7 Ocak 2026 Çarşamba

Kuduran ayılar çağında insan olmak

Aç ayı oynamaz, tok ayı kudurur.

Eskiler bir sözü boşuna söylememiştir: “Aç ayı oynamaz.”

Ama eskiler bir şeyi daha öngörememiştir: Tok ayının kuduracağını.

Bugün yaşadığımız dünya, aç ayıların hayatta kalma mücadelesi verdiği; tok ayıların ise kuduz bir iştahla etrafı parçaladığı devasa bir hayvanat bahçesine dönüştü. Ne yazık ki bu bahçenin kafesleri hayvanlar için değil, insanlar için. Ve en acı olanı şu: Bu bahçenin bekçileri de ziyaretçileri de hatta alkışlayan seyircileri de yine biziz.

Bir tarafta açlıktan kemikleri sayılan insanlar var. Gerçek açlık bu; romantize edilecek bir yoksulluk değil. Öte tarafta ise tok olduğu halde doymayanlar… Sofrası dolu, kasası dolu, ekranı dolu, ama gözü hâlâ aç olanlar. İşte bu ikisi arasındaki uçurum, çağımızın en büyük insanlık dramıdır.

Aç ayı oynamaz; çünkü açlık, insanı hayatta kalma refleksine kilitler. Aç insan ideoloji düşünmez, gelecek planlamaz, estetik tartışmaz. Aç insan ekmek düşünür. Ama tok ayı kudurur; çünkü tok olanın artık kaybedecek bir şeyi yoktur, sadece daha fazlasını isteme hırsı vardır. Ve bu hırs, ahlakla, vicdanla, adaletle dizginlenmezse kuduzluk başlar.

Bugün dünyaya bakın.

Savaşlar, açlıktan değil; tokların ihtirasından çıkıyor.

Doğa, fakirlerin tüketiminden değil; zenginlerin oburluğundan yok oluyor.

Adaletsizlik, yoksulların isyanından değil; imtiyazlıların düzeninden besleniyor.

Ama garip olan şu: Bu düzen kendini hâlâ “normal” diye pazarlayabiliyor. Çünkü kuduran ayılar sadece parçalamıyor; aynı zamanda anlatıyor, meşrulaştırıyor, süslüyor. Kanlı pençelerini beyaz eldivenlerle gizliyorlar. Ve bize “Bu böyle olmak zorunda” diyorlar.

Dünyamız artık bir insanlık sahnesi değil; iyi beslenmiş yırtıcıların gösteri yaptığı bir sirk. Seyirciler alkışlıyor, çünkü alkışlamazlarsa bir gün kafese alınacaklarını biliyorlar. Kafeste olanlar ise ses çıkaramıyor; çünkü aç ayı konuşamaz, sadece hayatta kalmaya çalışır.

Bugün bir çocuğun açlıktan öldüğü haber, birkaç saniyelik bir akıştan ibaret. Ama bir borsadaki dalgalanma, dünyayı ayağa kaldırıyor. Bir şehir bombalandığında “karmaşık nedenler” aranıyor; ama bir şirketin kârı düşğünde “acil önlem” alınıyor. İşte bu, tok ayının kuduzluğudur.

Tok ayı, kendini haklı görür.

Tok ayı, doymuş olmasına rağmen hâlâ “risk aldığını” söyler.

Tok ayı, başkalarının açlığını “doğal süreç” olarak açıklar.

Tok ayı, kendi oburluğunu “başarı” diye yüceltir.

Ve en tehlikelisi: Tok ayı, kendini insan zannetmeye devam eder.

Oysa insan, sadece tüketen bir varlık değildir. İnsan, sadece alan değil; sorumluluk taşıyan bir varlıktır. Ama sorumluluk, tok ayının işine gelmez. Çünkü sorumluluk paylaşmayı gerektirir. Paylaşmak ise kuduzluğu tedavi eder. Bu yüzden sistem, paylaşmayı değil; rekabeti kutsar. Çünkü rekabet, güçlü olanı daha güçlü yapar; zayıf olanı ise görünmez kılar.

Bugün “başarı” dediğimiz şeyin tanımına bakın. Kaç kişinin hayatını kurtardığın değil; kaç kişiyi geride bıraktığın önemlidir. Kaç adaletsizliği durdurduğun değil; kaç engeli aşğın konuşulur. Engelin ne olduğu, kimin üzerinden atlandığı, kimin ezildiği detay sayılır.

Bu dünyada aç ayılar vardır; ama onların sesi çıkmaz. Çünkü açlık, insanın sesini kısar. Tok ayılar ise bağırır, konuşur, yazar, anlatır. Medya onların elindedir, kürsüler onların, mikrofonlar onların. Ve onlar bize sürekli şunu anlatır:

“Bu düzen böyle. Başka türlüsü mümkün değil.”

Oysa mümkün. Ama mümkün olması için önce kuduzluğun teşhis edilmesi gerekir.

Kuduzluk, aşırı zenginlik değildir. Kuduzluk, aşırı güç değildir. Kuduzluk, hesap vermeden sahip olmaktır. Kuduzluk, sahip olduğun şeyin bedelini başkasının ödemesidir. Kuduzluk, sen tokken başkasının açlığını görmezden gelebilmektir.

Bugün dünya, insan hakları söylemleriyle dolu. Ama insan, hâlâ pazarlık konusu. Demokrasi, vitrin süsü. Özgürlük, sadece güçlülerin hareket alanı. Adalet ise çoğu zaman yön tabelası; kimsenin varmak istemediği bir adres.

