13 Nisan 2025 Pazar

Akademik Sistem Eleştirisi-2

 


Öğrenci Üzerindeki Akademik ve Psikolojik Baskı - İdealsizleştirilen Gençlik

Üniversiteler sadece bilim üretim merkezleri değil, aynı zamanda karakter inşa eden, bireyi hayata hazırlayan kurumlar olmalıdır. Ancak günümüzde öğrenciler, bu işlevin çok uzağında bir üniversite hayatıyla karşı karşıyadır. Akademik olarak yetersiz müfredatlar, niteliksiz eğitimciler, fırsat eşitsizliği, sınav odaklılık ve ideallerin yerini alan mezuniyet kaygısı; gençliği ruhen çoraklaştırmaktadır. Üniversite yılları artık entelektüel gelişim değil, 'diplomaya ulaşma' süreci olarak görülmektedir.

Üniversitelerde öğrenciler not ortalaması uğruna öğrenmeyi değil, ezberlemeyi öğreniyor. Düşünmeyi değil, sistemin beklentilerine göre davranmayı öğreniyor. Bu da onları soru soramayan, eleştiremeyen, alternatif üretemeyen bireyler haline getiriyor. Akademik baskılar, gelecek kaygısı, ekonomik sorunlar ve toplumsal beklentiler gençliği adeta kıskaca alıyor. Öğrenci kulüpleri politikleştiriliyor, özgür alanlar sınırlandırılıyor, farklı fikirlerin ifadesi cezalandırılıyor.

Ayrıca öğrenciler, birçok üniversitede akademik mobbingin, adaletsiz not uygulamalarının ve keyfi disiplin cezalarının mağduru olmaktadır. Danışmanlık sistemleri işlevsiz, kariyer planlaması yetersiz, rehberlik desteği zayıftır. Gençlik, hayal kurmak yerine işsizlik korkusuyla yaşamak zorunda bırakılmıştır. Ne istediğini bilmeyen, sadece "ne yaparsam ayakta kalırım" diye düşünen bir öğrenci profili oluşmuştur.

Peki ne olmalıydı? Üniversiteler, öğrenciye hayal kurdurmalıydı. Onlara bilgiye ulaşma yollarını öğretmeli, kişisel yeteneklerini keşfetmelerini sağlamalıydı. Üniversite yılları, yalnızca diploma değil; hayatı anlama, sorumluluk alma, topluma katkı sunma becerilerinin geliştiği bir dönem olmalıydı. Öğrencinin özgüveni desteklenmeli, düşünen ve cesaret eden bireyler yetiştirilmeliydi.

Bugün öğrenciler üniversiteden mezun olduklarında yalnızca bir diploma değil; büyük bir boşlukla, aidiyetsizlikle ve yorgunlukla çıkıyorlar. Bu durum sadece birey için değil, ülke için de bir kayıptır. Çünkü geleceğini kuracak olanlar, umutlu ve idealist gençlerdir. Onlar susturulursa, ülkenin de sesi kesilir.

Akademisyenlikten Bürokrasiye - Bilimin Yerine Yönetime Tapanlar

Akademisyenlik bir düşünce eylemidir; bilimin, sorgulamanın, cesaretin temsilidir. Ancak günümüz üniversitelerinde birçok akademisyen bu idealleri terk etmiş, yerini bürokrasiye, koltuk savaşına, iktidar yakınlığına bırakmıştır. Akademik unvanlar artık bilimsel üretimle değil, yönetim kadrolarına yakınlıkla alınmakta, liyakat yerine sadakat ödüllendirilmektedir.

Rektörlük seçimleri kaldırılmış, dekanlar merkezden atanır hale gelmiştir. Fakülte yönetimleri rektöre bağlı, rektörler ise siyasi iktidara bağımlı hale gelmiştir. Bu yapı içinde kalan akademisyenler; özgürlüğü değil, uyumu; bilimsel etik değil, otoriteye sadakati benimsemek zorunda kalmıştır. İdari görevi olan birçok akademisyen araştırmayı bırakmış, bürokratik bir memura dönüşmüştür.

Üniversiteler proje üretmez, bilimsel atılımlarda bulunmaz hale gelmiştir. Bunun yerine bütçeyi nasıl alırız, hangi ihaleye nasıl gireriz, hangi protokole kim imza atar, kim hangi komisyonda olur gibi konular gündemde yer almaktadır. Akademik yayınlar, dosya doldurmak için hazırlanmakta; içerik kalitesi değil, şekil şartları gözetilmektedir.

Bu tablo, üniversitelerde özgün düşüncenin yerini konformizme, araştırmanın yerini yönetim stratejilerine, bilimsel cesaretin yerini siyasi hesaplara bırakmasına neden olmuştur. Akademisyenlerin ünvanı vardır ama içi boşalmıştır. Çünkü bilgi değil, pozisyon kazanımı esastır. Böyle bir ortamda gerçek bilim adamı barınamaz, gelişemez.

Yeniden akademik onuru tesis etmek için; idari görevler akademik başarıyla ilişkilendirilmeli, üniversite yönetimleri özerk ve şeffaf yapılar haline getirilmeli, bilimsel üretim teşvik edilmelidir. Akademik yükselmeler sadece yayın sayısı değil, etki alanı ve toplumsal katkı kriterleriyle ölçülmelidir. Aksi takdirde üniversiteler sadece "unvanlı suskunlar"ın barındığı mekanlara dönüşür.

Devletin Akademiye Müdahalesi ve YÖK Gerçeği - Bilimin Üzerindeki Gölge

Türkiye'de yükseköğretimin çehresi 1980 darbesiyle birlikte köklü biçimde değişti. Bu değişimin baş mimarı olan Yükseköğretim Kurulu (YÖK), o günden bugüne üniversiteler üzerindeki devlet vesayetinin sembolü olmuştur. Akademik özerklik ilkesi, YÖK eliyle sistematik biçimde budanmış, üniversiteler merkezi otoritenin birer uzantısına dönüşmüştür.

Rektörlerin atanması, akademik kadro alımları, program açma-kapama kararları, öğrenci kontenjanları gibi pek çok alan merkezi otoritenin müdahalesine açık hale gelmiştir. Bu da üniversitelerin bağımsız düşünce ve özgür bilim üretme imkanını büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Bilimsel değil, politik kararlarla şekillenen bir akademik sistem oluşmuştur.

