir önem kazanacaktı. İşte bu süreç çok kavgalı geçti. Onun içindir ki eski kuşaklar gelinen noktada aman ne olursa olsun biz çocuklarımızı kaybetmeyelim onlara sahip çıkalım diye yeniden bir başlangıç yapmak için, çocukların her dediğini kabul etmeyi göze alarak onlara sarıldılar. Ne yazık ki, artık çocuklarımız bir taşıyıcı ve kurban olmuşlar. Bu süreçten elimize geçecek olan küresel kültürü özümseyen çocuklarımızla aynı ortamı paylaşarak ve onların isteklerine olur diyerek, yeni yaşamın formatının bizler üzerinde uygulanmasına da onay vermiş olmaktayız.

Bundan sonraki aşama, hep birlikte cümbür cemaat, küresel kültür emperyalizminin dişlileri arasında nefes nefese bize tanınan hayatı sürdürerek yaşamın son noktasını beklemek olur. Hayır böyle kolayca pes etmek yok diyorsanız, bunun yolu ne pahasına olursa olsun, yaşamımızı kolaylaştırıyor diyerek dayatılan her tüketim nesnesinin bir tüketen kölesi olmaktan çıkarak, insani bir duruş ve kendi toplumsal genlerimize ait toplumsal kimliğimizin gereği olan rollerimizi komplekslere girmeden yaşayacağız. Biz yaşarsak ne olur ki demeyelim çok şey olur. Küresel emperyalizmin hayat damarlarının canlılık bulduğu ulusal ve bölgesel kültür kodları daha baskın olmaya başlar. Dolayısıyla baskın olan kim ise onun diğerini gölgesine alacağı muhakkaktır. Bizi kendi evimizde yabancılaştırarak bu ev senin değil, senin evin bu diyenlere dur diyeceğiz. Bir kişinin ayağa kalkması bir hareketin başlangıcıdır. Ama bir hareketin kervan haline gelmesi için herkesin atını alıp kervana katılması gerekir.

Nazım’ın deyimiyle,” Sen yanmasan, ben yanmasam, o yanmasa nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa…” Aydınlık yarınlara varmak ümidiyle, herkesi küresel emperyalizmin dilini konuşmaktan ve onun belirlediği yaşamı kültür diye bir elbise gibi giyinmekten beri olmaya davet ediyorum, inanıyorum ki sizler zaten berisiniz…Selam ve dualarımla!

Erol KEKEÇ/21/04/2021/0019


23 Şubat 2021 Salı

SONA BİR HARF KALA "Z" NESLİ

 Z kuşağı olarak adlandırılan,1999 doğumlular veya 95 ve sonrası gençler üzerinde hesap yapanların tüm hesapları ellerinde patlayacağından kimsenin kuşkusu olmasın...Tüm ideolojik yaklaşımlar bu gençlerin yaşamına Bir şeyler sunmaktan mahrum kaldı. Dinler de bu gençliği anlayacak düzeyde dini yaşadığını söyleyenlerce dışlandı ve gençlikle aralarına duvarlar ördü. Duvarın öbür tarafından anlaşılmayan dilde mitolojik masallarla gençlerin yüreklerine hitap etmeyi düşündü ama düşündüğü kendi avucunda kaldı. Çünkü gençler, çok hızlı yaşadıklarından onların yaşamıyla yol alacak düzeyde bir din mottosu ortada yoktu. Dini sunanlar, bu gençlere daha çok şekiller ve ibadetler boyutuyla yaklaştı ama bu şekillerin onların yaşamlarına katacağı bir artı olmadığından dine karşı da bir lakaytlık kendiliğinden gelişmeye başladı. Dinin sadece bireye standart ve ibadetlerden oluşan bir fıkıh algısının din diye dayatılması onların dincilere ve dolayısıyla Dine karşı da güvenlerini zedeledi. Çünkü Dini yaklaşımda bulunanların yaşamlarındaki dengesizlik ve ve yaşama dokunmayan, zulmün gölgesinde kalan din algısı yerini yavaş yavaş kendisinden nefret edilecek tohumları geride bırakarak bu gençlerin yaşamlarından uzaklaştı. Sonrasında ne oldu dersiniz, bu gençlik fıtratlarını yok sayamadıklarından sadece tanrı inancıyla dinin yaşanabileceğini diğer anlatılanların tamamının onların yaşamlarındaki gelecek süreci kısıtlamaya yönelik bir tavır olduğu kanısını onlarda oluşturdu. Bu kanaate giden yol dışardan onlara dayatılan dinin içeriğinin yaşama dokunmaması ve onların hayatına bir değişim ve farkındalık kazandırmamasıydı. Oysa onların görmek istedikleri din hayatın kendisiyle paralellik oluşturması ve hayatı daha kolay yaşanabilir ortama taşımasıydı. Bu aradıklarına kavuşamayınca ne dini anlatanlara ne anlattığına bakmaksızın bunların anlattıklarını dinleyerek geçirilecek zamanı fuzuli olarak gördüler ve buna bağlı ciddi, refleksi bir tavır geliştirdiler ve din anlatılan ortamları terk etmeye başladılar. İşte bu uzaklaşma Z kuşağı ile aralarına duvar örenlerde bu kuşağın dinden uzaklaştığını hatta tamamıyla Deizme bir kayış olduğunu sesli dillendirmelerine neden oldu. Peki soruyorum bu sürecin bu şekilde dillendirilmesi ve her yandan dini anlatan vaizlerin verilmesi sorunu çözer mi dersiniz? Yoksa daha bir dine karşı antipatik eylemlerin çoğalmasına mı neden olur...?