Bu yüzden dünya bir hayvanat bahçesine döndü. Ama bu bahçede hayvanlar masum. Asıl tehlikeli olanlar, hayvan içgüdülerini akılla birleştirip vicdanı dışlayanlar. Çünkü hayvan öldürür ama gerekçelendirmez. İnsan ise öldürür ve neden haklı olduğunu anlatır. İşte bu fark, insanı hayvandan ayıran üstünlük değil; daha tehlikeli bir varlık yapar.

Aç ayı oynamaz; ama aç insan umut eder.

Tok ayı kudurur; ama tok insan utanabilirdi.

Sorun şu ki, utanma artık öğretilmiyor.

Çocuklara başarı öğretiliyor, ama merhamet “zayıflık” diye sunuluyor. Güç öğretiliyor, ama sınır öğretilmiyor. Hak öğretiliyor, ama sorumluluk unutuluyor. Sonra bu çocuklar büyüyor ve kuduran ayılara dönüşüyor. Ve biz buna “liderlik”, “vizyon”, “başarı hikâyesi” diyoruz.

Bu çağın en büyük yalanı şudur: Herkes tok olursa sorun kalmaz.

Hayır. Tokluk da bir sınavdır. Ve tarih gösteriyor ki, insanlık bu sınavdan açlık kadar sık geçemiyor.

Bugün insanlık, kendi elleriyle kurduğu bu bahçede dolaşıyor. Bir kafeste açlıktan ölenleri izliyor, diğer kafeste tokların kuduzluğunu alkışlıyor. Arada bir “üzülüyoruz” diyoruz, bir bağış yapıyoruz, bir paylaşım yapıyoruz, vicdanımızı kısa süreliğine sakinleştiriyoruz. Sonra hayat devam ediyor.

Ama hayat devam ederken, doğru biraz daha yamuluyor, adalet biraz daha erteleniyor, merhamet biraz daha küçülüyor. Ve biz buna alışıyoruz. Alışmak, kuduzluğun sessiz destekçisidir.

Bu yazı bir çözüm reçetesi sunmuyor. Çünkü sorun teknik değil, ahlaki. Bu yazı bir manifesto değil belki; ama bir uyarı çanı. Diyor ki:

Eğer tok ayıların kuduzluğunu normalleştirirsek, yarın aç ayı olmaktan kurtulsak bile insan kalamayacağız.

İnsanlık, bugün bir eşikte. Ya ayılaşmayı kabul edecek ya da insan olmanın bedelini yeniden hatırlayacak. İnsan olmak; paylaşmak, utanmak, durmak, sınır koymak demektir. İnsan olmak; tokken de dizginlenebilmektir.

Aksi halde bu hayvanat bahçesi büyüyecek. Kafesler çoğalacak. Ve bir gün hepimiz, alkışladığımız gösterinin bir parçası olduğumuzu fark ettiğimizde, artık çok geç olacak.

Çünkü kuduran ayılar durmaz.

Ama insan, durmayı öğrenebilirdi.

Bahadır Hataylı/06.01.2026/Sancaktepee/İST

26 Aralık 2025 Cuma

İslam ve Batı Özgürlük Anlayışlarının Ontolojik Ayrışması

Fıtrat mı Tercih mi?

Özgürlük, modern dünyanın en çok kullanılan fakat en az sorgulanan kavramlarından biridir. Her ideoloji, her siyasal sistem ve her kültürel söylem özgürlüğü kendi referanslarına göre tanımlar; ancak çoğu zaman bu tanımın dayandığı insan tasavvuru, varlık anlayışı ve ahlâk zemini yeterince görünür kılınmaz. Oysa özgürlüğün ne olduğu sorusu, doğrudan “insan nedir?” sorusuna bağlıdır. İnsanı nasıl tanımlarsanız, özgürlüğü de öyle tanımlarsınız.

İslam’ın özgürlük anlayışı ile Batı’nın modern özgürlük kavrayışı arasındaki temel fark, tam da bu noktada ortaya çıkar. Batı düşüncesi özgürlüğü çoğunlukla sınırsız tercih yapabilme kapasitesi olarak ele alırken; İslam, özgürlüğü fıtratın önündeki engellerin kaldırılması, yani insanın kendi hakikatine uygun yaşayabilme imkânı olarak tanımlar. Bu iki yaklaşım arasındaki fark, basit bir kültürel farklılık değil; ontolojik, epistemolojik ve ahlâkî bir ayrışmadır.

Batı’da Özgürlük- Tercih Merkezli Birey

Modern Batı düşüncesinde özgürlük, büyük ölçüde Aydınlanma sonrası şekillenmiş bir kavramdır. Bu anlayışta insan, doğuştan belirli bir ahlâkî yönelime sahip bir varlık değil; kendisini tercihler yoluyla inşa eden nötr bir bireydir. Doğa, gelenek, din ve toplumsal normlar; bireyin özgürlüğünü sınırlayan unsurlar olarak görülür. Özgürlük, bu bağlayıcı yapılardan kurtulma çabasıdır.

Bu perspektifte özgürlük, “ne istiyorsan onu yapabilme” yetisiyle özdeşleştirilir. Bir davranışın doğru veya yanlış olması, insanın doğasına uygunluğu değil; bireysel iradeye dayanması üzerinden değerlendirilir. Böylece özgürlük, ahlâkî bir hedef olmaktan çıkar; teknik bir kapasiteye indirgenir.