YÖK ayrıca üniversiteleri 'bir örnek' hale getirmiştir. Her üniversite aynı müfredatı, aynı sınav sistemini, aynı kriterleri uygulamak zorundadır. Oysa bilimde çeşitlilik esastır. Her üniversitenin kendi uzmanlık alanları, yerel dinamikleri, araştırma alanları olması gerekir. Ancak bu merkeziyetçilik, üniversiteleri kişiliksizleştirmiştir.

Üstelik YÖK, bir denetleme ve düzenleme kurumu olma vasfını da yitirmiştir. Akademideki usulsüz kadro atamaları, yayın sahtekarlıkları, etik dışı davranışlar karşısında sessiz kalmakta; çoğu zaman da üstünü örtmektedir. Böyle bir yapının akademik kaliteyi artırması mümkün değildir.

Gerçek bir reform, ancak YÖK’ün yetkilerinin sınırlandırılması, üniversitelerin kendi yönetim yapılarını belirleyebildiği, özerk, hesap verebilir ve katılımcı bir modele geçilmesiyle mümkün olacaktır. Bilim, korkuyla değil özgürlükle büyür. Bu gölge kalkmadan üniversiteler ışığa ulaşamaz.

Üniversitenin Toplumsal Sorumluluğu - İçeri Kapanan Değil, Toplumu Aydınlatan Akademi

Üniversite, sadece bilim üretme yeri değil; aynı zamanda toplumun vicdanıdır. Toplumsal sorunlara duyarlı, çözüm arayan, adaletin ve özgürlüğün yanında duran bir yapıdır. Ancak günümüzde üniversiteler bu rolünü yitirmiştir. Toplumdan kopmuş, kendi içine kapanmış, akademik jargona hapsolmuş, halkla ilişkisini kaybetmiş bir görüntü sergilemektedir.

Üniversiteler artık çevresini gözetmez. Yoksulluk, çevre sorunları, işsizlik, göç,insan hakları, gençlik problemleri gibi temel konulara ilgi göstermez. Oysa bir üniversite, içinde bulunduğu topluma dair sorumluluk hissetmelidir. Araştırmalar, toplumun dertlerine dokunmalı; üniversite toplumla iç içe yaşamalıdır.

Bugün üniversitelerde kamu yararı yerine 'kişisel çıkar' öne çıkmıştır. Akademik yayınlar, uluslararası indekslere girmek için yazılır; ama yerel sorunlara çözüm getirmez. Öğrenci projeleri, vitrinlik sunumlara dönüşmüştür. Üniversite-toplum işbirliği sadece protokol belgelerinde yer almaktadır.

Oysa üniversiteler, halkın yanında durmalı, haksızlıklara ses çıkarmalı, doğruyu savunmalı, yanlışları eleştirebilmelidir. Bilimsel bilgi sadece dergilerde değil, sokakta, okulda, tarlada, fabrikada da konuşulmalıdır. Üniversite toplumla konuşmalı, halktan kopmamalıdır.

Bu bağlamda yapılması gereken; üniversite-toplum ilişkisini güçlendirecek sosyal sorumluluk projeleri geliştirmek, yerel yönetimlerle ortak çalışmalar yürütmek, halkla birlikte düşünen ve üreten bir akademik yapı kurmaktır. Ancak bu şekilde üniversiteler yeniden aydınlık merkezleri olabilir.

Bu makalede, Akademik apoletlerin ardında gizlenen boşluklardan, gençliğin umutlarını törpüleyen sistemlere; bilimden uzaklaşmış yöneticilerden, merkeziyetçiliğin baskısı altındaki yapılara ve topluma sırtını dönen üniversite anlayışına kadar pek çok sorun açığa çıkarılmıştır.

Bu yazı bir eleştiri olduğu kadar, aynı zamanda bir çağrıdır. Üniversiteleri yeniden bilim, vicdan ve umut merkezlerine dönüştürmek için; suskun değil cesur akademisyenlere, edilgen değil sorgulayan öğrencilere, korkak değil vizyoner yöneticilere ihtiyaç vardır. Bilim ancak özgür bir atmosferde, liyakatli kadrolarla, toplumla iç içe büyüyebilir.

Hakikat için konuşanlar, tarihte hep zorlanmıştır. Ama ilerleme, konfor alanından değil, risk alanından gelir. Üniversiteler risk almadan, konforunu terk etmeden; aydınlık bir gelecek kurulamaz.

Erol Kekeç/03.Nisan-2025/Sancaktepe/İST

15 Mart 2025 Cumartesi

Dijital Çağda Kişilikler ve Kopan Bağlar

 


Dijital devrim, insanlık tarihinin en büyük kırılmalarından biri olarak hayatımıza girdi ve nesiller arasındaki uçurumu her geçen gün derinleştirdi. Geleneksel toplum yapılarında bireylerin kimlikleri, aile bağları, kültürel miras ve ortak değerlerle şekillenirken, dijital çağın sunduğu hız, sürekli değişim ve sınırsız seçenekler, bireyin bu bağlardan kopmasını hızlandırdı. Sonuç olarak, insan karakteri ve değer yargıları kemikleşmeden, değişken ve yüzeysel hale geldi. Bu yeni dönem, insanı "prafan bir kişilik" içine sokarak, varoluşsal bir boşluğa sürükledi.

Nesiller Arasındaki Anlam Farklılığı

Eskiden bir toplumun yaşlıları, gençler için birer yol gösterici, bilgelik kaynağıydı. Bugün ise yeni nesiller, önceki kuşakların yaşadığı tecrübeleri, aktardıkları değerleri ve hayat görüşlerini gereksiz görmeye başladı. Dijital dünya, genç bireylerin odak noktasını anlık deneyimlere ve yüzeysel bilgilere yönelterek, onların köklü düşünce yapıları geliştirmesini engelledi.

Bugünün gençleri için geçmiş sadece nostaljik bir anlatıdan ibaret. Geleneksel bağlayıcı kalıpların, etik değerlerin ve ahlaki öğretilerin yerini, anlık hazlar ve algoritmaların yönlendirdiği yapay gündemler aldı. Önceki kuşakların, hayata dair geliştirdiği anlamlar ile yeni neslin algıladığı gerçeklik arasında uçurum büyüdü.

Bir örnek vermek gerekirse, geçmişte bireyin ailesiyle olan bağı kutsal bir değer taşırken, günümüzde bireysellik ve bağımsızlık ön plana çıkmış durumda. Dijital dünya, "kendin ol", "kendi doğrularını yarat", "kimseye hesap verme" gibi sloganlarla gençleri bir anlamda geçmişten kopardı. Bunun sonucunda gençler, önceki nesillerin aktardığı kültürel mirasın anlamsız olduğunu düşünmeye başladı.