İnsanların yaşamına dokunmayan onların sorunlarını sorun olarak görmeyen ve ne olursa olsun dünya yansa da ben buyum bunu zoraki kabul etmen gerekir diyen anlayışların adı ne olursa olsun isterse içerisine doğal din aroması katılsın yok olmaya mahkumdur.
Hayatın odağına dokunmak için insanı insan olarak görüp onun fert olarak bir değer ifade ettiğini kabullenip ona o şekilde yaklaşmanın kaçınılmaz bir sorumluluk olduğu bilinmelidir. Ancak bu sorumluluğu yok sayarak insanları toplum içinde aidiyet kimlikleriyle tanımlamaya kalkarsanız, onların sizi tanımlanamayacak duruma getireceklerinden kuşkunuz olmasın...Z nesli kendisi olarak var olmak ve kendisi olarak kabul görmek istiyor, onu bu şekilde kabul ederseniz ondan sonra ona sunacağınız aidiyet kimlikleri onda karşılık buluyor. Bundan dolayıdır ki, bu kısa yorumlamalarımla aslında biraz da şu mesajı aktarmaya çalışıyorum, gelecek bu nesli, fert olarak kabul edip onların sürecine katkı sunduğunuz zaman sizin mesajınız onlarda bir karşılık bulacak, yoksa onların ortaya koyacağı tavır hem bir toplumun yaşam tarzını hem de nice siyasal ve sosyal sistemlerin muhatap bulamayarak yok olmasına neden olacaktır...Alfabenin son harfine dikkat edelim ya cümle tamamlanır ya da hiçbir cümle kuramazsınız mesajınızı siz çalar siz söylersiniz bağrınıza hançer saplanır...
Erol KEKEÇ/07.02.2021




3 Ocak 2021 Pazar

Tüketiyorum öyleyse varım

Tüketici tutumları üzerinde manipülasyonlar gerçekleştirmenin en önemli aracı da, yeni gösterge sistemleri ve imajlar yaratma işlevini yerine getiren reklamcılık faaliyetleri olmuştur. Reklamcılık etkinlikleri böylece, bir kitle iletişimi biçimi olarak içinde ideoloji barındırır bir hal almıştır. Söz konusu manipülasyonunu gerçekleştirme açısından reklamcılık etkinliklerinin temelinde yatan duygu, kişinin kendini gerçekleştirmesi noktasında tüketimin gerekliliğine dair yarattığı duygudur.

Descartes’in ‘Düşünüyorum öyleyse varım’ önermesinin tüketime çevrimi olan ‘Tüketiyorum öyleyse varım’ sözü bu anlamda, tüketim etkinliklerinin reklamcılığa bağlı temelini ifade eden bir cümledir. İfade, tüketim toplumunun bir ferdi olan bireyin varoluş kaynağı olarak gördüğü eylemi gösteren bir çıkarsamadır. Nesnelere sahibiyet temeline dayalı bir yaklaşımı ifade eden bu önerme, ‘insanlar tarafından saygı duyulan, kabul edilen bir birey olmak istiyorsan tüket’ der.

Tüketici davranışları konusunda yazan Barbara Kruger tarafından çeşitli vesilelerle derinlemesine işlenmiş olan ve ‘I shop therefore I am’ sloganı ile ünlenmiş anti-tüketimci yaklaşım, tüketimin çağdaş toplumdaki doğaüstü yerini ifade eder. Özellikle imaj ve markaların oluşumu ile belirginleşen ikonografik inanışlar, çağdaş kültürlerde vazgeçilmez konumlar kazanmıştır. Medyayı saran popüler kültür ürünleri, medyanın kendine özgü fantastik formlarına aktarılıp, estetize edildiği sürece anlam kazanmaktadır. Baudrillard’ın simülasyon kavramıyla paralel bir şekilde, reklamlarda da içerikten çok görüntünün biricikliği esas olandır. Modern yaşamda insan hayatını kuşatan reklam imgeleri, devamlı olarak mutlu, başarılı insanlarla dolu, sorunlardan uzak hayali bir dünya yaratır. İzleyiciler de aktif olarak bu dünyanın içinde konumlandırılır. Tüketiciler ancak ürünleri kullandıkları müddetçe bu dünyanın kapısını arayabileceklerdir.

Markaların reklamlar ve diğer promosyonel yöntemleriyle özendirdiği alışveriş çılgınlığı, Amerika’dan çıkıp bütün dünyaya yayılmıştır. Tüketim ekonomisi ve dolayısıyla tüketim kültürünün anavatını olan ABD`de, sürekli mağaza mağaza dolaşarak alışveriş peşinde koşmak, bir hastalık olarak nitelendiriliyor.

Ünlü psikolog Erich Fromm`un `Sahip Olmak ya da Olmak` adlı kitabında belirttiği gibi, insanlar birbirlerinin ne bildiğine ve ne olduğuna değil, nelere sahip olduğuna bakıyor. Alışveriş çılgınlığının bir hastalığa dönüştüğü ve insanları durmadan bir şeyler satın almaya zorlayan ortamın özellikleri ve alınması gereken önlemler, bütün dünyada araştırılıyor. Bu hastalığa karşı ilaçlar ve tedavi yöntemleri geliştiriliyor. Alışveriş hastalığının büyük ölçüde ortaya çıktığı yer ABD olduğu için, öncü çalışmalar da orada yapılıyor. Stanford Üniversitesi`nde yapılan bir araştırmada, alışveriş hastalarıyla birlikte tüketim ortamının özelliklerinin altı ana başlık altında toplandığı görülmüştür. Buna göre, alışveriş hastaları kafalarında sürekli bir şeyler satın alma düşüncesiyle dolaşırlar. Hastalar gece gündüz bir şeyler satın alma isteğiyle dolaştıkları için, genellikle ihtiyaçları olmayan şeyleri alırlar.