Ancak bu yaklaşım, önemli bir soruyu yanıtsız bırakır:
İnsan her istediğini seçebilen bir varlıksa, bu isteklerin kaynağı nedir?
İnsanı yönlendiren arzular, gerçekten ona mı aittir; yoksa kültür, piyasa, medya ve güç ilişkileri tarafından mı üretilmektedir?

Modern Batı, bu soruları sormaktan bilinçli olarak kaçınır. Çünkü bu sorular sorulduğunda, sınırsız özgürlük miti çatlamaya başlar.

İslam’da Özgürlük- Fıtratın Önündeki Engellerin Kaldırılması

İslam düşüncesinde özgürlük, insanın sınırsızca tercih yapabilmesi değildir. Aksine, insanın kendi yaratılış hakikatiyle uyumlu yaşayabilmesidir. Kur’an’da geçen “fıtrat” kavramı, insanın ontolojik yapısını, eğilimlerini ve ahlâkî yönelimlerini ifade eder. İnsan, boş bir levha değildir; iyiye, adalete, merhamete ve hakikate meyyal bir varlık olarak yaratılmıştır.

Bu nedenle İslam’a göre özgürlük, insanın bu doğal yönelimlerini bastıran, bozan veya saptıran engellerden kurtulmasıdır. Cehalet, zulüm, sömürü, nefsin esareti ve heva; insanı özgürleştiren değil, onu köleleştiren unsurlardır. İslam, insanı bu zincirlerden kurtarmayı amaçlar.

Burada özgürlük, kendini sınırlama yeteneğiyle doğrudan ilişkilidir. Çünkü insanın her isteği, onun hayrına değildir. Nefsin her arzusu, insanı hakikate değil; çoğu zaman savrulmaya götürür. Bu nedenle İslam, özgürlüğü sınırsızlıkta değil; hikmetli sınırların içinde görür.

Savrulma mı Özgürlük mü?

Modern dünyada özgürlük söylemi, çoğu zaman insanı kendi doğasına yabancılaştıran bir araca dönüşmüştür. “Kendin ol”, “istediğin gibi yaşa”, “sınırlarını yık” gibi sloganlar; ilk bakışta özgürleştirici görünse de, insanı yönsüz ve köksüz bir varlık hâline getirir.

İnsan, her şeyi seçebileceği fikriyle baş başa bırakıldığında özgürleşmez; aksine anlam krizine sürüklenir. Çünkü insan, yönelimsiz yaşayabilen bir varlık değildir. Anlam, aidiyet ve sınırlar olmadan özgürlük, psikolojik ve toplumsal bir yüke dönüşür.

İslam’ın “fıtrat” vurgusu, tam da bu noktada koruyucu bir işlev görür. İnsan, kendi doğasına uygun bir hayat yaşadığında özgürleşir; doğasına aykırı tercihlerle baş başa bırakıldığında ise savrulur. Savrulma, özgürlük değildir; istikamet kaybıdır.

Tek Tip Özgürlük Dayatması ve Kültürel Şiddet

Batı’nın özgürlük anlayışındaki en problemli yönlerden biri, kendi değer sistemini evrensel ve zorunlu bir model olarak sunmasıdır. Oysa her toplumun tarihsel tecrübesi, kültürel dokusu ve fıtrî ihtiyaçları farklıdır. Kutuplarla ekvatoru aynı elbiseye zorlamak nasıl bir akıl tutulmasıysa, her toplumu aynı özgürlük tanımına mahkûm etmek de entelektüel bir körlüktür.

İslam coğrafyalarında yaşanan birçok toplumsal krizin arkasında, bu değer ithalatı yatmaktadır. Batı’dan alınan özgürlük söylemleri, yerel fıtratla uyumlu olmadığı için toplumsal yapıyı dönüştürmek yerine parçalamaktadır. Aile yapısının çözülmesi, ahlâkî belirsizlikler, kimlik krizleri ve kuşak çatışmaları; bu uyumsuzluğun sonuçlarıdır.

Bu noktada sorulması gereken soru şudur:
Bir toplumun özgürleşmesi, kendi değerlerini terk etmesiyle mi mümkündür; yoksa kendi fıtratına uygun bir düzen kurmasıyla mı?

Özgürlük ve Sorumluluk İlişkisi

İslam’da özgürlük, sorumluluktan bağımsız düşünülemez. İnsan, özgür olduğu için sorumludur; sorumlu olduğu için de özgürlüğü anlamlıdır. Batı düşüncesinde ise özgürlük çoğu zaman sorumluluktan arındırılmış bir alan olarak kurgulanır. Bu da bireyin eylemlerinin toplumsal ve ahlâkî sonuçlarını görünmez kılar.

Oysa sınırsız tercih hakkı, sorumluluk bilinciyle dengelenmediğinde güçlünün zayıfı ezdiği bir alana dönüşür. Piyasa özgürlüğü adı altında sömürü, bireysel özgürlük adı altında ahlâkî çözülme ve ifade özgürlüğü adı altında hakaret meşrulaştırılır. Bu tablo, özgürlüğün değil; denetimsiz gücün ürünüdür.

Hakikate Uygun Özgürlük

İslam’ın özgürlük anlayışı, insanı sınırsızlaştırmaz; onu hakikatiyle buluşturur. Batı’nın özgürlük anlayışı ise insanı sınırsız tercihlerle baş başa bırakarak çoğu zaman yönsüzleştirir. Bu iki yaklaşım arasındaki fark, yalnızca teorik değil; insanın gündelik hayatında somut sonuçlar doğuran bir ayrımdır.