Küresel Güçlerin İstediği Nesil-Kimliksiz, Geçmişsiz ve Bağımlı

Dijital çağın sunduğu özgürlükler, aslında bireyleri küresel aktörlerin güdümüne daha açık hale getirdi. Geleneksel değerlerin ortadan kaldırılması, bireylerin köksüzleşmesini sağladı ve böylece onları yönetmek, yönlendirmek ve kontrol etmek çok daha kolay hale geldi. Küresel aktörler, yeni nesli edilgen bir hale getirmek için:

Geleneksel aile yapısını değersizleştirdi.

Kültürel bağları zayıflattı.

Dini ve ahlaki değerlere duyarsızlaştırdı.

Tüketim odaklı bir yaşam biçimini teşvik etti.

Anlık tatminlerle bireyin derin düşünme yetisini köreltti

Dijital platformlar aracılığıyla sunulan yapay ideolojiler, bireyin aidiyet hissini yok ederek, onu kendi kültürel kimliğinden kopardı. Eskiden bireyin bağlı olduğu toplumsal yapılar, insana güven, aidiyet ve anlam sağlarken, günümüzde birey, yalnızlaşmış ve manipülasyona açık hale getirildi.

Yeni Neslin Bağımlı Hale Getirilmesi

Yeni neslin elinde tuttuğu akıllı cihazlar, onların gerçek hayattaki deneyimlerden uzaklaşmasına ve sanal dünyada kaybolmasına neden oldu. Bu bağımlılık, tıpkı bir uyuşturucu gibi, bireyin kendi kimliğini unutmasına yol açtı.

Gençler, saatlerini sosyal medyada geçirerek, başkalarının hayatlarına özenmeye başladı.

Dijital oyunlar, onları fiziksel dünyadan koparıp sanal dünyada bir kimlik arayışına sürükledi.

Algoritmaların yönlendirdiği içerikler, bireylerin düşünce yapısını şekillendirdi ve özgür iradelerini köreltti.

Bu süreçte bireyler, kendilerine ait bir düşünce geliştirmek yerine, sunulan hazır kalıpları benimsedi. Bu da, nesiller arası bağların zayıflamasına ve bireyin toplum içinde köksüz bir varlık haline gelmesine neden oldu.

Dijital Çağın İnsan Dinamiklerine Etkisi

Dijital çağın en büyük zararlarından biri, insanların arasındaki samimiyeti yok etmesi oldu. Eskiden bireyler, yüz yüze sohbet ederek, duygularını paylaşarak bağ kurardı. Bugün ise iletişim, mesajlaşmalar ve emoji kullanımlarıyla sınırlı hale geldi.

Bunun sonucunda:

İnsanlar yüz yüze iletişimde zorlanmaya başladı.

Duygusal derinlik ve empati yeteneği azaldı.

Anlamlı ilişkiler yerini geçici ve yüzeysel bağlara bıraktı.

Ayrıca, dijitalleşmenin getirdiği hız, bireyin sabır ve tahammül gücünü azalttı. Eskiden bir hedefe ulaşmak için emek verilmesi gerektiği bilinirken, günümüz nesli her şeyin anında olmasını bekler hale geldi. Bu da, bireylerin zorluklarla mücadele etme yetisini zayıflattı.

Geleceğe Dair Senaryolar

Bu sürecin sonunda, insanlığın karşılaşacağı en büyük tehlike, bireyin kendi varlığını anlamlandırma yetisini kaybetmesi olacak. Kültürel ve ahlaki değerlerinden kopan bir nesil, gelecekte:

Duyarsız ve bencil bireylerden oluşan bir toplum yaratacak.

Aile kurumunun çökmesiyle yalnızlaşma artacak.

Derin düşünme ve sorgulama yetisini kaybeden bireyler, yönlendirilmesi kolay bir hale gelecek.

Küresel güçler, toplumları daha rahat yönetebilir hale gelecek.

Bu karamsar tabloya rağmen, hala umut var. Eğer bireyler, dijital dünyanın sunduğu imkanları bilinçli bir şekilde kullanır, geçmişten gelen değerlerini koruyarak bu süreci yönetebilirse, insanlık kendi kimliğini ve anlam arayışını sürdürebilir.

Değerlerimizi Kaybetmeden Dijital Çağı Yönetmek

Dijital çağın sunduğu kolaylıklar, elbette inkar edilemez. Ancak, bu sürecin insanı köksüzleştirmesine izin vermemek gerekir. Geleneksel değerlerle dijital imkanları dengeli bir şekilde kullanarak, yeni nesilleri bilinçli bireyler haline getirmek mümkündür.

Bunun için:

Aile bağlarını ve yüz yüze iletişimi güçlendirmek gerekir.

Kültürel ve ahlaki değerleri aktarmaya devam etmek önemlidir.

Dijital dünyada geçirilen zamanı kontrol altına almak şarttır.

Anlamlı yaşam pratikleri geliştirmek, bireyin varoluşsal boşluğa düşmesini engelleyecektir.

Özetle, dijital çağ kaçınılmazdır, ancak onun bizi edilgen hale getirmesine izin vermemek elimizdedir. Eğer geçmişle bağımızı tamamen koparırsak, geleceği de kaybederiz. Bu yüzden, dijital çağın sunduğu imkanlardan yararlanırken, insan olmanın temel değerlerini kaybetmemek en büyük mücadelemiz olmalıdır.

Bahadır Hataylı/15.03.2025/Sancaktepe/İST

12 Mart 2025 Çarşamba

Başarı Sessiz Bir Cevaptır

  

Hayat, birçokları için bir mücadele alanıdır. Kimileri bu mücadelede başkalarını ezerek ilerlemeye çalışır, kimileri ise sessizce, kendi yolunda yürür. Herkesin kaderi farklıdır ama bir gerçek var ki, en güçlü cevap her zaman başarıdır. İntikam, çoğu zaman insanın içini kemiren bir duygu gibi görünür; öfke, kırgınlık ve haksızlığa karşı verilen tepki olarak şekillenir. Ancak en asil intikam, hiçbir kelimeye ihtiyaç duymadan, sadece yükselerek, gelişerek ve ilerleyerek alınır. Başarı, susturur. Başarı, ders verir. Başarı, en güçlü cevaptır.