Tüketimi artırmak için, üreticiler gerçek ihtiyaçlardan daha çok yapay ihtiyaçlar üreterek, tüketicileri sürekli bir şeyler almaya zorlarlar. Gereksiz alışveriş, tüketicileri kredi kartlarıyla borçlanmaya teşvik eder. Alışveriş hastalığı aile huzurunu bozarak, sosyal patlamalara yol açar. Alışveriş tutkunları her gün çarşı pazar dolaşmazlarsa, gerçekten huzursuz ve tedirgin olurlar. Alışverişin bir hastalığa dönüştüğü, gösteriş yarışının her alanı kuşattığı toplumlarda, hayatın kalitesini artırmayan ve kültürel zenginliğe hiçbir katkısı olmayan yapay ihtiyaçlar büyük önem kazanır. Buradan görüldüğü üzere, tüketim çağının dinamikleri, tüketimi salt ihtiyaçların giderilmesiyle sınırlayan, tüketimi ekonomik etkinliklerin bir sonucu olarak tasarlayan klasik iktisat anlayışını büyük ölçüde tartışmaya açık bırakıyor. Kişilerin nesnelerle ilişkisi, ihtiyaçların karşılanmasıyla sınırlanamayacak kadar karmaşıktır. Tüketilen nesnelerinin pek çoğunun somut bir fayda sağlamaktan uzak olduğu veya nesnelerin duygusal faydalarının ve sembolik değerlerinin kullanım değerlerinin önüne geçtiği bir vakadır.

Alman felsefeci Haug ise bu konuda en geniş anlamıyla, metanın duygusal algılanışı ve kullanım değerinin nesnenin kendisinden ayrıldığını ve duygusal algılanış yani görüntünün metanın kendisinden bile-giderek daha fazla-önemli hale geldiğini ifade ediyor (Haug, 1997, 24). Bir diğer sosyal kuramcı Harvey de, imajların ve gösterge sistemlerinin üretimi noktasında, Marks’ın meta üretimi teorisinin bu değişimi kapsayacak biçimde genişletilmesinin önünde ciddi bir güçlük olmadığını belirtir (Harvey, 1999, 320) Kısacası, modern toplumlarda birer gönderge sistemi haline gelen reklam ve medya imajları bugün, kültürel pratiklerde çok daha bütünleştirici bir rol oynamaya başlamış ve reklamcılık giderek artan ölçüde, satılacak ürünle ilgisi olan ya da olmayan imajlar aracılığıyla arzuların ve zevklerin manipüle edilmesine yönelmiştir. Reklamların bunu yaparken etkisini yasladığı ve kendisini sakladığı örtük yapı ideoloji, yani reklamların ideolojik yapısıdır.

İdeoloji, bahsedilen süreç içinde görünmez bir örtü vazifesi görür. Farkında olmaksızın reklamlarda ideoloji tekrar tekrar yaratılır. Anlam, tüketici aracılığıyla yaratılır ve daha sonra tüketici kendini yaratır. Reklamların ideolojisinde, bizimle ilgili ‘zaten’ doğru olarak gördüğümüz için sorgulamadığımız varsayımlar yapılır. Reklamlar, bireyler olarak bizim kendimizle ilgili bir ‘olgular zatenliği’ yaratır: Zaten tüketiciyiz; zaten belli değerlerimiz vardır; zaten bu değerler temelinde şeyler satın alırız; zaten tüketiriz (Williamson, 2000, 43). İdeolojiyi süreklileştirmek ve kalıcılaştırmak amacıyla reklamın temel argümanı olan özgür seçim sağlar söylemi, sürekli olarak tüketicinin önüne konur. Bu temel fayda etrafında şekillenen reklamlar, toplumsal ilişkileri amaçlayarak, yaşanmayan özlemleri, ulaşılabilecek zevkleri seyirci alıcısına sunar. Bir yandan da, onlarda bir memnuniyetsizlik yaratmayı, onların bazı eksiklikleri yaşamasını sağlamayı amaçlar. Sürekli tüketimi getirecek anahtar ise bunları yaşatabilmektir.

Reklamların sahip olduğu örtülü ideolojileri, gerçekte var olan şiddet, korku, bencillik, cinsellik vb. duyguların, doğal, estetik ve olduklarından daha az zararlı olarak algılanması sonucunu doğurur. Estetik kaygılarla yumuşatılmış ve güncelleştirilmiş reklam görüntüleri içinde, bu görüntüler hemen ayrımsanamaz. Yumuşatılmış, güzelleştirilmiş reklam görüntüleri içinde hemen ayrılması zor olan olumsuz duygular, ilk amaçları olan yıkıcılıktan sapmış; toplumsal yaşama ve düzene katılmıştır. Ancak bu durum, bahsedilen olumsuz duyguların ortadan kalktığı anlamına gelmez. Kitle iletişimi araçlarınca seyirlik hale getirilmiş şiddet, bizim dünya imgelemimizin oluşmasına katkıda bulunur. Biz bu şiddet görüntülerini pek çok açıdan doğal ve doğru bulmasak bile, canlandırma biçimleriyle, estetik ve yansız olarak değerlendirebiliriz. Reklamlar bu duyguları, kesintisiz ve hiçbir yaşanmış gerçekliğe dayanmayan bir imgeler bütünü olarak sunduğu için, ortaya çıkan karışıklık içinde, reklamların yarattığı imgeler ve bu duygular birbirine girer. Bunun sonucunda, bu ikisi arasında bir dönüşüm yaşanır.

Reklamın karşısındaki izleyici için tüm olumsuz duygular soyut birer kategoridir. Şiddet, korku, bencillik gibi olumsuz duyguların kaynağı veya öznesi uzakta, bilinmeyen bir uzamda ve zamandadır. Reklamlarda devamlı gelecek zamanla konuşulur. Diğer taraftan, geleceğe ulaşma anı sürekli olarak ertelenir durur. Reklamların etkili olmasının ardında yatan gerçek de budur. Reklamın yarattığı etki gerçeğe yaslanmasına rağmen, reklamlarda söylenenlerin doğruluğu, söz verilen şeylerin gerçekleşebilirliğinden değil; uyandırdığı düşlerin alıcının düşleriyle çakışmasından kaynaklanır (Berger, 1999, 146). Reklamlar bu çerçevede temelde gerçeğe değil, düşlere dayanır. Edilgen kılınmış izleyici/seyirci, bu düşlerin gerçekleşme ihtimalinden emin olmasa bile, uyandırdığı düşler nedeniyle reklamları inandırıcı bulmaktadır. Erich Fromm bu konuyla ilgili şöyle der: “Sınırsız üretim, mutlak özgürlük ve kısıtlanmış mutluluk üçlemesi, yeni ‘gelişme dini’nin temelini oluşturur ve bu dinin dünyasal planda yaşanması, eski dinlerdeki ‘Tanrı’nın Şehri’ne ulaşma arzusunun yerini alır.” (Erich Fromm,1991, 18).

