21 Ekim 2024 Pazartesi

Küresel Kapitalizmin Demir Kafesi-Toplumsal Değerlerin Erozyonu ve Bireysel Yalnızlaşma



Küresel Kapitalizmin Sağmal İnekleri Olmuş Yaşamlar

Küresel kapitalizm, modern dünyanın ekonomik yapısını belirleyen en önemli güçlerden biridir. Kapitalist sistem, kâr ve rekabet üzerine kuruludur ve bireylerin, toplumların değer yargılarını değiştirme potansiyeline sahiptir. Kapitalist ekonomi, bireysel kazancı ön planda tutar ve bu yaklaşım, yaşamların maddi değerlere bağımlı hale gelmesine neden olur. Kapitalizmde bireyler, üretimin ve tüketimin merkezine yerleştirilir, ancak bu döngü içerisinde duygusal ve manevi yönler göz ardı edilir.

Bu bağlamda, sağmal inek metaforu çok anlamlıdır. Sağmal inekler, sürekli olarak süt sağmak için kullanılan varlıklardır. Onlar, ancak üretken oldukları sürece değerlidir. Kapitalist sistemde de bireyler, üretken oldukları ve tüketim döngüsüne katkıda bulundukları sürece değer kazanırlar. Ancak bu üretkenlik, insanın fiziksel ve zihinsel kaynaklarını tüketir. Sürekli bir performans ve verimlilik baskısı altındaki bireyler, bu döngüde kendilerini kaybederler. Yaşamın anlamı, sadece çalışmak ve tüketmek gibi dar bir perspektife sıkıştırılır.

Toplumlar, tarih boyunca bireylerin değil, toplulukların menfaatlerine dayalı olarak inşa edilmiştir. Aile, komşuluk, dayanışma gibi kavramlar, bireyin değil, toplumun birliğini korumak için geliştirilmiştir. Ancak küresel kapitalizm, bu kavramları da kendi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirmiştir. Bireysel başarıya, maddi kazanıma odaklanan bir sistemde, fedakarlık ve dayanışma kavramları ikinci planda kalır.

Sosyolojik açıdan bakıldığında, fedakarlık, bireylerin kendileri dışındaki insanlar için yapmış oldukları özverilerdir. Kapitalist dünyada fedakarlık, genellikle maddi kazanımlarla ödüllendirilmediği için, bireylerin gözünde bir değer kaybına uğrar. Ancak toplumsal yaşamın sürdürülebilirliği için fedakarlıklar, hayati önem taşır. Sosyolog Emile Durkheim, toplumun kolektif bilinç aracılığıyla ayakta kaldığını savunur. Kolektif bilinç, bireylerin ortak değerler etrafında birleşmesini ve bu değerlere göre hareket etmesini gerektirir. Fedakarlıklar, bu kolektif bilincin bir yansımasıdır. Ancak bireysel menfaatler ön plana çıktığında, bu bilinç zayıflar ve toplum çözülmeye başlar.

Kapitalist sistem, bireylerin birbirleriyle rekabet etmelerini teşvik eder. Rekabet, sistemin temel motorudur ve başarı için bireylerin birbirleriyle yarışması gereklidir. Bu durum, saygı, sevgi ve hoşgörü gibi insani değerlerin aşınmasına neden olabilir. Rekabetin olduğu yerde, dayanışma ve hoşgörü yerine kıskançlık, hırs ve bencillik öne çıkabilir.

Sosyolog Max Weber, modern kapitalist toplumların rasyonelleşme süreci içerisinde duygusal bağların giderek zayıfladığını ifade eder. Weber'in "demir kafes" metaforu, insanların rasyonel ve bürokratik bir yapı içerisinde sıkışıp kaldıklarını ve insani duygulardan uzaklaştıklarını anlatır. Bu demir kafes içerisinde bireyler, birbirleriyle gerçek anlamda bağ kurmak yerine, maddi çıkarlar doğrultusunda ilişki kurarlar. Sevgi, hoşgörü ve paylaşımcı yaklaşımlar, bu demir kafesin içinde sıkışmış kalır.

Ancak toplumlar, bu değerler olmadan ayakta kalamaz. Saygı, sevgi ve hoşgörü, toplumsal yaşamın temel direkleridir. Samimiyet ve biz duygusu, bu değerlerin en saf haliyle yaşandığı alanlardır. Bireyler, toplulukların bir parçası olduklarında anlam bulurlar ve bu anlamı sevgi, saygı ve hoşgörüyle beslerler.

Kapitalizm, bireyselliği ve bireyin bağımsızlığını ön plana çıkarırken, bireyi topluluktan uzaklaştırır. Bireysellik, özgürlükle karıştırılır ve birey, topluma karşı olan sorumluluklarını göz ardı eder. Bu kopukluk, toplumların birlik duygusunu zedeler ve bireyler yalnızlaşır. Modern dünyanın en büyük problemlerinden biri de yalnızlaşma ve yabancılaşmadır. Kapitalizmin bireyi önceleyen yapısı, bireyin kendi topluluğundan kopmasına ve yalnızlaşmasına yol açar.

Karl Marx'a göre, kapitalist sistem, işçi sınıfını yabancılaştırır. İşçiler, üretim sürecinde sadece birer araç haline gelir ve ürettikleri şeyler üzerinde kontrol sahibi olamazlar. Bu da onları, hem üretimden hem de kendi emeklerinden yabancılaştırır. Ancak bu yabancılaşma, sadece işçilerle sınırlı değildir. Tüketim kültürü, bireyleri de birbirlerine yabancılaştırır. Bireyler, birbirlerine sahip oldukları maddi nesneler üzerinden değer biçer hale gelir.

Bu bağlamda, toplumsal değerler ve bireysel menfaatler arasında bir çatışma ortaya çıkar. Toplumun devamlılığı için fedakarlık, dayanışma ve paylaşım gibi değerlere ihtiyaç vardır. Ancak kapitalist sistem, bireyleri bu değerlerden uzaklaştırarak onları sadece kendi menfaatlerini gözeten varlıklar haline getirir. Toplum, bu değerlerin aşınmasıyla birlikte çözülme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.

Bahadır Hataylı/Ekim-2024/İST

17 Ekim 2024 Perşembe

Nerede Ne Zaman Hangi Gençlik

İnsanın varoluşu, yalnızca bireysel anlamda değil, toplumsal yapının en temel taşlarından biri olan gençlikle anlam kazanır. Gençlik, toplumların geleceği, tarihin taşıyıcısı ve insanlığın yeniden doğuşunun teminatıdır. Ancak bugün baktığımızda, ne yazık ki gençlik, yalnızca sorunları konuşulan, analiz edilen ve teorik kalıplara sıkıştırılan bir kavram haline gelmiş durumda. Halbuki gençlik, bir laboratuvar nesnesi değildir; yaşamın içinde var olan, değişken, dinamik ve karmaşık bir süreçtir.