Bazı insanlar vardır ki, senin başarısız olmanı ister. Onlar, senin yere düştüğünü, pes ettiğini, vazgeçtiğini görmekten haz alırlar. Senin başarını küçümserler, alay ederler, "O yapamaz" derler. Sana inanmayan, hatta belki de seni sevmeyen insanlarla çevrili olabilirsin. Peki, onlara en iyi cevabı nasıl verirsin? Kavga ederek mi? Tartışarak mı? Hayır! En güzel cevap, susup ilerlemektir. En büyük intikam, başarını onların gözleri önünde bir bayrak gibi dalgalandırmaktır.

Düşünsene, bir karınca... O küçücük bedeniyle, kimsenin taşıyamayacağı yükleri sırtlanır. Onu kimse önemsemez, kimse fark etmez, hatta üzerine basıp geçerler. Ama o durmaz. Yorulmaz, yılmaz. Her defasında daha büyük yükleri taşır, daha büyük işler başarır. Kimseye bir şey söylemez ama onun azmi, tüm sözlerden daha güçlüdür. İnsan da böyle olmalıdır. Kendi yolunu sessizce yürümeli, başkalarının sözlerinden değil, kendi hedeflerinden beslenmelidir.

İnsan hayatında bazen en zor zamanlar, en büyük fırsatları doğurur. Düşüş, bir son değil; yeniden doğuşun başlangıcıdır. Eğer biri seni hafife alıyorsa, seni küçümsüyorsa, bil ki onlar en büyük hatayı yapıyorlar. Çünkü sen içindeki gücü keşfettiğin an, onlar senin neye dönüştüğünü hayretle izleyecekler. Senin bir daha ayağa kalkamayacağını sananlar, yükselişine şahit olduklarında kelimelerini yutacaklar. Ve en güzel yanı da şu ki, senin onları susturmak için hiçbir şey yapmana gerek kalmayacak.

Başarı, zamanla şekillenen bir heykel gibidir. Herkes seni taş olarak görebilir, seni sıradan biri sanabilir. Ama sen, her darbeyi bir şekil vermek için kullanırsan, sonunda mükemmel bir eser ortaya çıkacaktır. İşte o zaman, sana inanmayanlar bile saygı duymak zorunda kalacaklar. Ama senin onlara ihtiyacın kalmayacak, çünkü sen artık kendi yolunun ustası olacaksın.

Unutma, hayat bir sahnedir ve sen başrol oyuncususun. Seyircilerin olabilir, alkışlayanların, yuhalayanların olabilir. Ama sen sahneden indiğinde, geriye ne bıraktığın önemlidir. Başarı, yalnızca kendini kanıtlamak için değil, kendi ruhuna verdiğin sözü tutmak içindir. Seni sevmeyenlere, seni küçümseyenlere, seni yok sayanlara tek bir şey söylemeden cevap vermek istiyorsan, sadece ilerle. Çalış, üret, geliştir ve bir gün, kimsenin göz ardı edemeyeceği kadar güçlü ol. Çünkü en güzel intikam, başarıdır!

Erol Kekeç/17.01.2025/Sancaktepe/İST

9 Mart 2025 Pazar

Hakikate Şahitlik ve Özgürlük "Zihinsel ve Yürek Devrimine Duyulan İhtiyaç"

 



İnsan, hayatın akışı içinde kimi zaman öyle olaylarla karşılaşır ki, gördüklerine inanamaz, duyduklarına kulak vermek istemez. Bir insan olarak, özellikle adalet ve hakkaniyet üzerine duyarlılığı olan bir birey için, bazı tutumlar ve davranışlar karşısında hayret içinde kalmamak mümkün değildir. Hele ki, bu yanlış tutumların zamanla toplumsal norm haline gelmesi, kuşaktan kuşağa aktarılarak bir yaşam dokusuna dönüşmesi, endişe verici bir durumdur.

Toplumsal yapı içinde, insanların hak ve adaletin şahitleri olması gerekirken, bazen tam tersi yönde bir eğilim sergilendiğine şahit oluyoruz. Hakkı savunduğunu iddia edenler bile, ne yazık ki çıkarlarını korumak adına gerçeği örtbas etmeye çalışıyor, hakikatin kendileriyle sınırlı olduğu yanılgısına kapılıyorlar. Bu durum, yalnızca bireysel ahlaki yozlaşmayı değil, aynı zamanda toplumsal düzenin genetik kodlarının bozulmasına yol açan tehlikeli bir süreci de beraberinde getiriyor.

Hakkı Örtbas Etmenin Tehlikeleri

Bir toplumu ayakta tutan en önemli değerlerden biri, hakikate şahitlik etmek, adaletin yanında durmak ve doğruyu savunmaktır. Ancak günümüzde, kimi çevrelerde hakkı konuşmak, adaletsizlikleri dile getirmek yerine, yapılan yanlışları savunmak veya meşrulaştırmak daha fazla rağbet görmektedir. Bu tür ortamlarda yanlışların tartışılması ve düzeltilmesi gerekirken, tam tersine konunun farklı yönlere çekilerek hakikatin üzerinin örtüldüğünü görüyoruz.

Örneğin, bir yanlış eleştirildiğinde, o yanlışın düzeltilmesi için adım atmak yerine, hemen başka yanlışlar gündeme getirilerek konunun özü saptırılıyor. Yanlış yapan bir kişi veya grup eleştirildiğinde, ona destek verenler "Ama şu kişi de aynı şeyi yapıyor" diyerek hataları örtmeye çalışıyor. Oysa hakikate şahitlik eden bir insanın görevi, kim olursa olsun yanlışı dile getirmek, adaleti savunmaktır.

Böylesi bir yaklaşım, zamanla toplumsal çürümenin hızlanmasına neden olur. Çünkü yanlışları meşrulaştıran bir toplumda hakikate şahitlik etmek neredeyse imkânsız hale gelir. İnsanlar, yanlışın yanlış olduğunu bile fark edemez hale gelirler. Oysa İslam'ın temel prensiplerinden biri, adaleti her koşulda savunmak, zulme sessiz kalmamaktır:

"Ey iman edenler! Kendinizin, ana babanızın ve en yakınlarınızın aleyhine bile olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun." (Nisa/135)

Çifte Standart ve Hakikatten Sapma

Toplumsal düzenin bozulmasına neden olan en büyük etkenlerden biri, çifte standarttır. İnsanlar, kendilerine veya sevdiklerine yapılan yanlışları yüksek sesle dile getirirken, aynı yanlış başkaları tarafından yapıldığında sessiz kalmayı tercih ederler. Bir insan, kendi grubundaki birinin hatasını savunurken, aynı hatayı başka biri işlediğinde onu ağır şekilde eleştiriyorsa, burada ciddi bir samimiyet problemi var demektir.