Reklamlarda çekici kılınan nesnelerinin etkisi, bunların gerçeğe yaslanmasından dolayıdır. Anlam üretimini gerçekleştirirken daima gelecekteki alıcıya seslenen reklamlar, bireylerin ‘zevk açlığını’ işler. Çekici hale gelmiş imgelerini seyircisine sunan reklamlar, toplumdaki bireyin toplum içindeki konumunu belirler. Seyirci/alıcı, ürünü edindiği zaman erişeceği duruma bakarak, kendisinin kıskanılacak duruma gelmesini bekler. O ürünle, başkalarının kıskanacağı bir nesne durumuna dönüştüğünü düşünmesi beklenir (Berger, 1999, 13). Bu noktada, gerçek ve yanlış gereksinimler konusu çok önemlidir. ‘Yanlış’ olan istekler, baskı grupları tarafından yukarıdan dayatılmışken, saldırgan ve türesizdirler. Karşılanmaları durumunda bireyler yoğun bir hazzı hissederler. Diğer taraftan, bu mutluluk başkalarının durumunu anlamaya engel teşkil ediyorsa, sonuç mutsuzluk içinde aşırı hoşnutluk duygusuna varmak olacaktır. Reklamlarla uyum içinde dinlenme, eğlenme, davranma ve tüketme, başkalarının sevdiklerini sevme ve nefret ettiklerinden nefret etme gibi yürürlükteki gereksinimlerden çoğu, bu yanlış gereksinimler sınıfına düşerler (Marcuse, 1997, 18).










6 Ekim 2020 Salı

Senin ayağına paspas yaptığını kimse vitrinine örtü yapmaz

 

Ben çocukken mahallemizde bir çocuk vardı.
Adı Sinan.
Ailesi hiç ilgilenmez, değer vermezdi.
Çocuğun doğru düzgün ne saçını kestirirlerdi ne çocuğa banyo yaptırırlardı ne temiz kıyafet giydirirlerdi.
Annesi hep rezil ederdi bizim yanımızda. Çocuğa sürekli lakaplar takardı.
Sümüklü Sinan, titrek Sinan, uluk Sinan…
Sinan’a sinirlenince yanımızda söverdi, çocuğu döverdi.
Çok üzülürdüm Sinan’ın bu hâline. Sinan çok haylaz bir çocuktu.
Bütün mahalle tanırdı onu. Kime zarar verse annesi veya babası gelir Sinan’a bağırır, çağırırdı.
Hatta vurduklarına bile şahit olurdum.
Çünkü Sinan’a ailesi bile değer vermiyordu. O yüzden herkes çok acımasız davranabiliyordu.
Çünkü Sinan’ın etiketi şuydu: “AİLESİ İÇİN DEĞERSİZ!”
Bir de Can vardı. Annesi Can ile ilgili her şeye çok dikkat ederdi. Can her zaman temiz bir çocuktu.
Tırnakları hiç uzun ve kirli olmazdı.
Kıyafetleri hep temizdi. Annesi hep onu yanımızda “Yakışıklı oğlum, tatlı oğlum.” diye severdi.
Can yaramazlık bile yapsa annesi Can’ı yanımızdan uzaklaştırır, çocuğuyla öyle konuşurdu. Asla kimsenin yanında küçük duruma düşürmezdi.
Can genel olarak nazik bir çocuktu ama yaramazlık bile yapsa herkes Can’ı kibar bir şekilde uyarırdı. Can ile ilgili durumlar ailesi ile konuşulurdu.
Can arkadaşları arasında popüler bir çocuktu.
Çünkü Can’ın etiketi şuydu: “AİLESİ İÇİN DEĞERLİ!”
Senin toz bezi yaptığını kimse vitrinine örtü yapmaz.
Önce sen değer vereceksin ki başkaları da değer versin. Sen çocuğuna nasıl davranıyorsan herkes öyle davranır.
Nasıl etiketliyorsan insanlar o etiket üzerinden muamele eder.
Elindeki taş istediğin kadar elmas olsun eğer onu kömüre buladıysan üzerindeki karalıktan dolayı kimse onun ne kadar değerli bir taş olduğunu göremez.
Hem sizin aşağılayarak etiketlediğiniz çocuklarınız var ya inanılmaz mutsuz oluyorlar, biliyor musunuz?
Kendi kimliklerine değer veremiyorlar. Kendilerini oldukları gibi kabul edemiyorlar ya da kendilerindeki cevherleri göremiyorlar.