Gençliğin sadece sorunları üzerinden değil, potansiyeli, yetenekleri ve geleceğe dair umutları üzerinden konuşulması gerekir. Bu yazıda, gençliği anlamanın ve doğru yönlendirmenin yollarını keşfetmeye çalışacağız. Etrafımızda gördüğümüz gençlik çalışmaları neden istenen sonuca ulaşmıyor? Gençliğin hayatında kalıcı ve olumlu değişiklikler yapmak için ne yapmalıyız? İşte bu sorulara yanıt ararken, gençliğin dünyasına daha derin bir bakış atacağız.

Gençlik-Dinamik Bir Yapının Keşfi

Gençlik, hayatın en hareketli ve en karmaşık dönemlerinden biridir. Bir fizikçinin laboratuvarda incelediği maddeler gibi sabit kurallara tabi değildir. Gençliğin en büyük özelliği, değişime açık ve hareketli bir yapıya sahip olmasıdır. Onun karmaşıklığı, bir yandan anlaşılması zor bir yapıyı barındırırken, diğer yandan sadeliğiyle dikkat çeker. Gençlik, sürekli değişen bir denklemdir. Nerede, ne zaman ve nasıl bir davranış sergileyeceğini kestirmek zor olabilir. Ancak bu dinamizm, aynı zamanda onun en büyük gücüdür.

Gençliği anlamak için sadece akademik analizler ve sosyolojik veriler yeterli değildir. Onun ruhunu, enerjisini ve potansiyelini keşfetmek için daha derin bir bakış açısına ihtiyaç vardır. Gençlik, hayatın içinden gelen deneyimlerle ve değerlerle şekillenir. Onun için kalıplara sığdırılamayacak kadar geniş bir dünyadır. Gençliği anlamak için, hayatın doğasına uygun bir yaklaşım geliştirmek gerekir.

İdeolojik Saplantılar ve Gerçek Hayat

Toplumlar, gençliği şekillendirmek için ideolojik kalıpları ve saplantıları birer araç olarak kullanır. Ancak bu saplantılar, gençliği dar kalıplar içine sokar ve onun özgürce kendini ifade etmesine engel olur. Her birey, kendi yeteneklerini ve potansiyelini keşfetme hakkına sahiptir. Ancak birçok genç, ailelerinin ve toplumun dayatmalarıyla karşı karşıya kalır. Bu dayatmalar, gençlerin kendi dünyalarında çatışmalar yaşamalarına neden olur.

Birçok ebeveyn, çocuklarını kendi ideolojik görüşlerine ve hayat anlayışlarına göre şekillendirmeye çalışır. Ancak gençler, kendi yeteneklerini ve potansiyellerini keşfetmek ister. Bu nedenle, gençleri anlamak ve onların dünyasına girebilmek için önce bu ideolojik saplantılardan kurtulmak gerekir. Gençliği yönlendirmek, ona doğru bir rehberlik sunmak demektir. Bu rehberlik, merhametle, sevgiyle ve kuşatıcı bir anlayışla yapılmalıdır. Aksi takdirde, gençler kendi iç dünyalarında çatışmalar yaşar ve toplumla uyum sağlamakta zorlanır.

Gençliği Anlamak-Bir İletişim Meselesi

Gençlikle sağlıklı bir iletişim kurmak, onu anlamanın ilk adımıdır. Gençlik, hayatın en enerjik dönemidir ve bu enerjiyi doğru yönlendirebilmek, hem bireysel hem de toplumsal anlamda büyük bir kazanım sağlar. Ancak gençlikle iletişim kurarken, onları birer "masal kahramanı" gibi görmekten vazgeçmeliyiz. Gençler, gerçek dünyada yaşayan bireylerdir ve onların hayatı da gerçek sorunlarla doludur.

Gençliği anlamak için empati kurmak, onların dünyasına girmek ve hayatın içinden gelen deneyimlerle onları kuşatmak gerekir. Bu süreçte, gençlerin kendi yeteneklerini ve potansiyellerini keşfetmelerine olanak tanımak önemlidir. Gençler, kendi hayatlarına kaptan olabilme yeteneğine sahip olmalıdırlar. Bu noktada, onlara sadece yön göstermek değil, aynı zamanda kendi yollarını bulmalarına da yardımcı olmak gerekir.

Bir Gençlik Manifestosu-Kendi Yolunu Bulmak

Gençlik, toplumların geleceğini şekillendiren en önemli güçtür. Ancak bu gücü doğru kullanmak için gençlere fırsat tanınmalı, onları özgürce ifade edebilecekleri bir ortam yaratılmalıdır. Gençlik, bir masal kahramanı değildir; o, gerçek dünyada yaşayan, kendi sorunları ve hayalleri olan bir bireydir. Gençleri, sadece teorik bilgilerle değil, gerçek hayat deneyimleriyle kuşatmak gerekir.

Gençlik, hayatın dinamik ve karmaşık bir dönemi olduğu kadar, aynı zamanda bir fırsatlar dönemidir. Gençler, hayatın sunduğu bu fırsatları keşfetmeli ve kendi yollarını bulmalıdır. Bu süreçte onlara rehberlik etmek, onların potansiyellerini ortaya çıkarmalarına yardımcı olmak büyük bir sorumluluktur.

Gençlik ve Toplumun Geleceği

Sonuç olarak, gençlik, toplumların en değerli kaynağıdır. Onları anlamak ve doğru yönlendirmek, sadece bireysel bir başarı değil, toplumsal bir görevdir. Gençliği bir laboratuvar nesnesi gibi görmekten vazgeçip, onların dinamizmini ve potansiyelini keşfetmek gerekir. Gençler, hayatın içinde var olan, kendi yollarını bulmaya çalışan bireylerdir. Bu nedenle, onlara fırsatlar sunmalı, onları sevgi ve merhametle kuşatmalı ve geleceğe dair umutlarını yeşertmeliyiz.

Gençlik, geleceğin mimarıdır ve bu mimarlık, onların kendi potansiyellerini keşfetmeleriyle mümkün olur. Toplumların geleceği, gençlerin ellerindedir ve bu geleceği inşa etmek için gençliği anlamak ve onlara rehberlik etmek büyük bir sorumluluktur.

Erol KEKEÇ/2018-Eylül/Namazgah/İST


Küreselleşmenin Gölgesinde Aile-Dağılan Bağlar ve Toplumsal Erozyon

  Aile yapısı, bir toplumun en temel ve vazgeçilmez unsurudur. Ancak bugün, ne yazık ki ülkemizde aile kurumu, küresel ve yerel etkiler karşısında ciddi bir sarsıntı yaşamaktadır. Değişen dünya düzeni, medya programları ve sosyal normlar, geleneksel aile yapımızı zayıflatarak aile değerlerine karşı tutarsızlık ve duyarsızlık oluşmasına neden olmaktadır. Toplumun temel taşı olan aileler, bu süreçte büyük bir erozyon ve dejenerasyonla karşı karşıya kalmış durumdadır. Gelin bu meseleye derinlemesine bir bakış atalım ve yaşanan sorunları, bilimsel temellendirmelerle birlikte çözüm önerileri sunarak ele alalım.