Gerçek özgürlük, insanın her şeyi yapabilmesi değil; doğru olanı yapabilme iradesine sahip olmasıdır. Fıtratla uyumlu bir hayat, insanı baskı altına almaz; onu kendi iç çatışmalarından kurtarır. Bu nedenle özgürlük, her toplumun kendi değerleri ve insan tasavvuru çerçevesinde yeniden düşünülmesi gereken bir kavramdır.

Aksi hâlde özgürlük, insanı özgürleştiren değil; onu kendisine yabancılaştıran bir ideolojiye dönüşür...

Erol Kekeç/25.12.2025/Sancaktepe/İST

22 Aralık 2025 Pazartesi

Ayna Karşısında Susan Toplum

 

Bir toplumun nabzı, istatistik tablolarında değil; evlerin içindeki sessizlikte, sofralardaki eksilen sandalyelerde, çocuk odalarının boşluğunda tutulur. Bugün nüfusun neden azaldığını konuşanların, aynaya bakmadan kürsüye çıkması başlı başına bir ironidir. Çünkü nüfus, nutukla artmaz; hayatla, güvenle, umutla artar. Ve bunlar yoksa, sayıların dili de susar.

Cinselliğe ulaşmanın bedava olduğu, hatta teşvik edildiği; fakat aile kurmanın, bir hayatı paylaşmanın, sorumluluk almanın deveyi hendekten atlatmak kadar zorlaştırıldığı bir düzenin içindeyiz. İnsanlara bir yandan “özgürleşme” masalları anlatılırken, diğer yandan kalıcı bağlar, sadakat ve fedakârlık sistemli biçimde anlamsızlaştırıldı. Bugün kimse şunu sormuyor:
Bağsızlığın bu kadar kutsandığı bir dünyada, kim neden bağ kursun?

Aile, kendiliğinden çöken bir yapı değildir. Aile, ancak bilerek ve isteyerek, uzun vadeli politikalarla, kültürel mühendislikle ve hukuki dengesizliklerle aşındırılır. Bugün yaşadığımız tam olarak budur. Bir yandan “aile kutsaldır” denir, diğer yandan aileyi ayakta tutan bütün kolonlar tek tek kesilir. Sonra da bina çökünce, enkazın başında “neden çöktü” diye sorulur.

Pozitif Ayrımcılık mı, Sistematik Ayrıştırma mı?

Pozitif ayrımcılık kavramı, başlangıçta adalet iddiasıyla ortaya çıktı. Ancak zamanla bu kavram, denge kurmak yerine dengeyi bozmanın aracı hâline getirildi. Kadın, erkek karşısında güçlü bir birey olarak değil; neredeyse karşı cephede konumlandırıldı. Eşler, aynı geminin yolcuları olmaktan çıkarılıp, birbirini denetleyen ve gerektiğinde cezalandıran rakipler hâline getirildi.

Burada sorun, kadının haklarının korunması değildir. Sorun, hak kavramının tek yönlü ve bağlamdan kopuk biçimde uygulanmasıdır. Hukuk, aileyi korumak yerine; aile içindeki en küçük krizi bile kopuşa götüren bir kaldıraç hâline getirildi. Barıştırmak yerine ayıran, onarmak yerine dağıtan bir sistem inşa edildi.

Sonuç ne oldu?
Evlilik, güvenli bir liman olmaktan çıktı. İnsanlar evlenirken artık “birlikte yaşlanmayı” değil, “ne zaman ayrılırız” ihtimalini hesaplıyor. Nikâh masasına oturanlar, aynı zamanda zihinsel olarak boşanma masasını da yanlarına çekiyor. Böyle bir psikolojiyle kurulan aileden nasıl çocuk, nasıl nesil, nasıl gelecek beklersiniz?

Aile Yılı ve Boş Vaatlerin Tükenmişliği

Bir şeyi gerçekten sevip sevmediğinizi anlamanın en kolay yolu şudur: Onu yaşatıyor musunuz, yoksa kurutuyor musunuz?
Bir insan çiçekleri sevdiğini söyleyip bütün çiçekleri kurutmuşsa, onun sevgisine ne kadar inanırsınız?

“Aile yılı”, “nesil hamlesi”, “gençlik vizyonu” gibi süslü kavramlar; içi boşaltılmış bir vitrinden ibarettir. Gerçek hayatta aile kurmak isteyen gençler, kira fiyatlarının altında eziliyor. Tek maaşla ev geçindirmek imkânsız hâle gelmiş. Bir evin kirası, insanların aldığı maaştan fazla. Çocuk yapmak bir sevinç değil, ekonomik risk olarak görülüyor.

Burada sorulması gereken soru şudur:
Siz hayatı bu kadar pahalı hâle getirirken, insanlardan nasıl daha çok çocuk yapmalarını bekliyorsunuz?

İnsanlar açken doğurmaz. Güvencesizken çoğalmaz. Yarınına güvenmeyen, çocuğunun geleceğini göremeyen bir toplum, nüfus artışını değil; içe kapanmayı seçer.

İstatistiklerin Soğuk Dili, Hayatın Acı Gerçeği

2023 yılında yaklaşık 550 bin evlilik yapılmış. Ancak bu evliliklerin yarıdan fazlası kısa sürede boşanmayla sonuçlanmış. Bu, bireysel ahlâk meselesi değildir. Bu, toplumsal bir alarmdır.

Bir toplumda evlilikler bu hızla dağılıyorsa, burada “insanlar bozuldu” demek en kolay kaçıştır. Oysa asıl soru şudur:
Bu insanlar neden tutunamıyor?