Bilinçaltı Nelerle Dolu

 Biri bana bir gün şöyle bir mesaj attı:

“Hocam biz ailemiz tarafından hiç değer görmedik. Ne yaptığımızı beğendiler ne de aldığımızı.
Zevk alırlardı bizi başkalarının yanında rezil etmekten.
Bir gün bayram harçlıklarım ile anneme küçük bir buket çiçek aldım. Hevesle yanına gittim.
Arkadaşları ile masada oturuyordu. Hatta birkaç arkadaş birlikte aldık.
Hepimiz annemize verdik. Herkes çocuğuna teşekkür etti.
Benim annem ise ‘Salak, bütün paranı buna mı verdin?’ dedi.
O kadar üzülüp mahcup olmuştum ki! ‘Küçük paralarımı verdim, büyük paralar bende.’ dedim.
Sonra annem de üzülüp düzeltmeye çalıştı ama hiçbir anlamı kalmadı.
Ben o günden sonra anneme bir daha hiç hediye almadım ve arkadaşımın annesi keşke benim annem olsaydı diye düşündüm.
Düşünüyorum da bizim bağlarımız böyle ayrıntılarda kopmuş.
Şimdi yavrum bana bir kurumuş dal bile getirse çiçek bahçesi hediye etmiş gibi tepki veriyorum.
Çünkü biliyorum ki çocuk kalbi bir kere kırılınca bir daha biri için bir şeyler yapmaktan hep vazgeçiyor.”
Çocuk kalbinde paranın bir değeri yoktur.
Yani bizim gibi amaç olarak değil, araç olarak kullanır. Özellikle kendini ve başkalarını mutlu etmek için…
Bir çocuk büyük hayallerle bir işe başlar, sizin için bir hediye alır veya resim yapar. Aslında değeri çok küçüktür ama anlamı çok büyüktür.
Siz onların sizler için yaptığı bu masum eylemlere hakaretle, aşağılama duyguları ile tepki verirseniz çocuk vazgeçer.
Sizin için hiçbir şey yapmak istemez.
Zamanla duygularını, hayallerini ve yaratıcılığını köreltirsiniz.
İki gün sonra kuruyacak bir çiçeğe para vermek sizin için gereksizdir ama sizin orada verdiğiniz tepki çocuk ile aranızdaki bağı kuvvetlendirmek için aslında çok önemlidir.
Çocuklarınızın gururunu okşayın. Sevgiyle yaklaşın.
Unutmayın bugün küçük gördüğünüz her şey yarın karşınıza dev sorunlar olarak geri döner.
Değersizlik hissine kapılan çocuğun size geri dönüşü öfke, içine kapanmak ve sizden uzaklaşmak olur.
Değer verin!
Ondan gelen taşa, toprağa, ota çöpe, kağıda, her şeye değer verin!
Yavrunuzun anlam yükleyerek size getirdiği çöpü bile çiçek niyetine alın!
Alın ki, sizin için bir şeyler yapmaktan vazgeçmesin…

28 Ocak 2020 Salı

NASIL BİR YOL?