Aile Yapısının Değişimi-Küreselleşme ve Medyanın Etkisi

Küreselleşmenin etkisi, yalnızca ekonomik ya da siyasi alanlarda değil, kültürel ve sosyal hayatta da kendini göstermektedir. Medya, bu süreçte en önemli aktörlerden biri haline gelmiştir. Ulusal medya kanalları, küresel planların bir parçası olarak hareket etmekte ve aile yaşamını doğrudan hedef almaktadır. Televizyon programları, diziler, reklâmlar ve sosyal medya içerikleri, aile içi ilişkileri ve değerleri erozyona uğratmaktadır. Özellikle genç kuşaklar, bu içeriklerin etkisiyle aile değerlerinden uzaklaşmakta ve bireyselleşme eğilimleri güçlenmektedir.

Bu durum, aile içindeki iletişim ve samimiyeti zedelemekte, anne-baba ve çocuklar arasında derin uçurumlar oluşmaktadır. Aile üyeleri, artık birbirleriyle yüz yüze iletişim kurmak yerine, sanal dünyalarda kendilerine yeni gerçeklikler oluşturmaktadır. Bu durum, özellikle gençlerde yalnızlık, depresyon ve aile bağlarının zayıflaması gibi ciddi sonuçlar doğurmaktadır. Gençler, aile içindeki güven ve bağlılık yerine, sanal ortamlarda var olmaya çalışmakta, bu da aile birliğini zayıflatmaktadır.

Aile İçi İletişim- Kopukluk ve Yalnızlık

Bir ailenin temelini oluşturan en önemli unsur, iletişimdir. Ancak günümüzde aile içi iletişim, teknoloji ve bireyselleşme yüzünden büyük ölçüde zayıflamış durumda. Her aile bireyi, kendi odasına çekilerek, sanal dünyalarda kendi gerçekliklerini oluşturuyor. Artık evler, mekânsal bir birliktelikten öteye geçemeyen, adeta birer otele dönüşmüş durumda. Aile üyeleri, bir arada yaşasalar da duygusal olarak birbirlerinden tamamen kopmuş durumdalar.

Bu kopukluk, aile içindeki sevgi, saygı ve merhameti de yok etmektedir. Aile, bir arada olmanın getirdiği "biz" duygusunu kaybetmiş, bireyler kendi yalnız dünyalarına hapsolmuştur. Çocuklar, odalarının kapılarını kilitleyip sanal ortamlarına çekilirken, ebeveynler de çocuklarının bu durumuna çoğu zaman kayıtsız kalmaktadır. Bu kopukluk, zamanla daha büyük sorunlara yol açmakta, aile içi bağların tamamen kopmasına ve aile üyelerinin birbirine yabancılaşmasına neden olmaktadır.

Devletin Rolü-Yetersiz Politikalar ve Toplumsal Erozyon

Aile yapısının bu denli zayıflamasında devletin rolü de önemli bir yer tutmaktadır. Devletin yetkili kurumları ve organları, bu konuda yeterince etkili ve kalıcı politikalar üretememiştir. Hızla değişen ve dönüşen dünya düzeni karşısında, genç nesilleri ve aile yapısını koruyacak önlemler alınamamıştır. Aileye yönelik koruyucu politikalar yetersiz kalmış, bu da toplumsal bir erozyona yol açmıştır.

Özellikle medya üzerindeki denetim eksikliği, aileyi hedef alan içeriklerin kontrolsüz bir şekilde yayılmasına neden olmuştur. Aile yapısını koruyacak sosyal politikalar geliştirilemediği için, genç nesiller küresel etkilerin bir parçası haline gelmiş ve aile değerlerine karşı duyarsızlaşmıştır. Bu süreçte devletin yapması gereken, aileyi koruyacak ve güçlendirecek politikalar geliştirmek, aile içi iletişimi ve dayanışmayı artıracak projeler üretmektir.

Genç Nesiller-Bireyselleşme ve Toplumsal Duyarsızlık

Günümüz gençleri, bireyselleşme ve yalnızlaşma eğilimindedir. Küresel kültür, gençleri bireysel başarıya, bağımsızlığa ve yalnız yaşamaya teşvik etmektedir. Bu durum, gençlerin aile değerlerinden uzaklaşmasına ve toplumsal duyarsızlığın artmasına neden olmaktadır. Gençler, artık aile içinde değil, sanal dünyalarda kendilerini var etmeye çalışmakta, bu da aile içi bağların kopmasına yol açmaktadır.

Bireyselleşme, sadece aile içi iletişimi zayıflatmakla kalmamış, aynı zamanda toplumsal duyarlılığı da azaltmıştır. Gençler, artık toplumun sorunlarına karşı duyarsızlaşmış, yalnızca kendi dünyalarına odaklanmış durumdadırlar. Bu süreçte, gençlerin toplumsal sorumluluklarını yerine getirmeleri ve aile içindeki rollerini doğru bir şekilde üstlenmeleri için onları bilinçlendirmek büyük bir önem taşımaktadır.

Patolojik Durumlar-Aile Yapısının Zayıflamasının Sonuçları

Aile yapısının zayıflaması, sadece bireysel ve toplumsal bağları koparmakla kalmıyor, aynı zamanda patolojik vakaların artmasına da yol açıyor. Uyuşturucu bağımlılığı, suç oranlarındaki artış, cinsel taciz ve tecavüz gibi vakalar, aile yapısındaki bozulmanın sonuçlarından sadece birkaçıdır. Gençler aile içindeki duygusal boşlukları dolduramadıkları için, dış dünyada kendilerine alternatif arayışlarına girmeleri, bu tür olumsuzlukların artmasına neden olmaktadır.

Bu patolojik durumlar, yalnızca aileleri değil, tüm toplumu etkileyen büyük bir sorun haline gelmiştir. Aile içinde yaşanan iletişim sorunları, gençlerin dış dünyada yanlış yollar seçmesine neden olmakta, bu da toplumsal bir çöküşü beraberinde getirmektedir. Bu sorunlarla mücadele etmek için aile içi iletişimi güçlendirecek ve aile birliğini koruyacak adımlar atılmalıdır.

Çözüm Önerileri-Aileyi Yeniden İnşa Etmek

Aile yapısındaki bu bozulmaları düzeltmek ve aileyi yeniden inşa etmek için bir dizi çözüm önerisi sunmak mümkündür:

  1. Aile İçi İletişim Güçlendirilmelidir: Aile üyeleri arasında sağlıklı bir iletişim kurulmalı, aile bireyleri birbirlerine zaman ayırmalı ve duygusal bağları güçlendirmelidir. Aile içindeki sevgi, saygı ve merhamet yeniden inşa edilmelidir.

  2. Medya İçerikleri Denetlenmelidir: Aile yapısını zayıflatan medya içeriklerine karşı daha sıkı denetimler getirilmelidir. Özellikle çocuklar ve gençler üzerinde olumsuz etki yaratan programlar, reklâmlar ve sosyal medya içerikleri kontrol altına alınmalıdır.