İnsanlar artık tek başına yaşayamaz hâle geldi. Yalnızlık romantize edildi ama yalnızlık insanı kemiren bir boşluğa dönüştü. Sosyal medya kalabalığı, gerçek hayattaki sessizliği örtemedi. İnsanlar konuşuyor ama anlaşamıyor; birlikte yaşıyor ama temas edemiyor.

Ve bütün bunların sorumlusu olan bir yönetim anlayışı, hâlâ milletle dalga geçer gibi “nüfus neden azalıyor” diye soruyor. Bu, hastaya bakmadan ateşi suçlamaya benzer.

Ekonomi- Ailenin Görünmeyen Mezarı

Ekonomi, sadece para meselesi değildir; hayat kurma meselesidir. Bugün ekonomi, aileyi boğan görünmez bir mezara dönüşmüş durumda. Gençler evlenemiyor çünkü borçla hayata başlamak istemiyor. Evlenenler çocuk yapamıyor çünkü gelecek hesabı tutmuyor.

Bir toplumda insanlar, çocuk sahibi olmayı “lüks” olarak görmeye başlamışsa, orada nüfus politikaları değil; yaşam politikaları iflas etmiştir.

Ama iktidar ne yapıyor?
Gerçeklerle yüzleşmek yerine, aynayı kırmayı tercih ediyor. Sorumluluğu üstlenmek yerine, halkı suçluyor. “Doğurmuyorsunuz” diyor ama neden doğurmadıklarını konuşmuyor.

Ayetin Sessiz Tanıklığı

Kur’an’da geçen şu ayet, bugün neredeyse canlı bir sosyolojik rapor gibi önümüzde duruyor:

“Onlara bir mevki ve makam verildiğinde, yeryüzünde bozgunculuk yapar, ekini ve nesli ifsat ederler.”

Bu ayet, sadece geçmiş kavimlere dair değildir. Bu ayet, güçle imtihan olan herkes içindir. Ekin bozulmuşsa, nesil tükeniyorsa, burada sadece bireysel tercihler değil; yönetsel tercihler de sorgulanmalıdır.

Bugün ekin bozulmuştur: Tarım bitmiş, üretici küsmüş, toprak terk edilmiştir.
Bugün nesil ifsat edilmiştir: Aile çözülmüş, çocuk güvencesizleşmiş, gençlik umutsuzluğa itilmiştir.

Ve bütün bunları yapanlar, hâlâ bir toplumun kurtuluşunun da kendileri olduğunu anlatıyor. Daha da acısı, buna inanan bir kitle hâlâ var.

Zillet Nerede Başlar?

Bir toplum, kendisini aç bırakanı alkışladığında; kendisini böleni “birleştirici” sandığında; hayatını zorlaştıranı “kader” diye kabullendiğinde…İşte zillet tam da orada başlar.

Zillet, yoksulluk değildir. Zillet, sebebini bile bile susmaktır.
Zillet, çaresizlik değildir. Zillet, çaresizliği yönetenlere minnet duymaktır.

Bugün yaşadığımız şey, sadece ekonomik kriz, aile krizi ya da nüfus krizi değildir. Bu, anlam krizidir. İnsanlar artık neden yaşadığını, neden evlendiğini, neden çocuk yapacağını bilmiyor. Çünkü sistem, bu soruların cevaplarını yok etti.

Aynaya Bakma Cesareti

Nüfus neden azalıyor diye soranlara verilecek en dürüst cevap şudur: Çünkü siz hayatı yaşanmaz hâle getirdiniz. Aile neden dağılıyor? Çünkü siz aileyi korumadınız, sadece sloganını attınız. Gençler neden evlenmiyor?

Çünkü siz onlara gelecek değil, borç verdiniz. Ve eğer bir gün gerçekten çözüm isteniyorsa, önce aynanın karşısına geçip şu soruyu sormak gerekir:

Biz ne yaptık da bu hâle geldik? Başka yerde sorun aramaya gerek yok.

Ayna hâlâ orada duruyor. Bakmasını bilene…

Erol Kekeç/21.12.2025/Sancaktepe/İST

14 Aralık 2025 Pazar

Görünen Felaket Görmezden Gelinen Vicdan”

 

Akşam oluyor. Saatler ilerliyor. Gün bitiyor sanıyoruz ama biten gün değil; umut. Televizyonu açıyorsunuz. Ana haber bülteni başlıyor. Daha ilk dakikada fark ediyorsunuz: Bu bir haber yayını değil, bu bir çöküş bildirgesi. Ölüm var. Cinayet var. Tecavüz var. Çocuk istismarı var. Uyuşturucu var. Gasp var. İntihar var. Yolsuzluk var. Ahlaki çürüme var. Ve bunların her biri artık “olağan akış” içinde sunuluyor. Sunuluyor çünkü alıştırıldık. Sunuluyor çünkü kanıksatıldık. Sunuluyor çünkü artık şaşırmamız istenmiyor.

Soruyorum: Bir toplum her akşam bu kadar karanlığı izleyerek sağ kalabilir mi?
Bir insan her gün bu kadar kötülüğe maruz kalıp hâlâ ruhunu koruyabilir mi?

Ben bu ortamda nefes almaktan rahatsız oluyorum. Çünkü bu hava temiz değil. Bu hava zehirli. Bu hava, insanın içini çürüten bir hava. Ve bu havayı solumaya mecbur bırakılıyoruz. Çünkü bu yayınlar, bizim cebimizden çıkan paralarla yapılıyor. Biz ödüyoruz, biz izliyoruz, biz çöküyoruz.