Bunun en bariz örneklerinden biri, bazı dinî ve sosyal grupların, kendi liderlerini, şeyhlerini veya kanaat önderlerini mutlak bir doğrulukla değerlendirmesi, onların hatalarını görmezden gelmesi, buna karşın farklı görüşte olanları acımasızca eleştirmesidir. Oysa hakkın şahitliği, kişi veya grup ayrımı yapmaksızın, her durumda gerçeği söylemekle mümkündür.

Bu çifte standart, insanları samimiyetsiz bir yaşama iter. Kendi yanlışlarını görmezden gelen, ama başkalarının hatalarını büyüten bir anlayış, hakikate ve adalete değil, ancak çıkarcılığa hizmet eder. Oysa İslam, kişisel çıkarların değil, adaletin ve hakikatin ön planda tutulmasını emreder.

Hakiki Özgürlük-La İlahe İllallah Bilinci

Bugün insanlığı esaret altına alan en büyük problemlerden biri, özgürlüğün yanlış anlaşılmasıdır. Özgürlük, yalnızca dışsal baskılardan kurtulmak değil, zihinsel ve ruhsal bağımlılıklardan da arınmaktır. Gerçek özgürlük, "La ilahe illallah" demekle başlar.

"La ilahe" demek, tüm sahte ilahları reddetmek demektir. Sadece putlara tapmayı değil, zihnimizdeki yanlış kabulleri, bize dayatılan sahte doğruları, hakikatin yerine konulan sahte anlayışları da reddetmektir. Bugün insanlar, farkında olmadan, grup aidiyetlerine, lider figürlerine, toplumun yanlış geleneklerine bağımlı hale gelmiş durumda. Kendi akıllarını kullanmadan, eleştirel düşünmeden, sorgulamadan hareket eden insanlar, gerçekte özgür değildir.

"Allah, iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velisi ise tağutlardır. Onları aydınlıktan alır, karanlığa sokar. İşte onlar, cehennemliklerdir ve orada ebedi kalacaklardır." (Bakara/ 257)

Bir insan gerçekten özgür olmak istiyorsa, her türlü sahte otoriteyi reddederek, yalnızca Allah’a teslim olmalıdır. Eğer bir kişi, bir şeyhi, bir lideri, bir ideolojiyi mutlak hakikat olarak görüyorsa, aslında hâlâ özgürlüğü tatmamış demektir. Çünkü zihinsel esaret, fiziksel esaretten çok daha güçlüdür.

Zihinsel ve Yürek Devrimi

Toplumun içinde bulunduğu bu çürümüşlükten kurtulmasının yolu, radikal bir zihinsel ve yürek devriminden geçmektedir. Bu devrim, hakikat uğruna her şeyi göze alabilen cesur insanların varlığıyla mümkündür. Hakikate şahitlik etmek isteyen bir insan, yalnız kalmayı, dışlanmayı, hatta bedel ödemeyi göze almalıdır.

Bugün toplumda gördüğümüz çarpıklıkların, adaletsizliklerin ve yanlışların temelinde, insanların korkaklığı, menfaatperestliği ve çifte standartları yatmaktadır. Hâlbuki bizden beklenen, her türlü bedeli göze alarak hakkın yanında durmaktır.

Özgürlük, sahte ilahları reddetmekle başlar. Kimileri hala eski putlarını sevip saymaya devam ediyor. Ama unutulmamalıdır ki, putlar yıkılmadan gerçek iman gerçekleşmez.

İşte bu yüzden, hakiki bir dönüşüm için, sadece kuru kuruya "La ilahe" demek yetmez. Eski ilahlara olan sevgi ve bağlılık da tamamen terk edilmelidir. Çünkü ancak bu şekilde gerçek özgürlük ve hakikate şahitlik mümkün olur.

Ve unutulmamalıdır:
"Hak geldi, batıl zail oldu. Zaten batıl yok olmaya mahkûmdur." (İsra/ 81)

Erol Kekeç/09.03.2025/Sancaktepe/İST

8 Mart 2025 Cumartesi

Zamana Karşı Yarış-Kaçınılmaz Tükeniş

Hayat, bir yürüme bandında koşmaya benzer. İlk başta her şey kolaydır, tempo rahattır, nefesiniz düzenlidir, yürüyüşünüz dengelidir. Ancak zaman ilerledikçe, bandın hızı artmaya başlar. Siz farkına bile varmadan, ayaklarınız temposunu kaybetmeye başlar. Önce hızlanmaya çalışırsınız, sonra yetişmeye, en sonunda ise sadece ayakta kalabilmek için çabalarsınız. İşte tam da burada hayatın gerçeği ile yüzleşirsiniz: Zaman hızlanırken siz yavaşlarsınız.

Bu ters orantı, insanın doğumundan ölümüne kadar süren kaçınılmaz bir süreçtir. Gençken her şey sınırsız görünür. Zaman bol, fırsatlar sonsuzdur. Hayat sanki hep böyle sürecekmiş gibi gelir. Koşu bandına yeni çıkmış bir insan gibi, adımlarınız güçlüdür, dizleriniz sağlam, nefesiniz derindir. Ancak yıllar geçtikçe fark edilmeden bandın hızı artmaya başlar. Önce küçük değişiklikler olur: Günler daha hızlı geçmeye başlar, sabahlar akşamlara daha çabuk bağlanır, yıllar su gibi akıp gider.

Sonra bir gün, durup geriye bakarsınız. Ne kadar yol kat ettiğinizi, ama bir o kadar da yorulduğunuzu fark edersiniz. Gençliğinizin enerjisi yerini yorgunluğa, heves yerini dinginliğe, hızlı adımlarınız yerini daha temkinli bir yürüyüşe bırakır. Artık siz değil, zaman sizi sürükler.

İşte en acı gerçek burada ortaya çıkar: Hayat, siz farkına bile varmadan üzerinizdekileri alıp götürür. Hayalleriniz, tutkularınız, sahip olduklarınız, sevdikleriniz, sağlığınız… Tıpkı hızlanan bir bantta ayakta kalmaya çalışan birinin zamanla yıpranıp tükenmesi gibi, hayat da sizi azar azar soyar. Önce gençliğinizi alır, sonra gücünüzü, sonra sahip olduklarınızı… En sonunda ise, mezara giderken çıplak olacağınızı hatırlarsınız.