  3. Devlet Politikaları Güçlendirilmelidir: Devlet, aile yapısını koruyacak ve güçlendirecek sosyal politikalar geliştirmelidir. Aile içi bağları güçlendirecek projeler, eğitim programları ve toplumsal dayanışmayı artıracak politikalar öncelikli hale getirilmelidir.

  4. Aile Eğitimi Verilmelidir: Ebeveynler, çocuklarıyla nasıl iletişim kuracakları konusunda bilinçlendirilmeli ve aile içindeki rollerini doğru bir şekilde üstlenmeleri sağlanmalıdır. Aile eğitimi, aile içi sorunları çözmek için en önemli adımlardan biridir.

  5. Toplumsal Sorumluluk Bilinci Geliştirilmelidir: Gençler, toplumsal sorumluluk bilinciyle hareket etmeli ve aile içindeki rollerini doğru bir şekilde yerine getirmelidir. Toplumsal dayanışma, gençleri aile değerlerine karşı daha duyarlı hale getirecek en önemli unsurlardan biridir.

Sonuç olarak, aile yapısının zayıflaması, sadece bireysel bir sorun değil, toplumsal bir çöküşün habercisidir. Aile içindeki bağların zayıflaması, toplumsal duyarsızlığın artmasına ve patolojik durumların yaygınlaşmasına neden olmaktadır. Bu süreçte, aileyi yeniden inşa etmek ve güçlendirmek için sağlıklı iletişim, doğru politikalar ve toplumsal dayanışma büyük bir önem taşımaktadır.

Aile, toplumun temel taşıdır ve onun korunması, toplumsal geleceğimizin teminatıdır. Aileyi güçlendirmek, sadece bireysel anlamda değil, toplumsal anlamda da büyük bir sorumluluktur. Bu sorumluluğu yerine getirmek, genç nesilleri korumak ve toplumsal değerleri yeniden inşa etmek, hepimizin görevidir.

Bahadır Hataylı/17.10.2024/14.10/Namazgah/İST

20 Nisan 2021 Salı

KÜRESEL KÜLTÜR VE” Z” NESLİ

Küresel kültürün, ulusal ve bölgesel kültürleri yuttuğu dönemi yaşamaktayız. Bu gücün etkisini hissettirdiği dönemin bu günler olması, sadece bu dönemle sınırlı bir geçmişinin olduğu anlamına gelmesin…Küresel kültür Modernizmle baskın olmaya başlayan ama dijital çağla zirveye oturmuş bir yapıdır. Küresel kültür, ulusal milli devletler içinde kendisini temsil eden ve kendi genlerini taşıyan yeni kültür biçimleri oluşturmasına rağmen, bu külttürler ne yazık ki, ulusların kendi kültürü gibi sahiplenilmiş ve sindirilmesi de o oranda kolay olmuştur.

Dünya son 50 yılda küresel bir köye dönüştü ve bu köyün de eli sopalı bir çobanı ortaya çıktı. Bu çobanın görevi, patronlarının kendisine verdiği görevi en iyi şekilde yerine getirme üzerine kuruludur. Çoban Küresel emperyalizmi temsilen dünyanın her köşesine giderken kendi meşruiyetini kendisi onaylayarak hareket eder. Başkalarının onun oralarda olmasının meşruiyetini sorgulaması hiç de önemli değildir. Yani küresel emperyalizm tam bir kültür bombardımanı yaşatmaktadır. Evlerinizin her odasında onun davulundan çıkan sesler sizi meşgul etmektedir. Kendi zihinsel süreçlerinizi, iyi bir tahlil ederseniz, zihin duvarlarınızın oluşumunda da onun etkisinin ve kontrolünün olduğunu görürsünüz. Peki, bu zihin duvarlarınızda kuluçkaya yatacak olan yumurta ve siperim sizin kendi genlerinize mi ait yoksa siz farkında olun ya da olmayın, tamamıyla küresel emperyalizmin tecavüzü sonrası orada döllenen küresel kültürün genleri mi gelişmektedir.

Şunu kararlılıkla ifade etmeliyim ki, Küresel güç, küresel köy haline getirdiği dünyamızı kendine göre tasarlamaktadır. Bu tasarımın proje babaları, para kaynaklarına sahip olan, parayı da sayılarla kontrol altında tutan dünya Siyonizm’inin kendisidir. Siyonizm’in bu hesabı yeni başlamadı, yüz yıllar öncesinden tasarlanmış olan bu düşünce proje haline getirilip uygulama sürecine girilmesi, toplumlara kendi öz toplumsal ve kültürel benliklerini kaybettirdikten sonra oluştu. Neden bu kadar beklenmiş olabilir diyebilirsiniz doğal olarak, sizlerin yaşamları atılacak tohumları taşıyabilecek sağlıklı bir taşıyıcı olmadan bunların yapılması emeklerinin boşa gitmesine neden olabilirdi. Ancak Teknolojik gelişmelerin çok hızlı bir trende girmesi bunların işini kolaylaştırmıştır. Teknolojinin zirveye doğru gittiği bu çağın adının dijital çağ olarak ifade edilmesi öylesine olmadı. Yani sayıların her şeyin yerini aldığı ve sayılarla insanların zihinlerinde rahatlıkla karargâh kuracağınız bir döneme gelindi. Fazla duygu ve düşünce boyutlu geniş açıklamalar yaparak insanları meşgul etmenizin anlamı kalmadı. Dolayısıyla Düşünce ve fikir taraftarı insanların ayartılması kolay olmadığı gibi, onları sahip oldukları kemikleşmiş düşüncelerden uzaklaştırmakta öyle sanıldığı gibi kolay olmayacaktır. Âmâ herkesin önüne sayısal bir denklem koyduğunuzda ölçme bareminiz sayılarla oluşan bir barem ise herkesi ortak bir noktada toplayabilir ve onları istediğiniz gibi planlı projelerinizin taşıyanı haline getirebilirsiniz. Bu öngörüler, öngörü olmanın ötesinde pratik yaşam verileri haline geldi.