Daha acısı şu,
Bu yayınları yapanlar, bu yayınlara izin verenler, bu ülkenin bu hale gelmesine göz yumanlar, bu ülkenin bu hale gelmemesi için yetki verilmiş olanlar…
Hiç mi rahatsızlık duymuyorlar?

Eğer bir rahatsızlık duyuluyor olsaydı, her akşam bu haberleri değil;
bir şehrin yeniden ayağa kalkışını,
bir gencin üretimle buluşmasını,
bir öğretmenin öğrencisine umut oluşunu,
bir işçinin alın terinin karşılığını alışını,
bir mahallenin yeniden birbirine selam verişini izlerdik.

Ama izlemiyoruz.

Onun yerine ne izliyoruz?

Bir çocuğun cansız bedeni ekranda “son dakika” olarak geçiyor.
Bir kadının öldürülmesi “bir haber başlığına” indirgeniyor.
Bir gencin uyuşturucudan ölümü “istatistik” oluyor.
Bir yolsuzluk dosyası “gündem değiştiği için” kapanıyor.
Bir intihar “psikolojik sorun” denilerek geçiştiriliyor.

Ve bütün bunlar olurken, aynı ekranlardan bize başka bir hikâye anlatılıyor:
“Her şey yolunda.”
“İstikrar sürüyor.”
“Güçlüyüz.”
“Uçuyoruz.”

Bu bir çelişki değil; bu bir manipülasyon.
Bu, toplumun aklıyla alay etmektir.
Bu, yaşanan acının üzerini parlak kelimelerle örtmektir.

Ben bütüncül baktığımda şunu görüyorum:
Savrulmayan tek bir kurum kalmadı.

Aile savrulmuş.
Eğitim savrulmuş.
Adalet savrulmuş.
Medya savrulmuş.
Din savrulmuş.
Ahlak savrulmuş.
Ekonomi savrulmuş.
Siyaset savrulmuş.

Ve bu savrulma kendiliğinden değil. Bu savrulma tesadüf değil. Bu savrulma “olmuş bitmiş” değil. Bu savrulma planlı, programlı ve hedefli bir değersizleştirme sürecine benziyor. Toplumun omurgası tek tek aşındırılıyor. İnsanlar yalnızlaştırılıyor. Vicdanlar köreltiliyor. Utanç duygusu törpüleniyor. Kötülük sıradanlaştırılıyor.

En tehlikelisi de şu,
Kavramlar dilden düşmüyor ama hayattan düşüyor.

Hiçbir dönemde bu kadar çok “ahlak” konuşulup bu kadar ahlaksızlık yaşanmadı.
Hiçbir dönemde bu kadar çok “din” konuşulup bu kadar vicdansızlık üretilmedi.
Hiçbir dönemde bu kadar çok “vatan” denilip bu kadar insan yoksullaştırılmadı.
Hiçbir dönemde bu kadar çok “namus” vurgusu yapılıp bu kadar kadın korunaksız bırakılmadı.

Bu bir çelişki değil; bu bir çöküş göstergesi.

Toplumun sosyolojisi kararmış durumda. Bu bir karamsarlık değil, bu bir tespit. İnsanlar öfkeli. İnsanlar yorgun. İnsanlar güvensiz. İnsanlar yalnız. İnsanlar korkuyor. Ve korku, bir toplumu yönetmenin en ucuz ama en yıkıcı yoludur.

Bugün sokakta birine çarpıyorsunuz, göz göze gelmekten çekiniyor.
Birine yardım etmek istiyorsunuz, “acaba başıma iş gelir mi” diyorsunuz.
Bir haksızlığa tanık oluyorsunuz, “susmak daha güvenli” diye düşünüyorsunuz.

Bu normal değil.
Bu sağlıklı değil.
Bu insani değil.

Bir toplum cinnet toplumuna dönüşüyorsa, bunun sebebi bireyler değildir; bunun sebebi yapıdır. İnsanlar durduk yere kötüleşmez. İnsanlar durduk yere vicdansızlaşmaz. İnsanlar durduk yere umutsuzlaşmaz. Onları bu hale getiren bir iklim vardır. Ve bu iklim yıllardır bilinçli biçimde oluşturuluyor.

Ben dertliyim. Çünkü bu dünya kimseye kalmayacak ama toplum tükenirse, geriye sadece kalabalıklar kalır. Ve kalabalık, toplum değildir. Kalabalık; birbirine değmeyen, birbirini tanımayan, birbirini umursamayan beden yığınlarıdır.

Bir daha olmayacaksınız.
Bu kadar açık söylüyorum.
Toplumlar da insanlar gibi ölebilir.
Sessizce, fark edilmeden, alkışlar eşliğinde ölebilir.

Ve hâlâ çıkar için çırpınanlar var.
Hâlâ bu çöküşten pay kapmaya çalışanlar var.
Hâlâ “bana dokunmayan yılan” diyenler var.

Ama şunu bilin:
Yılan büyür.
Ateş yayılır.
Çürüme durmaz.

Bu bir tehdit değil; bu bir tarih yasasıdır.

Ben hakaret etmiyorum.
Ben bağırmıyorum.
Ben sadece görüneni söylüyorum.

Bu bir çırpınışsa, sebebi hâlâ bir yerlerde vicdanın tamamen ölmemiş olmasıdır.
Bu bir haykırışsa, sebebi hâlâ bu toplumun kurtulabileceğine dair bir ihtimalin varlığıdır.

Ama zaman daralıyor.

Hesap yakın.
Sonuç ağır.