Bir yaşlıya sorarsanız, gençken ne kadar enerjik ve güçlü olduğunu anlatacaktır. Gözlerindeki ışık bir zamanlar ne kadar parlaksa, şimdi bir o kadar solgundur. O gençken hayat ona sonsuz gibi gelmişti, fakat şimdi anlıyor ki zaman sandığından çok daha hızlı akıp gitmiş. Aynı şekilde, bir çocuk ise zamanın hiç geçmediğini düşünür. Küçük bir çocuğun sabırsızlıkla doğum gününü bekleyişi ile bir yaşlının her doğum gününde geçmişe özlem duyuşu arasında büyük bir fark vardır. Aslında zaman aynı hızda akmaktadır, değişen sadece algımızdır.

Peki, böyle bir koşu bandında kendimizi harap etmeye değer mi? Hayatı bir yarış gibi görmek mi, yoksa onun doğal akışına uyum sağlamak mı daha doğru? Bu sorunun cevabı, hayata nasıl baktığınıza bağlıdır.

Eğer hayatı sürekli bir yarış olarak görürseniz, sürekli daha hızlı olmak, daha fazlasına sahip olmak, her şeyi kontrol altında tutmak istersiniz. Ancak zamanın kaçınılmaz akışı karşısında hiçbir şey kalıcı değildir. Ne gençlik, ne güç, ne de başarı. Eğer bütün enerjinizi koşmaya harcarsanız, bir gün bandın hızı sizi yendiğinde, yorgunluktan tükenmiş halde yere düşersiniz.

Oysa hayatın doğal akışına uyum sağlamak, zamanın hızına kapılmadan onu anlamak, yavaşlamak ve anın tadını çıkarmak en doğru olanıdır. Hayat bir yarış değil, bir yolculuktur. Yolculuğun sonunda varılacak nokta bellidir: Ölüm. Ancak önemli olan varış noktası değil, o noktaya nasıl vardığınızdır. Eğer tüm hayatınızı bir hız yarışında harcarsanız, geriye dönüp baktığınızda hiçbir anın keyfini çıkarmadığınızı fark edersiniz.

Oysa bir an durup, etrafınızdaki güzellikleri izleseniz, sevdiklerinizle vakit geçirseniz, kendinize zaman ayırsanız, hayatın gerçek değerini daha iyi anlayabilirsiniz. Çünkü aslında zaman, hızlanmaz ya da yavaşlamaz. Zaman, her zaman aynı akar. Değişen bizim ona bakışımızdır.

Hayatta dengeyi bulmak önemlidir. Ne tamamen durmalı, ne de kendimizi tüketene kadar hızlanmalıyız. Zamanı yakalayamayacağımızı bilerek, onunla uyum içinde hareket etmek en iyisidir. İşte bu yüzden, hayatınızı hızla tüketmek yerine, onu anlamaya çalışın. Anı yaşayın, sevdiklerinize sarılın, gereksiz hırsları bir kenara bırakın. Zamanın hızını değil, kendi iç huzurunuzu kontrol etmeye çalışın. Hayatı bir koşu bandında tüketmek yerine, doğanın içinde, sevdiklerinizle, kendinizi ve çevrenizi keşfederek yaşayın. Çünkü sonunda, hayatın bize sunduğu tek gerçek şey, şu andır.

Erol Kekeç/08.03.2025/Sancaktepe/İST

6 Mart 2025 Perşembe

İnsanlığın Çözülüşü- Dijitalleşme Aile Kurumunun Eriyişi ve Geri Dönüş Mümkün mü?

 


I. Dijitalleşme ve Toplumsal Dönüşümün Hızlanması

Günümüz dünyasında dijitalleşme, insan ilişkilerini ve toplumsal yapıları kökten değiştiren en büyük devrimlerden biri haline gelmiştir. Ancak bu dönüşüm, yalnızca hayatı kolaylaştıran bir yenilik değil, aynı zamanda insanlığın sosyal ve kültürel bağlarını çözülmeye sürükleyen bir girdap olmuştur. Teknolojinin hızına yetişmeye çalışan bireyler, sanal dünyanın cazibesine kapılıp fiziksel dünyada gittikçe yalnızlaşmaktadır. Sosyal medya, anlık mesajlaşma uygulamaları ve yapay zeka destekli içerikler bireyleri kendi içlerine kapanmaya, yüzeysel ilişkiler kurmaya ve gerçek insan temasından uzaklaşmaya itmektedir.

Bireyler arasında mesafelerin ortadan kalkması gerekirken, aksine daha fazla yalnızlaşan, birbirine yabancılaşan toplumlar ortaya çıkmıştır. İnsanlar arası ilişkilerin niteliği değişmiş, samimi ve anlamlı bağların yerini anlık, yüzeysel ve çıkar odaklı ilişkiler almıştır. Özellikle genç nesil, bu dönüşümden en fazla etkilenen kesim olarak öne çıkmaktadır. Geleneksel değerlerin hızla yok olduğu bu çağda, insan doğasına aykırı yaşam tarzları teşvik edilmekte ve bireyler adeta birer tüketim nesnesine dönüştürülmektedir.

II. Aile Kurumunun Çöküşü- Temmuz Güneşinde Eriyen Kar

Aile, tarih boyunca toplumların temel taşı olmuştur. Ancak günümüzde aile kavramı, modernizmin ve bireyselleşmenin etkisiyle giderek zayıflamakta ve anlamını yitirmektedir. Dijital çağ, bireyselleşmeyi teşvik ederken, aile bağlarını çözmekte ve nesiller arasındaki iletişimi koparmaktadır. Geleneksel aile yapıları; evlilik, sadakat, bağlılık gibi kavramlarla şekillenirken, günümüz toplumunda bu değerler giderek anlamsızlaşmakta ve yerini bireysel haz odaklı yaşam biçimleri almaktadır.

Modern dünyanın sunduğu konfor ve bağımsızlık, bireyleri evlilikten uzaklaştırmakta, sorumluluk almaktan kaçınmalarına neden olmaktadır. Çoğu genç, evlilik yerine kısa süreli ve bağlayıcı olmayan ilişkileri tercih etmekte, aile kurma fikri giderek eski bir değer olarak görülmektedir. Bunun sonucunda, boşanma oranları artmakta, evlilik yaşı yükselmekte ve çocuk sahibi olma oranları hızla düşmektedir. Batı toplumlarında hızla yayılan "çocuksuzluk tercihleri" ve "evlilik karşıtı akımlar" insanlığın biyolojik devamlılığını bile tehdit eden boyutlara ulaşmıştır.