“Z” Kuşağı olarak adlandırılan kuşak büyük oranda böyle bir planın hedefindeki evren olarak tasarlandı. Dolayısıyla bunlar içinden belli örneklemler alarak onların yaşamı hakkında bir rapor oluşturma gereği duymadan, dünyanın tüm Z kuşağını doğrudan evren olarak kuşatıcı faaliyetler geliştirildi. Bu faaliyetlerin hem kapsamı hem de muhtevası bunlar tarafından oluşturulmasına rağmen, sanki Z kuşağı gençleri kendileri tercih yaparak böyle bir hayatı seçiyorlarmış gibi de yansıtıldı. Ancak gençler yaşadıkları bu anlamsız ve hedefsiz yaşamın savrulan kobayları haline geldiklerini göremeden, var olan gelenekselleşmiş yaşamı da dışlama tarafına eğildiler. Yani küresel emperyalizmin küresel kültürünü taşıyacak ve sahiplenecek kobayları böylece oluşmuş oluyordu. Bu kobayların her türlü uyarıcıya açık olan şartlı davranışlara yöneltilecek beyinleri başı boş bırakılamazdı. Onun için hız ve haz döngüsüne göre yaşayan ve sadece tüketime endeksli, üretimi düşünmeyen sanal dünyayı gerçek dünya edinen bir yaşam oluşturmalıyız. İşte, “Z” kuşağı bu yaşama hazır hale gelmiş bir tarla gibiydi. Peki bu tarlada küresel emperyalizm kendi istediği şekilde istediği ürünleri yetiştirmemesi olur mu (!)İşte tek tip yaşamın herkes için gerekli olduğu anlatılarak, küresel kültür genleri bu gençlerle birlikte dünyanın her noktasına ekildi. Böylece eski kültürlerden kalan ulusal ve bölgesel kültürler bir öcü gibi gösterilerek, bu kuşağın toplumun gerçek kültürüyle bağları koparılmak istendi. Büyük oranda da bunda başarılı olundu. Küresel kültür kendi araçları olan internet ve sosyal ağlar yoluyla, bu kuşağı iyice kuşattı. Kuşatılan bu kuşak sabah akşam yani günün her saatinde küresel kültürün etkisi altında kalarak farkında olmadan bir öğrenme gerçekleştirdi. Bu öğrenme zamanla düşünceye dönüştü düşüncelerin sürekliliği yaşama yansıdı ve “z” kuşağının eliyle toplumun her alanına yayılan bir kültür halini aldı. Peki orada iş bitmiş mi oluyordu, hayır asıl amacın gerçekleşmesi için taşıyıcılar da istenilen kıvama gelince, öncelikle toplumda var olan değerle ile bu kuşağın çatışması amaçlandı ve ilk aşama da çok hızlı bir çatışma ortamı oluşturuldu. Ancak Ulusal değerleri baskın olan bizim gibi toplumlar, kendi nesilleriyle çatışma içinde olmaktansa onlarla uyumlu yaşamanın yollarını aradılar, baktılar ki yeni neslin kullandıkları kelime ve kavramlardan tutun kullanılan dile kadar bir farklılık var. Kendiliğinden aralarında oluşan duvarları, yükselmeden yıkmanın yolunu aradılar ancak duvarlar boylarının hizasına kadar yükselmiş olduğundan duvar arkasından birbirlerine seslendiler ama gerekli iletişim kuramadılar ve anlaşılmayan dilde farklı mesajlar yollamaya başladılar. Bu durum yaşamı ciddi anlamda tehdit etmeye başlamıştı ve aileler ciddi bir travma yaşar oldular ya karşılıklı savaş halinde olan kuşaklar ya da yeni nesli kaybetmemek için, onları dillerini anlamak ve zaman kaybı yaşanılacağına onları olduğu gibi kabul edelim dediler ve yaşamın temeline küresel emperyalizm tarafından konulmuş olan dinamitin ucunu ateşlediler. Bu dinamitin patlayarak eski kültürel mirası havaya savurması bir an meselesiydi ve de ciddi bir etkileşimle bu süreçte aşıldı. Yani geldiğimiz noktadan baktığımız da artık küresel kültür dünyayı bir köy haline getirmeyi amaçlarken hedeflediği kültürü de yerleştirmiş oldu.

Küresel kültür, denekleri çok iyi yerden seçmişti. Kimlerin bu kültürün etkisinde kalarak çok rahat içselleştirerek bir taşıyıcı olmanın ötesinde bu kültürün bir havarisi olacağını çok önceden tespit etmişti. Sadece bunu uygulamak için uygun ortamlar arıyordu. Dijital çağ ve teknolojideki hızlı trend bu sürecin kolayca aşılmasını beraberinde getirdi. İşte günümüz çağı ve bundan sonrası, Teknolojik Dijital çağın kodlarına göre biçimlenecektir. Dijital çağın en belirgin özelliği, tek tip, küresel emperyalizmin hizmetinde tüketici bir yaşam oluşturmaktır.”Z” kuşağı bu nesildir. Bundan sonra “Z” nesli, Küresel kültürün hem taşıyanı hem de savunanı olarak tarihteki yerini almıştır. Yani küresel kültürün kullanımına uygun hale gelen günah keçisi sadece “Z” nesli değildir. Ancak en çabuk bu süreci sindirerek benimseyen nesil olma yönünden önemlidir. Önceki kuşaklar, bu dalgalar karşısında direnerek bu nesil ile aralarına dalgaların girmesine fırsat vermeden onları anlamak isteselerdi, bağlar kopmayacaktı. Bağlar kopmadığı zaman her ne kadar anlaşılmayan yönler olsa da en azından anlamak için bir çaba ve gayret harcanarak verilen emek bir önem kazanacaktı. İşte bu süreç çok kavgalı geçti. Onun içindir ki eski kuşaklar gelinen noktada aman ne olursa olsun biz çocuklarımızı kaybetmeyelim onlara sahip çıkalım diye yeniden bir başlangıç yapmak için, çocukların her dediğini kabul etmeyi göze alarak onlara sarıldılar. Ne yazık ki, artık çocuklarımız bir taşıyıcı ve kurban olmuşlar. Bu süreçten elimize geçecek olan küresel kültürü özümseyen çocuklarımızla aynı ortamı paylaşarak ve onların isteklerine olur diyerek, yeni yaşamın formatının bizler üzerinde uygulanmasına da onay vermiş olmaktayız.

Bundan sonraki aşama, hep birlikte cümbür cemaat, küresel kültür emperyalizminin dişlileri arasında nefes nefese bize tanınan hayatı sürdürerek yaşamın son noktasını beklemek olur. Hayır böyle kolayca pes etmek yok diyorsanız, bunun yolu ne pahasına olursa olsun, yaşamımızı kolaylaştırıyor diyerek dayatılan her tüketim nesnesinin bir tüketen kölesi olmaktan çıkarak, insani bir duruş ve kendi toplumsal genlerimize ait toplumsal kimliğimizin gereği olan rollerimizi komplekslere girmeden yaşayacağız. Biz yaşarsak ne olur ki demeyelim çok şey olur. Küresel emperyalizmin hayat damarlarının canlılık bulduğu ulusal ve bölgesel kültür kodları daha baskın olmaya başlar. Dolayısıyla baskın olan kim ise onun diğerini gölgesine alacağı muhakkaktır. Bizi kendi evimizde yabancılaştırarak bu ev senin değil, senin evin bu diyenlere dur diyeceğiz. Bir kişinin ayağa kalkması bir hareketin başlangıcıdır. Ama bir hareketin kervan haline gelmesi için herkesin atını alıp kervana katılması gerekir.