Ve şundan kuşkunuz olmasın:
Bir toplum, kendi çocuklarını, kadınlarını, yoksullarını, adaletini, ahlakını göz göre göre feda ederse;
o ateş, önce vicdanları yakar, sonra herkesi.

Bu yüzden yazıyorum.
Bu yüzden susmuyorum.
Bu yüzden rahatsızım.

Çünkü rahatsız olmayanlar, bu düzenin gerçek suç ortaklarıdır.

Erol Kekeç/14.12.2025/Sancaktepe/İST

13 Aralık 2025 Cumartesi

Yalanın Psikolojisi

Bir Toplum Nasıl Kendine Yalan Söylemeyi Öğrenir?

Yalan, yalnızca bireysel bir ahlak sorunu değildir. Yalan, çoğu zaman bir psikolojik sığınak, bir korunma refleksi, bir kaçış mekaniğidir. İnsan, yüzleşemediği her gerçek karşısında bir savunma hattı kurar. Bu hattın en kolay, en ucuz ve en hızlı inşa edilen malzemesi ise yalandır.

İnsan yalan söyler çünkü zayıftır.
Toplum yalan söyler çünkü çürümüştür.

Bu iki durum birbirinden bağımsız değildir; aksine biri diğerini besler. Bireyin iç dünyasında başlayan yalan, zamanla ortak bir dile dönüşür. Ortak dil, ortak davranışlara; davranışlar ise ortak bir kültüre evrilir. Ve bir gün bakarsınız ki yalan artık bir sapma değil, normal kabul edilen bir yaşam biçimi olmuştur.

Yalanın İlk Kaynağı Acizlik

Yalanın doğduğu yer, çoğu zaman acizliktir. İnsan kendini yetersiz hissettiğinde, bu hissi bastırmak ister. Güçsüzlüğünü gizlemek için olduğundan farklı görünmeye çalışır. Başaramadığını gizler, kaybettiğini örtmeye çalışır, eksikliğini makyajlar.

Bu noktada yalan, bir “kötülük” olarak değil, bir psikolojik araç olarak ortaya çıkar. Kişi kendini kandırarak ayakta kalabileceğini sanır. Bir süreliğine rahatlar. Ancak bu rahatlama, kısa sürelidir ve bedeli ağırdır.

Çünkü her yalan, gerçeğin üzerini biraz daha kalın örter.

İdeallerin Bozulma Noktası

Her toplum, bir gün ideallerle yola çıkar. Adalet, eşitlik, özgürlük, refah, onur gibi kavramlar başlangıçta samimidir. İnsanlar bu idealler uğruna bedel ödemeye hazırdır. Ancak yol uzadıkça, zorluklar arttıkça ve hedefler ötelenmeye başladıkça tehlikeli bir eşik ortaya çıkar:

Olumsuzlukları meşrulaştırma eşiği.

Bu eşik geçildiğinde, yalan artık bir savunma değil, bir yönetim aracı haline gelir. Yapılamayanlar “şartlar” ile açıklanır. Başarısızlıklar “sabır” söylemiyle süslenir. Yanlışlar “daha büyük hedefler” adına görmezden gelinir.

Ve en tehlikelisi şudur,
Yalan, “idealleri korumak” adına söylenmeye başlar.

İşte burada yalan, ahlaki değil, ideolojik bir kılıfa bürünür. Bu aşamadan sonra yalan söyleyenler kendilerini suçlu değil, görevli hisseder.

Yalanın Kurumsallaşması

Yalan bireysel düzeyde kalmaz. Zamanla sistemleşir. Kurumlara, dile, ritüellere ve alışkanlıklara sızar. Artık kimse yalan söylediğini düşünmez; çünkü herkes aynı yalanı tekrar etmektedir.

Bir toplum sürekli olarak “ilerliyoruz” diyorsa, ilerlemediğini hissettiği içindir.
Sürekli “güçlüyüz” deniyorsa, güçsüzlük sezilmektedir.
Sürekli “birlikteyiz” vurgusu yapılıyorsa, parçalanma başlamıştır.

Yalan, burada bir toplumsal terapi işlevi görür. Gerçekle yüzleşemeyen bir toplum, kolektif bir rahatlama aracı olarak yalana sarılır. Ancak bu terapi, yanlış bir terapidir.

Çünkü bu ilaç her dozda biraz daha öldürür.

Gerçeğin Silinmesi

En büyük felaket, yalana inanmak değildir.
Asıl felaket, doğruyu unutmaktır.

Sürekli tekrar edilen yalanlar, zamanla hafızayı bozar. Toplum, bir süre sonra neyin doğru, neyin yanlış olduğunu ayırt edemez hale gelir. Gerçek, artık bir referans noktası olmaktan çıkar. Yerini algılar, söylemler ve sloganlar alır.

Bu noktada yeni nesiller devreye girer. Yalanın içinde doğan çocuklar, doğrunun neye benzediğini hiç görmez. Onlar için yalan, doğal bir iletişim biçimidir. Gerçeğin sertliğiyle karşılaşmadıkları için, gerçek onlara yabancı gelir.

Ve böylece yalan, miras haline gelir.

Ahlaki Körlük ve Vicdanın Susturulması

Yalan düzeninin en tehlikeli sonucu, ahlaki körlüktür. İnsan, sürekli yalan söylediğinde veya yalana maruz kaldığında vicdanını susturmayı öğrenir. Rahatsızlık duygusu azalır. Utanç eşiği düşer. Sorgulama refleksi körelir.