Yol, önceden belirlenmiş hedefe gitmek için bilinçli tercih edilen ve oluşan kanaatlerin belirlediği istikamette bir tavır almanın adıdır. Rastgele oluşan ve nereye götüreceği belli olmayan giderken diziliriz mutlaka, hele bir hareket edelim diyerek başlanılan eylemler bir yolun tarifi içinde hep ele alınır. Oysa bunlar tamamıyla şartlandırılmış organizmaların belirli uyaranlar karşısındaki otomatik refleksleridir. Bu doğrultuda hareket ederek belirli bir mesafe alınmayan ve sürekli aynı noktaya gelinen eylemlerin başı ve sonu arasında bir ilişki kurulamadığı için, bunlar bizim değerlendirme kapsam alanımızın dışında kalmaktadır.
Nasıl bir yol sorumuz, başlı başına irdelenmesi ve yol kavramının anlam ve önemini ortaya çıkararak üzerinde durulması gereken bir konudur. Yol, bir yöntem metot, usuldür. Belirli bir yönteme sahip olmayan ve kendini tanımlamak için usul ve kaide gözetmeyen davranış ve düşünüşlerin tamamı bir rastlantıya göre hareket ettiğini bilmek zorundadır. Hayatın hangi noktasında, devamlılığı olan bir eylemin rastgele ve kendiliğinden oluğunu görebilirsiniz. Bir çiftçi, tohumunu ekmeden önce bu yıl bu tarlaya hangi ürününün tohumunu ekersem daha verimli, toprak dinlenmiş ve istediğim verimi alabilirim diye bir düşünsel alt yapıyı oluşturduktan sonra ekeceği tohumu ekmeye karar verir ve sonrasında da o tohumun verimli olması için, onun koşullarına göre toprağı imar ederek bir eyleme geçer. İşte bunlar yola çıkmadan önce yolun özelliklerini ve yolda taşınacak değerin ne olduğunu anlayarak yola çıkmaktır. Bu tarz yola çıkmaların arkasında olağandışı bir durum olmadığı sürece başarı ve sonuç kendiliğinden gelir. Çünkü sonuç insan odaklı değildir. Ancak seçim ve nedenleri yerine getirmek tamamıyla insan odaklıdır. Burada dikkat edilmesi gereken kaderimizi kendimiz mi belirliyoruz yoksa bizim dışımızda bize dayatılan bir hayatı mı yaşamak zorunda kalıyoruz bu sorumuzun da rahatlıkla anlaşıldığını görüyoruz. Kader bir ölçü ve realite yasasına uygun davranmaktır. Realite yasası bir istek değil, tamamıyla işin gerçekleşmesi için o işin kurallarının yerine getirilmesi ve kıvama ulaştıktan sonra kendiliğinden bir yavrulama durumunun gerçekleşmesidir. Bunlara dikkat edilerek bir başlangıç yapıldığında ne olur dersiniz, ne olmaz ki diye cevap vereceğim. Evet ne olmaz ki, bir arının bal yapmasını istemek ve arıyı kovana koyarak onun ağzını kapamak onu ölüme terk etmektir. Arının bal yapmasını ve onun da kaliteli olmasını istiyorsak, çiçek çeşitliliğinin bol olduğu ve onlara ulaşmanın koşullarının kolay olduğu, oraya gidip gelebilmek için kendisini ayakta tutacak yiyecek ve enerjisinin olması bir zorunluluktur. Arı kendi yiyeceği yokken sizin yiyeceğiniz balı asla üretemeyecektir. Biz kovanı yaptık arıyı da içine koyduk ne yapalım artık bizim işimiz bitti demek nasıl ki kendimizi avutmak ve realite yasasının dışına çıkmaksa insani yaşamda da durum bununla aynıdır. Yol bir yasaya göre yüründüğü zaman, her ne kadar ayaklarımız aşınsa, yollara terlerimiz aksa da bir aşkınlık felsefesiyle yolun rotasını yakaladığımızda, devamlılık kendiliğinden hayatımıza mührünü basacaktır.
Yol deyip geçmeyeceğiz, hayatımızın tüm kazanımları yürüdüğümüz yolun sağlıklı olup olmamasına göre elde ettiğimiz ve biriktirdiğimiz birikimlerimizden ibarettir. O halde elimizde olanlar yolda topladıklarımız ise, hangi yolda nasıl ve neleri toplamamız gerekir bunları anlamamak ve bunlarla ilgili detaylı bir analizi yapmamak mümkün müdür?
Geçmişle gelecek arasında yapılacak yolculuklarda yol kadar yolcunun kendisi de önemlidir. Yolcu sağlıklı bir donanıma sahip olmak zorundadır. Yolcu, geçmişin mesajını geleceğin neferine taşıyorsa kendisini sürekli zinde tutmalı ve nerelerden nasıl geçtiğini hangi kaynaklardan beslendiğini bilmeli ve emaneti geliştirmeli ama asla farelerin çuvalı delerek kaçak hırsızlıkların yapılmasına müsaade etmemelidir. Farelerin delmesiyle her türlü haşaratın karıştığı bir torbadaki gıda, gelecekteki neferlerin yürek ve beyin sindirim sistemini bozarak ciddi bir hazımsızlığa yol açabilir. Bunu önlemenin yolu yola dikkat edildiği gibi taşınan mesajın da korunmasını gerekli kılmaktadır. İşte bunun içindir ki mesajlar daima fulü kalmaktadır. Mesajların netleşmediği bir yaşamda yolları tanımlamakta da zorluk çekilmektedir. Mesaj taşımayan ve nereden nereye niçin uzandığı net olmayan yollardaki yolcular hep enerjilerini boşa tüketirler ancak bununda farkına bir türlü varamazlar. Bu yorumlamaları yapmamızdaki temel amaç hem kendimizi doğru tanımlamamız hem de gideceğimiz yol hakkında sağlıklı bir birikime sahip olarak harekete geçmektir.