Nazım’ın deyimiyle,” Sen yanmasan, ben yanmasam, o yanmasa nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa…” Aydınlık yarınlara varmak ümidiyle, herkesi küresel emperyalizmin dilini konuşmaktan ve onun belirlediği yaşamı kültür diye bir elbise gibi giyinmekten beri olmaya davet ediyorum, inanıyorum ki sizler zaten berisiniz…Selam ve dualarımla!

Erol KEKEÇ/21/04/2021/0019


23 Şubat 2021 Salı

SONA BİR HARF KALA "Z" NESLİ

 Z kuşağı olarak adlandırılan,1999 doğumlular veya 95 ve sonrası gençler üzerinde hesap yapanların tüm hesapları ellerinde patlayacağından kimsenin kuşkusu olmasın...Tüm ideolojik yaklaşımlar bu gençlerin yaşamına Bir şeyler sunmaktan mahrum kaldı. Dinler de bu gençliği anlayacak düzeyde dini yaşadığını söyleyenlerce dışlandı ve gençlikle aralarına duvarlar ördü. Duvarın öbür tarafından anlaşılmayan dilde mitolojik masallarla gençlerin yüreklerine hitap etmeyi düşündü ama düşündüğü kendi avucunda kaldı. Çünkü gençler, çok hızlı yaşadıklarından onların yaşamıyla yol alacak düzeyde bir din mottosu ortada yoktu. Dini sunanlar, bu gençlere daha çok şekiller ve ibadetler boyutuyla yaklaştı ama bu şekillerin onların yaşamlarına katacağı bir artı olmadığından dine karşı da bir lakaytlık kendiliğinden gelişmeye başladı. Dinin sadece bireye standart ve ibadetlerden oluşan bir fıkıh algısının din diye dayatılması onların dincilere ve dolayısıyla Dine karşı da güvenlerini zedeledi. Çünkü Dini yaklaşımda bulunanların yaşamlarındaki dengesizlik ve ve yaşama dokunmayan, zulmün gölgesinde kalan din algısı yerini yavaş yavaş kendisinden nefret edilecek tohumları geride bırakarak bu gençlerin yaşamlarından uzaklaştı. Sonrasında ne oldu dersiniz, bu gençlik fıtratlarını yok sayamadıklarından sadece tanrı inancıyla dinin yaşanabileceğini diğer anlatılanların tamamının onların yaşamlarındaki gelecek süreci kısıtlamaya yönelik bir tavır olduğu kanısını onlarda oluşturdu. Bu kanaate giden yol dışardan onlara dayatılan dinin içeriğinin yaşama dokunmaması ve onların hayatına bir değişim ve farkındalık kazandırmamasıydı. Oysa onların görmek istedikleri din hayatın kendisiyle paralellik oluşturması ve hayatı daha kolay yaşanabilir ortama taşımasıydı. Bu aradıklarına kavuşamayınca ne dini anlatanlara ne anlattığına bakmaksızın bunların anlattıklarını dinleyerek geçirilecek zamanı fuzuli olarak gördüler ve buna bağlı ciddi, refleksi bir tavır geliştirdiler ve din anlatılan ortamları terk etmeye başladılar. İşte bu uzaklaşma Z kuşağı ile aralarına duvar örenlerde bu kuşağın dinden uzaklaştığını hatta tamamıyla Deizme bir kayış olduğunu sesli dillendirmelerine neden oldu. Peki soruyorum bu sürecin bu şekilde dillendirilmesi ve her yandan dini anlatan vaizlerin verilmesi sorunu çözer mi dersiniz? Yoksa daha bir dine karşı antipatik eylemlerin çoğalmasına mı neden olur...?

İnsanların yaşamına dokunmayan onların sorunlarını sorun olarak görmeyen ve ne olursa olsun dünya yansa da ben buyum bunu zoraki kabul etmen gerekir diyen anlayışların adı ne olursa olsun isterse içerisine doğal din aroması katılsın yok olmaya mahkumdur.
Hayatın odağına dokunmak için insanı insan olarak görüp onun fert olarak bir değer ifade ettiğini kabullenip ona o şekilde yaklaşmanın kaçınılmaz bir sorumluluk olduğu bilinmelidir. Ancak bu sorumluluğu yok sayarak insanları toplum içinde aidiyet kimlikleriyle tanımlamaya kalkarsanız, onların sizi tanımlanamayacak duruma getireceklerinden kuşkunuz olmasın...Z nesli kendisi olarak var olmak ve kendisi olarak kabul görmek istiyor, onu bu şekilde kabul ederseniz ondan sonra ona sunacağınız aidiyet kimlikleri onda karşılık buluyor. Bundan dolayıdır ki, bu kısa yorumlamalarımla aslında biraz da şu mesajı aktarmaya çalışıyorum, gelecek bu nesli, fert olarak kabul edip onların sürecine katkı sunduğunuz zaman sizin mesajınız onlarda bir karşılık bulacak, yoksa onların ortaya koyacağı tavır hem bir toplumun yaşam tarzını hem de nice siyasal ve sosyal sistemlerin muhatap bulamayarak yok olmasına neden olacaktır...Alfabenin son harfine dikkat edelim ya cümle tamamlanır ya da hiçbir cümle kuramazsınız mesajınızı siz çalar siz söylersiniz bağrınıza hançer saplanır...
Erol KEKEÇ/07.02.2021




3 Ocak 2021 Pazar

Tüketiyorum öyleyse varım

Tüketici tutumları üzerinde manipülasyonlar gerçekleştirmenin en önemli aracı da, yeni gösterge sistemleri ve imajlar yaratma işlevini yerine getiren reklamcılık faaliyetleri olmuştur. Reklamcılık etkinlikleri böylece, bir kitle iletişimi biçimi olarak içinde ideoloji barındırır bir hal almıştır. Söz konusu manipülasyonunu gerçekleştirme açısından reklamcılık etkinliklerinin temelinde yatan duygu, kişinin kendini gerçekleştirmesi noktasında tüketimin gerekliliğine dair yarattığı duygudur.

Descartes’in ‘Düşünüyorum öyleyse varım’ önermesinin tüketime çevrimi olan ‘Tüketiyorum öyleyse varım’ sözü bu anlamda, tüketim etkinliklerinin reklamcılığa bağlı temelini ifade eden bir cümledir. İfade, tüketim toplumunun bir ferdi olan bireyin varoluş kaynağı olarak gördüğü eylemi gösteren bir çıkarsamadır. Nesnelere sahibiyet temeline dayalı bir yaklaşımı ifade eden bu önerme, ‘insanlar tarafından saygı duyulan, kabul edilen bir birey olmak istiyorsan tüket’ der.