Bu noktada akla şu sorular gelmektedir: Eğer bireyler aile kurmaktan ve nesillerin devamını sağlamaktan kaçınıyorlarsa, insanlığın geleceği nasıl şekillenecek? Aile yapısının çökmesiyle birlikte ahlaki değerler de yok olursa, toplumun temel dinamikleri nasıl ayakta kalacak?

III. Toplumsal Değerlerin Kaybı ve İnsanlığın Yok Oluşa Sürüklenişi

Aile kurumu yalnızca neslin devamlılığı için değil, ahlaki ve insani değerlerin aktarımı açısından da hayati bir rol oynamaktadır. Aile bireyleri, gelenekleri, ahlaki değerleri ve kültürel mirası yeni nesillere aktararak toplumun devamlılığını sağlar. Ancak günümüzde bireycilik ve özgürlük adına birçok kutsal değer yok edilmekte, ahlaki normlar göz ardı edilmekte ve bireyler toplumdan izole bir şekilde yaşamaya teşvik edilmektedir.

Bu noktada şu önemli tespit yapılmalıdır: Aile yapısının çözülmesi, ahlakın ve insanlığın çöküşünü beraberinde getirmektedir. Ahlaki değerlerden yoksun bireyler, bencil ve sorumsuz bir yaşam sürmeye başlamakta, sosyal ilişkiler zayıflamakta ve toplum içindeki güven duygusu kaybolmaktadır. İnsanlığın varlık yolculuğu, böyle bir ortamda sürdürülebilir olmaktan çıkmaktadır.

Kutsal ve korunmaya değer olan her şeyin anlamsızlaştığı bir dünyada, insanlık kaçınılmaz olarak kendi sonunu hazırlamaktadır. Eğer toplumlar bu gidişatı sorgulamaz ve tersine çevirme yolları aramazsa, insanlığın sonu tahmin edilenden daha hızlı gelebilir.

IV. Geri Dönüş Mümkün mü? İnsanlığın Kurtuluş İstasyonu

Tüm bu karamsar tabloya rağmen, insanlığın bu yok oluş yolculuğunu tersine çevirmesi mümkündür. Ancak bu, köklü bir zihniyet değişimi ve yeniden inşa süreci gerektirir. Peki, insanlık hangi istasyonda durmalı ve hangi yollardan geri dönmelidir?

  1. Aile Kavramının Yeniden İnşası: Aile, sadece bir biyolojik üreme birimi değil, aynı zamanda insani ve ahlaki değerlerin taşıyıcısıdır. Bu nedenle, aile yapısını güçlendirmek ve bireyleri aile kurmaya teşvik etmek için yeni toplumsal politikalar geliştirilmeli, evlilik kurumu desteklenmeli ve boşanma oranlarının artmasına neden olan faktörler analiz edilmelidir.

  2. Ahlaki ve Manevi Değerlerin Korunması: Toplum, sadece maddi çıkarlar üzerine inşa edilmemeli; bireylere küçük yaşlardan itibaren ahlaki değerler, sorumluluk duygusu ve toplumsal aidiyet öğretilmelidir. Manevi değerlerden uzaklaşan toplumlar, kaçınılmaz olarak yozlaşma ve çöküşe mahkumdur.

  3. Dijital Bağımlılığın Kontrol Altına Alınması: Dijitalleşme, insan ilişkilerini zayıflatan en büyük tehditlerden biridir. Aile içi ve toplumsal ilişkilerin güçlendirilmesi için dijital bağımlılıkla mücadele edilmelidir. Ebeveynler çocuklarını sosyal medyanın olumsuz etkilerinden korumalı, aile içi iletişim artırılmalıdır.

  4. Geleneksel Kültürel Kimliğin Korunması: Modernizmin sunduğu her yenilik, insan doğasına uygun değildir. Bu nedenle, geçmişten gelen kültürel miras, ahlaki ve insani değerler korunmalı ve yeni nesillere aktarılmalıdır. Geleneksel kimlik ve değerlerden kopan toplumlar, yozlaşmaya ve nihai çöküşe sürüklenmektedir.

  5. Fıtrata Dönüş: İnsan Doğasının Yeniden Keşfi: İnsan, doğası gereği anlam arayışında olan bir varlıktır. Ancak modern dünya, insanı tüketim odaklı ve haz peşinde koşan bir varlık haline getirmiştir. Oysa insanın fıtratı; sevgi, merhamet, sorumluluk ve toplumsal aidiyet gibi duygular üzerine inşa edilmiştir. İnsanlık, bu değerleri yeniden keşfetmeli ve fıtratına uygun bir yaşam biçimine dönmelidir.

İnsanlık, içinde bulunduğu hızlı ve yıkıcı dönüşümü durdurmazsa, toplumsal çöküş kaçınılmazdır. Ancak ahlaki, insani ve kültürel değerlerine sahip çıkarsa, bu yok oluş sürecini tersine çevirmek mümkündür. Henüz geç değil; insanlık, doğru istasyonda durup geri dönme cesaretini gösterirse, fıtratına ve özüne yeniden kavuşabilir.

Erol Kekeç/01.01.2025/Sancaktepe/İST

5 Mart 2025 Çarşamba

Bilinç Adalet ve Fıtrat-İnsanlığın Koşullu Algıları

Günümüzde insanlık, neyi neden kabul ettiğini ve neyi neden reddettiğini tam anlamıyla idrak etmeden, adeta şartlanmış bir varlık gibi yaşamaktadır. Bu koşullu yaşam, insani özelliklerin imha edilmesine ve değer sisteminin çöküşüne doğru giden bir sürecin habercisidir. İnsan aklı ve mantığı, doğru ve yanlışı ayırt edebilme yetisine sahipken, içinde yaşadığımız dünya, bireylerin tarafgirlik ve önyargılar üzerinden hareket ettiği bir düzleme evrilmiştir.

Bir düşünceyi veya eylemi, yalnızca onu ortaya koyan kişinin veya grubun kimliği üzerinden değerlendirmek, hakikati aramaktan uzaklaşmak anlamına gelir. Eğer bir konu özü itibariyle iyiyse, ona iyi denmesi gerekir; ancak günümüzde insanların büyük bir kısmı, bu tür değerlendirmeleri yalnızca taraftarı oldukları düşünce yapısına uygun olarak yapmaktadır. Sevmediği kişi veya grubun olumlu bir icraatını kesinlikle kabul etmeyen, ancak aynı eylem kendi tarafınca yapılırsa onu koşulsuz destekleyen bir yaklaşım, bilişsel olarak sağlıklı bir yaşam tarzı değildir.