Yol-yolcu ve yolcunun taşıdığı mesaj kadar, yolcunun yolculuğu sırasında beyin ve yürek gelişiminde kullandığı enerji kaynakları da çok önemlidir. Bu denklem iyi kurulduğunda kazasız belasız ve normal seyrinde yorulmadan alınmış mesafeler, bu yolla kazanılan birer hakikat olarak bizleri kuşatacaktır. Bu hakikatler biz istesek te istemesek te sonrakiler tarafından bir değer olarak kendi dönemlerinden alınıp sonrakilere en güzel bırakılacak bir değer olarak algılanacaktır. İşte, tanımı yapılacak ve insanları çağıracağımız yol böyle kalıcı izler bırakacak yollar olmalı ki, hayatta vazgeçilmez olduğu anlaşılsın.
Yolun sahibi asla olamaz, yolların tümü geçmek ve yürümek isteyenlere binekliğini en güzel şekilde yerine getirmek zorundadır. Âmâ bizler, bir binek olarak yolu kendimize tahsis edersek, o yolun kendisi kutsallaşır ve sonrakiler için, sadece o yoldan geçilmeli yanlış bakış açısı ve anlayışı gelişir. Böyle olduğu zaman da o yola herhangi bir yenilik ve katkı sağlamak yolu tahrip etmek olarak algılanacak, bizi taşıyan ve hedefe götüren binek asıl gayesine hizmet etmekten çıkacak tüm insanlığı kendisine kul ve köle yapacaktır. Zaman zaman hayatımızda farkında olmadan böylesi karanlığa açılan kapılar icat etmekte sınır tanımayız. Bu sınır tanımazlığı ortadan kaldırmanın en net yolu, zihinsel düşünüş eksenimizi hak referansı dışında herhangi bir verici istasyonundan istifade etmemek üzere izolasyonu doğru yapmaktan geçer. Bunun adı yani hak ve hakikat vericilerinin sınır tanımaz bir etkileme gücünün kapsam alanına göre kendimizi yeniden konumlandırmaktır.
Hakikat vericilerinin kapsam alanına girmiş olan bir yol da parazit yayınlar, vızıltılar, uğultular, karıncalanmalar pek göze çarpmaz, her şey çok şeffaf ve kristaldir. Bu yolda herkes birbirinin aynası ve nereye baksa kendisini gördüğünü bilerek korkusuzca, ivedilikten uzak, nefes nefese kalmadan gidilecek yerin neresi olduğu ve nereden yola çıkıldığı bilinerek hem yola hem yolculara güven üzere yol alınır.İşte,böyle bir yolda yolculuk yapanlar şunu iyi idrak ederler, kıvılcımı olan bir öz ve bu öze anlam katacak çevre, bu çevrenin genişleyerek yayılması ve kadim bir kültüre dönüşmesi için, bu kıvılcımları kor halinde taşıyacak ve sürekliliğini sağlayacak birbiriyle bağlantılı ve dinamik zincir halkalarına ihtiyaç vardır. Bu zincir halkaları yeni halkalar ve mukavemeti güçlü, enerjisi yenilenen dinamik bir yapıda olmalıdır. Bu sürece girildiği zaman yolun kendisi sorgulama konusu olmaktan çıkar, yolda yapılacak işler ve gidilecek menzile kalan mesafeler için ne kadar enerji gerekliliği ve o enerji ile nerelere kadar gidileceği gündem haline gelir.
Belki de nasıl bir yol deme cüretini gösterecek ve bir kritik yapacak boşluk kalmayacaktır. Bu boşlukların oluşmaması için yolcular kendilerini iyi bir çekaptan geçirmeleri gerekir ki, yolu konuşup ve o yola çıkma basireti oluşsun.
Neden böyle bir soru üzerinde bu kadar durduğumu merak edenler olmuştur mutlaka, onun açıklamasını da kısaca yapayım. Yapacak bir şeyi olmayan, beyin dağarcığı dumura uğrayan, zihni bukağılanmış ama farkında olmayan kuşaklar, nereye gidiyoruz, biz böyle miydik, sonraki kuşaklar aldı başını gidiyor, sorumluluk yok, kendileri çalıp kendileri söylüyor, ciddi bir erozyon var hayatta, aile kalmadı sevgi saygı bitti, gelecek endişelerimiz artı bizden sonrakilere bu mirası bırakırsak yok ederler gibi bir paranoyak ve tedirgin hayatın her gün çoğalarak yayılmasından kaynaklanmaktadır. Bu korkuların nereden ve nasıl kaynaklandığını bilmeden nasıl bir çözüm üretileceği de bilinmeyecektir. İnsan kendini sahip gördüğünde, yanlışlarını ve olumsuzluklarını asla dikkate almaz ve evrenin en doğru ve referans alınması gereken değeri olarak kendisinden başkasını asla kabullenmez. Durum bu olunca, her farklılığı olması gereken veya olabilecek bir gerçeklik olduğunu da kabullenmez dolayısıyla korkularını sürekli anlatarak ve yayarak korkularının son bulacağını sanır. Oysa bu durum tamamıyla patolojik ve kendi içinde ciddi travmaları barındıran geleceğe umut olması imkânsız bir korku virüsünün canlı taşıyıcısı olmanın ötesine gitmemektir.
Yol, yolcu, yoldaki trafik levhaları ve ışıkları yerli yerinde önceden belli bir plan ve program dahilinde yerleşirse, gittiğimiz yolun karanlıklardan geçerken bir rüzgar gibi hiç etkilenmeden devam ettiğine şahit olacağız. Âmâ yolda diziliriz her şey bir anda olacak değil dediğimiz de kendi içimize kapanır ölüm ve yok olma korkusuyla gelecek hesapta karşılaşacağımız faturanın kabarık olacağı endişesi bizlerin huzurunu bozmaya devam edecektir. Huzurumuzun bozulmadan devam etmesini istiyoruz, buna kimsenin hayır diyeceğini sanmıyorum, o zaman gelin yolların ayrılış noktasına yolun sahibi biz olmadığımızı insan fıtratının tüm ayrıntılarına dikkat edilerek bu yola çıkılmıştır yazılı levhayı koyalım ki, hakkın şahidi ve geleceğin saygı duyacağı kadim geleneği taşıyan birer emekçi olarak bizler de bir anlam kazanalım, ne dersiniz?
Erol KEKEÇ/27.01.2020
yol ile ilgili görsel sonucu"