Tüketici davranışları konusunda yazan Barbara Kruger tarafından çeşitli vesilelerle derinlemesine işlenmiş olan ve ‘I shop therefore I am’ sloganı ile ünlenmiş anti-tüketimci yaklaşım, tüketimin çağdaş toplumdaki doğaüstü yerini ifade eder. Özellikle imaj ve markaların oluşumu ile belirginleşen ikonografik inanışlar, çağdaş kültürlerde vazgeçilmez konumlar kazanmıştır. Medyayı saran popüler kültür ürünleri, medyanın kendine özgü fantastik formlarına aktarılıp, estetize edildiği sürece anlam kazanmaktadır. Baudrillard’ın simülasyon kavramıyla paralel bir şekilde, reklamlarda da içerikten çok görüntünün biricikliği esas olandır. Modern yaşamda insan hayatını kuşatan reklam imgeleri, devamlı olarak mutlu, başarılı insanlarla dolu, sorunlardan uzak hayali bir dünya yaratır. İzleyiciler de aktif olarak bu dünyanın içinde konumlandırılır. Tüketiciler ancak ürünleri kullandıkları müddetçe bu dünyanın kapısını arayabileceklerdir.

Markaların reklamlar ve diğer promosyonel yöntemleriyle özendirdiği alışveriş çılgınlığı, Amerika’dan çıkıp bütün dünyaya yayılmıştır. Tüketim ekonomisi ve dolayısıyla tüketim kültürünün anavatını olan ABD`de, sürekli mağaza mağaza dolaşarak alışveriş peşinde koşmak, bir hastalık olarak nitelendiriliyor.

Ünlü psikolog Erich Fromm`un `Sahip Olmak ya da Olmak` adlı kitabında belirttiği gibi, insanlar birbirlerinin ne bildiğine ve ne olduğuna değil, nelere sahip olduğuna bakıyor. Alışveriş çılgınlığının bir hastalığa dönüştüğü ve insanları durmadan bir şeyler satın almaya zorlayan ortamın özellikleri ve alınması gereken önlemler, bütün dünyada araştırılıyor. Bu hastalığa karşı ilaçlar ve tedavi yöntemleri geliştiriliyor. Alışveriş hastalığının büyük ölçüde ortaya çıktığı yer ABD olduğu için, öncü çalışmalar da orada yapılıyor. Stanford Üniversitesi`nde yapılan bir araştırmada, alışveriş hastalarıyla birlikte tüketim ortamının özelliklerinin altı ana başlık altında toplandığı görülmüştür. Buna göre, alışveriş hastaları kafalarında sürekli bir şeyler satın alma düşüncesiyle dolaşırlar. Hastalar gece gündüz bir şeyler satın alma isteğiyle dolaştıkları için, genellikle ihtiyaçları olmayan şeyleri alırlar.

Tüketimi artırmak için, üreticiler gerçek ihtiyaçlardan daha çok yapay ihtiyaçlar üreterek, tüketicileri sürekli bir şeyler almaya zorlarlar. Gereksiz alışveriş, tüketicileri kredi kartlarıyla borçlanmaya teşvik eder. Alışveriş hastalığı aile huzurunu bozarak, sosyal patlamalara yol açar. Alışveriş tutkunları her gün çarşı pazar dolaşmazlarsa, gerçekten huzursuz ve tedirgin olurlar. Alışverişin bir hastalığa dönüştüğü, gösteriş yarışının her alanı kuşattığı toplumlarda, hayatın kalitesini artırmayan ve kültürel zenginliğe hiçbir katkısı olmayan yapay ihtiyaçlar büyük önem kazanır. Buradan görüldüğü üzere, tüketim çağının dinamikleri, tüketimi salt ihtiyaçların giderilmesiyle sınırlayan, tüketimi ekonomik etkinliklerin bir sonucu olarak tasarlayan klasik iktisat anlayışını büyük ölçüde tartışmaya açık bırakıyor. Kişilerin nesnelerle ilişkisi, ihtiyaçların karşılanmasıyla sınırlanamayacak kadar karmaşıktır. Tüketilen nesnelerinin pek çoğunun somut bir fayda sağlamaktan uzak olduğu veya nesnelerin duygusal faydalarının ve sembolik değerlerinin kullanım değerlerinin önüne geçtiği bir vakadır.

Alman felsefeci Haug ise bu konuda en geniş anlamıyla, metanın duygusal algılanışı ve kullanım değerinin nesnenin kendisinden ayrıldığını ve duygusal algılanış yani görüntünün metanın kendisinden bile-giderek daha fazla-önemli hale geldiğini ifade ediyor (Haug, 1997, 24). Bir diğer sosyal kuramcı Harvey de, imajların ve gösterge sistemlerinin üretimi noktasında, Marks’ın meta üretimi teorisinin bu değişimi kapsayacak biçimde genişletilmesinin önünde ciddi bir güçlük olmadığını belirtir (Harvey, 1999, 320) Kısacası, modern toplumlarda birer gönderge sistemi haline gelen reklam ve medya imajları bugün, kültürel pratiklerde çok daha bütünleştirici bir rol oynamaya başlamış ve reklamcılık giderek artan ölçüde, satılacak ürünle ilgisi olan ya da olmayan imajlar aracılığıyla arzuların ve zevklerin manipüle edilmesine yönelmiştir. Reklamların bunu yaparken etkisini yasladığı ve kendisini sakladığı örtük yapı ideoloji, yani reklamların ideolojik yapısıdır.

İdeoloji, bahsedilen süreç içinde görünmez bir örtü vazifesi görür. Farkında olmaksızın reklamlarda ideoloji tekrar tekrar yaratılır. Anlam, tüketici aracılığıyla yaratılır ve daha sonra tüketici kendini yaratır. Reklamların ideolojisinde, bizimle ilgili ‘zaten’ doğru olarak gördüğümüz için sorgulamadığımız varsayımlar yapılır. Reklamlar, bireyler olarak bizim kendimizle ilgili bir ‘olgular zatenliği’ yaratır: Zaten tüketiciyiz; zaten belli değerlerimiz vardır; zaten bu değerler temelinde şeyler satın alırız; zaten tüketiriz (Williamson, 2000, 43). İdeolojiyi süreklileştirmek ve kalıcılaştırmak amacıyla reklamın temel argümanı olan özgür seçim sağlar söylemi, sürekli olarak tüketicinin önüne konur. Bu temel fayda etrafında şekillenen reklamlar, toplumsal ilişkileri amaçlayarak, yaşanmayan özlemleri, ulaşılabilecek zevkleri seyirci alıcısına sunar. Bir yandan da, onlarda bir memnuniyetsizlik yaratmayı, onların bazı eksiklikleri yaşamasını sağlamayı amaçlar. Sürekli tüketimi getirecek anahtar ise bunları yaşatabilmektir.