Tarafgirliğin Körleştirdiği Adalet

İçinde bulunduğumuz toplumda ve küresel düzeyde yaygın olan anlayış, bireylerin her şeyin doğasını değiştirerek kendilerine göre bir gerçeklik oluşturma çabasıdır. Halbuki, insanın yaratılış fıtratı belirli kodlarla donatılmıştır ve bu kodlar doğruluk, adalet ve hakikatin ölçütleriyle şekillendirilmiştir. Adem’in yaratılması sonrasında ona eşyanın bilgisinin öğretilmesi, aslında tüm insanlık için bir prototip olarak bilgi ve ahlak sisteminin kodlanması anlamına gelmektedir.

Kur’an-ı Kerim’in adalet ve tarafsızlık üzerine vurguladığı ayetlerden biri şöyledir:

“Bir topluma olan öfkeniz ve kininiz, sizi adaletli olmaktan alıkoymasın.” (Maide/8)

Bu ilahi mesaj, insanların kendi önyargılarıyla hareket etmelerinin ne kadar büyük bir yanlış olduğunu gözler önüne sermektedir. Sevmediğimiz bir insanın bile doğru bir eylemini takdir edebilmek, adaletin ve hakikatin gereğidir. Kendi tarafımızda olan birinin yanlışlarını görmezden gelmek ise, hem bireysel hem de toplumsal yozlaşmayı beraberinde getiren bir tutumdur.

Koşullanmış Algılar ve Gerçekliği Değiştirme Çabası

İnsanlar, kendi çıkarlarına uygun şekilde bir doğru-yanlış sistemi inşa etmekte ve zamanla bu yapay düzeni hakikat olarak kabul etmektedir. Ancak hakikat, bireysel algılardan bağımsızdır ve yaratılışın değiştirilemez yasalarına bağlıdır. Allah, insana irade vermiş, ancak bu iradenin kullanımında belirli sınırların olduğunu da bildirmiştir. Eğer bizler, doğruyu ve yanlışı kendi arzularımıza göre belirlersek, hakikatin üzerinde değil, kendi nefsimizin ürettiği bir yanılsama içinde yaşamış oluruz.

Kur’an-ı Kerim, sahte bir gerçeklik algısıyla yaşayan insanları şu şekilde tarif eder:

“Onların cüsselerine baktığında hoşuna gider, konuşurlarsa dinlersin; oysa onlar kalbinde olan olumsuzluklara da Allah’ı şahit tutarlar. Onlardan uzak dur, onlar birer odundur...” (Münafikun/ 4)

Bu ayet, dış görünüşe veya kişinin statüsüne aldanmanın yanlışlığına dikkat çekmektedir. Gerçek olan, kişinin kalbindeki niyet ve eylemleridir. Bir insan güzel konuşuyor, etkileyici duruş sergiliyor olabilir; ancak eğer içinde hakikati gizleyen bir kibir, adaletsizlik veya çifte standart taşıyorsa, onun sözleri ve eylemleri samimi değildir.

Adaleti Bilenler Hakikate Çağıranlardır

Adalet ve hakikat üzerine kurulu bir yaşam biçimi, ancak bilinçli ve basiret sahibi insanların göstereceği bir çabayla mümkündür. Kur’an-ı Kerim’de bu bilinçli çağrı şu şekilde ifade edilmektedir:

“Ben ve bana uyanlar, biz bilerek basiretle Hakk’a çağıranlardanız...” (Yusuf/108)

Bu ayet, hakikati anlamanın ve insanlara aktarmanın bilinçli bir tercih olduğunu göstermektedir. Gerçeklik, kişisel hislerimize veya önyargılarımıza göre şekillenmez; aksine, yaratılış fıtratı doğrultusunda ve ilahi ölçülere göre belirlenir.

Toplumsal Düzende Hakikatin Önemi

Bugün içinde yaşadığımız dünya, siyasi, ekonomik ve sosyal çıkarların etkisiyle hakikatin çarpıtıldığı bir arenaya dönüşmüştür. Toplumlar, belli düşünce kalıplarına ve medya manipülasyonlarına maruz bırakılarak, doğruları sorgulamadan kabul etmeye veya yanlışları reddetmeye yönlendirilmektedir.

Bu durum, bireylerin akıl ve iradelerini özgürce kullanmalarının önüne geçen bir engel teşkil eder. Eğer bir insan, sadece bir grubun veya liderin söylemlerini hakikat olarak kabul edip, karşıt görüşleri hiçbir sorgulamaya tabi tutmadan reddediyorsa, bu durum bilişsel çöküşü ve adaletin kaybolmasını beraberinde getirir.

Çözüm-Hakikati Aramak ve Adaletle Hareket Etmek

Hakikate ulaşmak için şu adımların takip edilmesi gereklidir:

  1. Tarafsız Olmak: Bir düşünceyi veya eylemi, kimin söylediğinden bağımsız olarak değerlendirmek ve özüne odaklanmak.

  2. Önyargılardan Kurtulmak: Sevmediğimiz birinin doğru söylediğini kabul edebilmek ve sevdiğimiz birinin yanlış yaptığında bunu görebilmek.

  3. Bilişsel Derinlik Kazanmak: Bilgiye dayalı kararlar almak ve sadece popüler söylemlerle yetinmemek.

  4. Adaletli Olmak: Bütün insanlar için adaletin geçerli olduğu bir sistem kurmak ve bu sisteme uygun yaşamak.

  5. Fıtrata Uygun Yaşamak: Yaratılışın temel kodlarını bozmayarak, hakikati eğip bükmeden olduğu gibi kabul etmek.

Sonuç olarak, hakikatin ışığında bir yaşam sürmek, adaleti merkeze almak ve fıtrata uygun bir bilinç geliştirmek, insan olmanın en temel gerekliliklerindendir. Rabbimizin belirlediği adalet rotasında yürüyerek, bilerek ve basiretle Hakk’a çağıranlardan olmak, bizler için en büyük kazanım olacaktır.

Erol Kekeç/06.03.2025/Sancaktepe/İST

Nesiller arası kopuşun arka planı

Yeni nesil ile iletişim kuramıyoruz… Onlar bizi dinlemiyorlar, kendi bildiklerini okuyorlar, dolayısıyla toplumsal yaşam çatırdıyor. Çünkü ...