Bir toplum ancak bu kadar
darmadağın
edilebilir. Bu abartı değil, bir teşhistir. Çünkü bugün yaşadığımız
şey
ani bir çöküş
değil;
uzun yıllara yayılan, katman katman örülmüş bir dağılmadır. Bu dağılma
ne bir gecede oldu ne de kendiliğinden. Bu dağılma;
görmezden gelinerek, normalleştirilerek, “zamanın ruhu” denilerek ve en tehlikelisi
rakamlarla makyajlanarak gerçekleştirildi.
Soruyla başlayalım:
Sanal kumarlar neden var? Sadece bir “teknoloji meselesi” mi bu? Yoksa
çaresizlikle, yoksullukla ve umutsuzlukla beslenen yeni bir sömürü biçimi mi?
Bir genç neden sabaha karşı
telefon ekranına bakarak “belki bu sefer tutar” diye dua eder hâle geldi? Bir
baba neden maaşının
bir kısmını ailesinden gizleyerek sanal bir çarkın içine atar?
Bir anne neden evladının
gözlerinde yorgunluk değil, tükenmişlik görür? Çünkü bu toplumda artık
umut üretilmiyor. Ümit, şansa devredildi.
Görülenle Gösterilen
Arasındaki Uçurum
Bundan 12 yıl önce
Ankara’da yaşanan
bir sahne, bugün hâlâ her şeyi anlatmaya yetiyor. Bir bakanlığın
1 kilometre yakınında, bir hastanenin önünde, bir büfeden sabahın erken
saatlerinde okula giden öğrencilerin sarma sigara alıp gitmesi. Yarım saatlik
bir gözlem. Bir istatistik değil, bir hakikat anı.
Bu manzara bir istisna değildi;
bu manzara sistemin kendisiydi. Ardından aynı gün, aynı şehirde,
aynı coğrafyada;
gençleri uyuşturucudan
kurtarmak için STK’lara aktarılan milyonlar konuşuluyordu. Soru son derece
basitti ve hâlâ cevapsız:
1 kilometrelik alanda
olup biteni görmeyen bir bakanlık, kaç kilometrelik projeyle sorunu çözeceğini
sanıyor? Eğer
bir devlet, kendi binasının çevresinde olup biteni bilmiyorsa, ya bilmiyordur —
ki bu acziyettir, ya biliyordur ama görmüyordur — ki bu suç ortaklığına
yakın bir körlüktür. Bu noktada mesele uyuşturucu değildir
sadece. Mesele; gerçeğin parçalanmasıdır. Bir tarafta raporlar, sunumlar,
projeler, bütçeler; diğer tarafta sokak, gençlik, aile, hayat.
Rakamlarla Kaçış,
Hakikatle Yüzleşememe
Rakamlarla konuşmaya
alışanlar,
gerçekleri rakamlarla ölçemediğinde onları yok sayar. Çünkü rakam yoksa sorumluluk da
yoktur. Çünkü tablo yoksa vicdan da sessizdir. Uyuşturucu
kullanım oranı düştü.” Bağımlılıkla mücadelede ilerleme var.”
Gençlik projeleri yaygınlaştı.”
Peki neden hastanelerin
acil servisleri gençlerle dolu? Neden intihar yaşı düşüyor?
Neden bağımlılık
türleri çeşitleniyor?
Neden kumar, madde, pornografi ve dijital bağımlılık aynı anda patlıyor? Çünkü
ölçülen şey
insan değil,
rapordur.
Çünkü izlenen şey
hayat değil,
grafiktir. Oysa toplum grafikle değil, acıyla çöker. Ve acı ölçülemez.
Ailenin Sessiz Çözülüşü
ve Medyayla Normalleştirme Toplumun çekirdeği ailedir; bu cümle artık
klişe
sanılıyor. Ama klişe olması, yanlış olduğu anlamına gelmiyor. Tam
tersine, o kadar doğru ki üstü örtülmek zorunda kalınıyor.
Gündüz kuşağı
programlarına bakın. Sürekli ifşa edilen aileler. Sürekli bağırışlar,
ihanetler, şiddet,
çocuklar, yalanlar. Her gün, her saat, her kanalda. Başta
“ibret” diye sunulan şey, zamanla alışkanlığa dönüştü.
Sonra normalleşti.
En sonunda model hâline geldi. Bugün bir genç için aile, artık güvenli bir
liman değil;
sürekli dağılan,
sürekli çatışan,
sürekli kırılan bir yapı olarak sunuluyor.
Bu bir reyting meselesi
değildir
yalnızca. Bu, bilinç inşasıdır. Çünkü parçalanmış aile, yalnız birey
üretir. Yalnız birey, kolay yönlendirilir. Kolay yönlendirilen birey, itiraz
etmez; sadece tüketir. Otorite, Sorumluluk ve Görünmeyen Hesap
Bu tabloyu sadece “toplum
bozuldu” diyerek açıklamak kolaycılıktır. Toplum kendi kendine bozulmaz. Toplum
bozulmaya maruz bırakılır.
Burada sorulması gereken
soru şudur:
Bu kadar çok çelişki, bu kadar çok ihmal, bu kadar çok körlük tesadüf
mü?
Bir yanda ahlâk söylemi,
diğer
yanda ahlâksızlığı besleyen sistemler. Bir yanda gençliği
koruma vaadi, diğer yanda gençliği yalnız bırakan politikalar. Bir
yanda aile vurgusu, diğer yanda aileyi çözen medya düzeni. Bu çelişki
tesadüf değildir.
Bu, hesapsızlığın
kurumsallaşmış
hâlidir.
Freni Patlamış
Tır gibi Toplumsal Gerçekliğimiz: Bir TIR düşünün; freni patlamış,
yokuş
aşağı
gidiyor. Üzerindeki yükler döküle saçıla ilerliyor. Şoför
direksiyonda ama kontrol yok. Yoldakiler kaçmaya çalışıyor.
Bugün toplumsal gerçekliğimiz
tam olarak budur. Ekonomi yükü dökülüyor, ahlak yükü dökülüyor, adalet yükü
dökülüyor, umut yükü dökülüyor.
Ve hâlâ “kontrol
altındayız” deniliyor. Oysa kontrol, sadece direksiyonda oturmak değildir.
Kontrol, frenin çalışmasıdır
fren de adalettir.
Bu Gerçek bir yazı, bir
karamsarlık değildir.
Bu yazı bir düşmanlık
hiç değildir.
Bu yazı, inkâr edilemeyen bir gerçeğin kaydıdır.
Toplum, daha fazla
normalleştirmeye
dayanamaz. Gençlik, daha fazla görmezden gelinmeye dayanamaz. Aile, daha fazla
teşhire
dayanamaz. Ve en önemlisi: İnsan, rakamların arkasına saklanarak kurtulamaz. Bu
gidiş,
bir çözüm üretmiyor. Bu gidiş, yalnızca toplumsal tükenişin
düdüklerini çalıyor. Duyulup duyulmaması artık bir tercih değil;
sonuçtur. Ve sonuçlar, her zamanen sessiz anlarda en yüksek sesi çıkarır.
Erol
Kekeç/03.01.2026/Sancaktepe/İST