Reklamların sahip olduğu örtülü ideolojileri, gerçekte var olan şiddet, korku, bencillik, cinsellik vb. duyguların, doğal, estetik ve olduklarından daha az zararlı olarak algılanması sonucunu doğurur. Estetik kaygılarla yumuşatılmış ve güncelleştirilmiş reklam görüntüleri içinde, bu görüntüler hemen ayrımsanamaz. Yumuşatılmış, güzelleştirilmiş reklam görüntüleri içinde hemen ayrılması zor olan olumsuz duygular, ilk amaçları olan yıkıcılıktan sapmış; toplumsal yaşama ve düzene katılmıştır. Ancak bu durum, bahsedilen olumsuz duyguların ortadan kalktığı anlamına gelmez. Kitle iletişimi araçlarınca seyirlik hale getirilmiş şiddet, bizim dünya imgelemimizin oluşmasına katkıda bulunur. Biz bu şiddet görüntülerini pek çok açıdan doğal ve doğru bulmasak bile, canlandırma biçimleriyle, estetik ve yansız olarak değerlendirebiliriz. Reklamlar bu duyguları, kesintisiz ve hiçbir yaşanmış gerçekliğe dayanmayan bir imgeler bütünü olarak sunduğu için, ortaya çıkan karışıklık içinde, reklamların yarattığı imgeler ve bu duygular birbirine girer. Bunun sonucunda, bu ikisi arasında bir dönüşüm yaşanır.

Reklamın karşısındaki izleyici için tüm olumsuz duygular soyut birer kategoridir. Şiddet, korku, bencillik gibi olumsuz duyguların kaynağı veya öznesi uzakta, bilinmeyen bir uzamda ve zamandadır. Reklamlarda devamlı gelecek zamanla konuşulur. Diğer taraftan, geleceğe ulaşma anı sürekli olarak ertelenir durur. Reklamların etkili olmasının ardında yatan gerçek de budur. Reklamın yarattığı etki gerçeğe yaslanmasına rağmen, reklamlarda söylenenlerin doğruluğu, söz verilen şeylerin gerçekleşebilirliğinden değil; uyandırdığı düşlerin alıcının düşleriyle çakışmasından kaynaklanır (Berger, 1999, 146). Reklamlar bu çerçevede temelde gerçeğe değil, düşlere dayanır. Edilgen kılınmış izleyici/seyirci, bu düşlerin gerçekleşme ihtimalinden emin olmasa bile, uyandırdığı düşler nedeniyle reklamları inandırıcı bulmaktadır. Erich Fromm bu konuyla ilgili şöyle der: “Sınırsız üretim, mutlak özgürlük ve kısıtlanmış mutluluk üçlemesi, yeni ‘gelişme dini’nin temelini oluşturur ve bu dinin dünyasal planda yaşanması, eski dinlerdeki ‘Tanrı’nın Şehri’ne ulaşma arzusunun yerini alır.” (Erich Fromm,1991, 18).

Reklamlarda çekici kılınan nesnelerinin etkisi, bunların gerçeğe yaslanmasından dolayıdır. Anlam üretimini gerçekleştirirken daima gelecekteki alıcıya seslenen reklamlar, bireylerin ‘zevk açlığını’ işler. Çekici hale gelmiş imgelerini seyircisine sunan reklamlar, toplumdaki bireyin toplum içindeki konumunu belirler. Seyirci/alıcı, ürünü edindiği zaman erişeceği duruma bakarak, kendisinin kıskanılacak duruma gelmesini bekler. O ürünle, başkalarının kıskanacağı bir nesne durumuna dönüştüğünü düşünmesi beklenir (Berger, 1999, 13). Bu noktada, gerçek ve yanlış gereksinimler konusu çok önemlidir. ‘Yanlış’ olan istekler, baskı grupları tarafından yukarıdan dayatılmışken, saldırgan ve türesizdirler. Karşılanmaları durumunda bireyler yoğun bir hazzı hissederler. Diğer taraftan, bu mutluluk başkalarının durumunu anlamaya engel teşkil ediyorsa, sonuç mutsuzluk içinde aşırı hoşnutluk duygusuna varmak olacaktır. Reklamlarla uyum içinde dinlenme, eğlenme, davranma ve tüketme, başkalarının sevdiklerini sevme ve nefret ettiklerinden nefret etme gibi yürürlükteki gereksinimlerden çoğu, bu yanlış gereksinimler sınıfına düşerler (Marcuse, 1997, 18).










6 Ekim 2020 Salı

Senin ayağına paspas yaptığını kimse vitrinine örtü yapmaz

 

Ben çocukken mahallemizde bir çocuk vardı.
Adı Sinan.
Ailesi hiç ilgilenmez, değer vermezdi.
Çocuğun doğru düzgün ne saçını kestirirlerdi ne çocuğa banyo yaptırırlardı ne temiz kıyafet giydirirlerdi.
Annesi hep rezil ederdi bizim yanımızda. Çocuğa sürekli lakaplar takardı.
Sümüklü Sinan, titrek Sinan, uluk Sinan…
Sinan’a sinirlenince yanımızda söverdi, çocuğu döverdi.
Çok üzülürdüm Sinan’ın bu hâline. Sinan çok haylaz bir çocuktu.
Bütün mahalle tanırdı onu. Kime zarar verse annesi veya babası gelir Sinan’a bağırır, çağırırdı.
Hatta vurduklarına bile şahit olurdum.
Çünkü Sinan’a ailesi bile değer vermiyordu. O yüzden herkes çok acımasız davranabiliyordu.
Çünkü Sinan’ın etiketi şuydu: “AİLESİ İÇİN DEĞERSİZ!”
Bir de Can vardı. Annesi Can ile ilgili her şeye çok dikkat ederdi. Can her zaman temiz bir çocuktu.
Tırnakları hiç uzun ve kirli olmazdı.
Kıyafetleri hep temizdi. Annesi hep onu yanımızda “Yakışıklı oğlum, tatlı oğlum.” diye severdi.
Can yaramazlık bile yapsa annesi Can’ı yanımızdan uzaklaştırır, çocuğuyla öyle konuşurdu. Asla kimsenin yanında küçük duruma düşürmezdi.
Can genel olarak nazik bir çocuktu ama yaramazlık bile yapsa herkes Can’ı kibar bir şekilde uyarırdı. Can ile ilgili durumlar ailesi ile konuşulurdu.
Can arkadaşları arasında popüler bir çocuktu.
Çünkü Can’ın etiketi şuydu: “AİLESİ İÇİN DEĞERLİ!”
Senin toz bezi yaptığını kimse vitrinine örtü yapmaz.
Önce sen değer vereceksin ki başkaları da değer versin. Sen çocuğuna nasıl davranıyorsan herkes öyle davranır.
Nasıl etiketliyorsan insanlar o etiket üzerinden muamele eder.
Elindeki taş istediğin kadar elmas olsun eğer onu kömüre buladıysan üzerindeki karalıktan dolayı kimse onun ne kadar değerli bir taş olduğunu göremez.
Hem sizin aşağılayarak etiketlediğiniz çocuklarınız var ya inanılmaz mutsuz oluyorlar, biliyor musunuz?
Kendi kimliklerine değer veremiyorlar. Kendilerini oldukları gibi kabul edemiyorlar ya da kendilerindeki cevherleri göremiyorlar.







Nesiller arası kopuşun arka planı

Yeni nesil ile iletişim kuramıyoruz… Onlar bizi dinlemiyorlar, kendi bildiklerini okuyorlar, dolayısıyla toplumsal yaşam çatırdıyor. Çünkü ...