24 Ocak 2020 Cuma

NEREDE YANLIŞ YAPMADIK?



Hayatımızı doğru anlamanın yolu doğru tespitler yapmaktan geçer. Doğru tespitler yapabilmek için öncelikle kendimizle ilgili bizim tarafımızdan bilindiğini sandığımız ama tamamıyla bilinmeyenler üzerine kurulu yaşam denklemimizi bilinenlerden yola çıkarak çözümlemek zorundayız.
Biz hayatımızla ve yaptıklarımızla ilgili bir kritik yapmak istediğimiz zaman öncelikle acaba nerede yanlış yaptık diyerek başlarız işe, oysa soruyu tersinden sorsak daha farklı bir bakış açısına sahip olacağımız muhakkaktır. Nerede yanlış yaptık diyerek başlamak yaptıklarımızdan tatmin olma halidir, âmâ biz nerede yanlış yapmadık demek ise, kendimizle alakalı çok ciddi ve revize edilmesi gereken bir adım atıyoruz demektir. Biz nerede yanlış yapmadık diye düşünmek yeni bir bakış, algı ve yeni bir dünya için kendimizi hazırlıklı kuruluma getirmektir. Hazırlıklı kuruluma gelen insanlar korkusuzca hayatlarında doğru olduğuna ve olmadığına inandığı tüm değer sistemlerinin kritiğini yapmaktan asla tereddüt etmez. Çünkü onların korumaları gereken o ana kadar sahip olduklarını kollamak ve onları her şartta korumaya almak değildir. Onlar sadece ve sadece insanın mutluluğu huzuru ve yaşamda karşılığı olacak, herkes için faydalı olan birikimleri yakalamak ve tüm insanlık için ufka bir yolculuk yaptırmak için çaba ve gayret sarf ederler.
Hakikati, hakikatin sahibinden geldiği gibi anlamak ve yaşamak isteyenlerin hayatı, elde ettikleri ile tatmin olmadan, duraksız bir yolculukla geçer. İşte bu kafa ve yürek ikliminden gelen hava sirkülasyonu içinde olan beyinler öncelikle kendisi ile başlar işe…Kendisi ile başlamayanlar, daima biz nerede yanlış yaptık diye kendilerini avutmaya devam ederler. Çünkü bu kafa yapısına sahip olanlar yaptığı işlerin kendisinden kaynaklanan boyutlarında hep doğru sonuçların olduğuna inanır, âmâ yanlışlar varsa onun da sebepleri kendi dışındadır. Nerede yanlış yaptık diyen bir varlık kendi dışında yanlışların sebeplerini aramaya devam ettiği sürece ne kendi kritiğini yapabilecek ne de varılmak istenen hedefe varma imkânı olacaktır.
Hakikatin sahibi yaşam alanlarındaki hakikat cetvelini herkesin anlayacağı ve üzerinde düşüneceği şekilde apaçık ortaya koymasına rağmen, bizler yaşamlarımızı o cetvelden bağımsız düşleriz, ondan sonra sorunlarla karşılaştığımızda acaba nerede yanlış yaptık diye o cetvele müracaat eder ölçmek isteriz. Oysa o cetvelden bağımsız düşünülen ve yapılan her eylem sahibine iade edilmesi gereken yanlışlar ve tutarsızlıklarla dolu olduğunu bilmeyiz. Bu kısa açıklamalardan sonra meselemizin özüne dönecek olursak, gençlikle ilgili yapılan ve hala devam ettirilen çalışmaların böyle bir paradoks içinde olduğunu görerek ve bir an evvel gerekli ihtimamı göstererek tavıra dönüştürmek zorundayız.
Tavır alamadığımız ve sürekli onunla boğuştuğumuz bir yaşamdan yeni bir kıvılcım bekleme hakkımız yoktur ve asla da olmayacaktır. Kanaat ve tavırlarımızın birbirini desteklemediği yaşamın getirisi sürekli tekrarlanarak karanlıkları aktarma şeklinde devam eder. Öncelikle geçmişten günümüze yapılmakta olan gençlik çalışmalarının içeriği kapsamı ve hedefi neydi nereye gelindi ve gelmek istemediğimiz yaşamla ne kadar iç içe oldu, bunları araştırıp bunlar hakkında bir kanaat sahibi olduktan sonra tavrımızı herhangi bir endişe duymadan ortaya koymak zorundayız. Tavırlarımızı oluşturacak kanaatlerimizin oluşmasını sağlayan, araştırma ve gözlemler doğru olmalıdır. Doğru ve tutarlı araştırma sonuçları ortada yoksa kendi beklentilerimizi bir bilimsel gerçek gibi kabullenip onlardan yola çıkıldığı zaman dönüşü olmayan ve karmaşıklaştıkça daha bir içinden çıkılmaz hal alan bir yaşamın bizleri karşılayacağını unutmayalım.
Gençlik, herksin tutmak için çırpındığı sudaki bir balık olarak görülmemelidir. Böyle görülüyor ki, her konuşan, gençliğin ıslak elden kayıp sularda kaybolduğunu anlatıp duruyor ve onları nasıl elde tutarız diye formüller oluşturmaya çalışıyor. Bu algı ve düşünce travması hiçbir sorununu çözemeyeceği gibi sorunların ne olduğunu anlayıp onun kaynağına inecek beyin enerjisinden de yoksundur.
Başta sorduğum soruyu yeniden ele aldığımızda nerede yanlış yapıyoruz mırıldanmalarının kapsam alanından çıkmamız gerekiyor. Gençlik gökyüzündeki yağmur yüklü bulutlar gibi olduğu bilinmeli ve o bulutların nereye ne zaman, yağmur yağdıracağının koşulları da bellidir. Bu koşulları kimsenin ne öne almaya ne de o bulutlardaki suyun yağmasını geciktirmeye gücü yeter, bulutların yağmur olarak yeryüzüne yağması ve tüm canlıların ondan faydalanmasının koşulu bir kader yani ölçü iledir. O ölçüyü değiştirmek veya onunla oynamak kendi yaptığımız bombalarla onları yağdırmak istemek sadece ekini ve nesli yok etmek olacağı bilinmelidir. Bize düşen görev, yağmurun yağmasını geciktirecek ve suların buharlaşıp gökyüzüne bulut olarak çıkmasını engelleyen doğa koşullarını tahrip etmekten vazgeçip yağmurun oluşması için onu doğasıyla baş başa bırakmaktır. Yağmur sonrasında yağmurun etrafa zarar vermemesi ve sel baskınlarına yol açmaması gereken ortamları düzenlemek ve gerekli önlemleri almaktır. Bunları yapmaktan aciz bizler kalkıp acaba yağmur yağarsa ya da ummadığımız hazırlıksız olduğumuz anda yağarsa, o zaman ne yapalım gelin bunları şimdiden kontrolümüze alalım diye çırpınmamız sadece kendimizi helak edecektir. Kendi ellerimizle kendimizi tehlikeye atmak bu olsa gerek diye düşünüyorum. Gençlik hakkında oluşturduğumuz tutarsız ve geçerliliği kalmamış raf ömrünü tamamlamış miadı dolmuş masallarımızı bir tarafa bırakıp yeniden kendimizle barışalım ve gençliğin ne olduğunu değil, kendi durduğumuz yerin hakikaten yağacak yağmurdan ne kadar faydalanabileceğini konuşalım.
Kendisiyle barışık bir toplumda her şey bir ölçüye göre oluşur ve kimse bu ölçünün kaderini değiştiremez. Batının batan gemisinde taşıdığı yaşam tortuları bugün küresel bir etkileme gücüne sahipse, bunun nedenlerinin ne olduğunu ve hangi özelliğinden dolayı albenisinin yüksek ve cazip olduğunu anlamadan sorunlarımızı da anlamakta zorlanacağız. Yani diyeceğim odur ki, öncelikle kendimize sormamız gereken soru hakikaten  biz nerede yanlış yapmadık olsun…Bu soruyla zihnimizi ve beynimizi yeniden çalıştırıp yürek çakralarımızı açtığımızda hakikatle yüzleşeceğimizden kimsenin kuşkusu olmasın…Benim naçizane bakışım yeniden doğmak ve küresel bir havanın içinde herkesin koklamak istediği bir koku olmak istiyorsak, kendimizle yüzleşmekten ve hakikat dışında kalan tüm yanlarımıza çok ciddi bir operasyon gerçekleştirmemiz kaçınılmazdır.O gün geldiğinde göreceğiz ki Güneş yeniden doğacak ve dünün bugün olmadığını göreceğiz ve her günün yeni bir hayat taşıdığını anlamış olacağız.O günlerde yaşıyor olmanın mutluluğuyla hep beraber kucaklaşmak için kollarımızı 180 derece açalım mı, ne dersiniz?
24.01.2020
Erol KEKEÇ

Nesiller arası kopuşun arka planı

Yeni nesil ile iletişim kuramıyoruz… Onlar bizi dinlemiyorlar, kendi bildiklerini okuyorlar, dolayısıyla toplumsal yaşam çatırdıyor. Çünkü ...