Bu aşamada insanlar artık şunu sormaz,
“Bu doğru mu?”
Onun yerine şunu sorar;
“Bu işime yarıyor mu?”

Ahlak, yerini faydacılığa bırakır. İlke, yerini menfaate. Doğru, yerini “bize uygun olana” terk eder.

Yalanın Virüsleri- Teşhis

Bu düzenin bazı belirgin virüsleri vardır;

  1. Her şeyin suçlusu dış faktörlerdir; birey ve toplum kendini temize çıkarır.

  2. Güç sahibi olunsa bile sürekli mağdur rolü oynanır.

  3. Gerçeği dile getirenler susturulur, dışlanır.

  4. Başarı tanımının çarpıtılması:
    Gerçek başarı değil, anlatılan başarı önemlidir.

  5. Hafıza kaybı:
    Dün söylenenle bugün söylenen arasındaki çelişkiler umursanmaz.

Bu virüsler yaygınlaştığında toplum, kendi kendini zehirleyen bir organizmaya dönüşür.

Tedavi Reçetesi, Gerçekle Yeniden Tanışmak

Bu hastalığın tedavisi vardır. Ancak bu tedavi kolay değildir ve acı verir. Çünkü ilk aşama, yüzleşmedir.

  1. Gerçeği Geri Çağırmak
    Gerçek, yeniden merkez alınmalıdır. Hoş olmasa bile, sarsıcı olsa bile. Gerçekle temas etmeyen hiçbir iyileşme kalıcı olmaz.

  2. Birey ve toplum, başına gelenlerin tamamından değil ama bir kısmından sorumlu olduğunu kabul etmelidir. Bu kabul, güçsüzlük değil, olgunluktur.

  3. Sürekli tekrarlanan boş söylemler terk edilmelidir. Dil, gerçeği gizleyen değil, açığa çıkaran bir araç haline gelmelidir.

  4. Eleştiri düşmanlık değil, bağışıklık sistemidir. Eleştirisiz toplumlar hastalanır.

  5. Doğruyu söylemenin bedelinin yalandan daha ağır olduğu bir düzen sağlıklı değildir. Bu denge yeniden kurulmalıdır.

Varış Noktamız Doğruyu Hatırlamak

Bir toplum, idealler uğruna yola çıkıp sonra o idealleri korumak adına yalanı meşrulaştırdığında, aslında ideallerini değil, kendi konforunu korur. Bu konfor uzun sürmez. Çünkü gerçek, ertelenebilir ama yok edilemez.

Doğru, bir gün mutlaka geri döner.
Soru şudur: O gün geldiğinde ayakta kalabilecek miyiz?

Bu, bir suçlama değil; bir uyanma çağrısıdır. Yalanla yaşayanlar için değil, gerçeği hatırlamak isteyenler için yazılmıştır. Çünkü ancak doğruyla barışan toplumlar gerçekten iyileşebilir.

Ve iyileşme, her zaman acıyla başlar.

Erol Kekeç/12.12.2025/Sancaktepe İST

19 Kasım 2025 Çarşamba

Kadın Aile ve Modern Çağın Yalanı

 

Bir Toplumsal Yarayı Ameliyat Masasına Yatırmak,

Modern toplumun son 40 yılında yaşanan en büyük kırılma, sanıldığının aksine teknolojik dönüşüm değil; kadının rolünün anlamının kaydırılması, anneliğin ikincilleştirilmesi, ailenin merkezinin zayıflatılması ve bunun “özgürlük” adı altında yapılmasıdır.

Bugün dünyada –ve özellikle bizim ülkemizde– toplumun temelinde sessiz ama derin bir çöküş yaşanıyor. Ekonomik krizler, kültürel gerilimler, kimlik çatışmaları, kuşaklar arası kopmalar bunların görünen yüzü…
Asıl büyük kırılma; insanın evini, kadınlığın anlamını, anneliğin değerini ve aile kurumunun köklerini kaybetmesidir.

Ve bu kırılmanın merkezinde bir gerçek var;

Kadının en kutsal görevi anneliktir.
Bu cümleyi duyan bazıları hemen önyargıyla “kadını eve hapsediyorsunuz” diye saldırıyor. Ancak sorun tam da burada başlıyor:
Modern çağ kullandığı kavramların anlamını çarpıtarak insanı kendine yabancılaştırıyor.

Annelik; bir “evde kalma zorunluluğu” değil,
bir değerin, bir var oluşun, insanlık tarihinin ana sütunlarından birinin adıdır.

Fakat modern çağ, kadının en kıymetli rolünü elinden alıp daha ucuz bir karşılık sattı:
“Çalıştıkça özgürleşeceksin.”

Oysa özgürleşmedi.
Sadece ulaşılabilirliği artan bir meta, piyasanın yeniden şekillendirdiği bir tüketim nesnesi hâline getirildi.

Modern Çağın Kadına Sattığı Büyük Yalan- Özgürlük

Modern dünya, özellikle de reklam endüstrisi ve medya, yıllardır aynı cümleyi vizyon olarak pazarlıyor:

“Kadın özgür olmalı.”

Peki bu özgürlüğün çerçevesini kim çizdi?
Kadının kendisi mi?
Toplum mu?
Aile mi?

Hayır.

Bu özgürlük söyleminin yüzde 90’ını piyasa çizdi.
Çünkü kadın piyasaya girince:

  • Daha çok ürün satıldı,

  • Daha çok kredi çekildi,

  • Daha çok şehirleşme oldu,

  • Daha çok iş gücü oluştu,

  • Daha fazla vergi alındı,

  • Daha hızlı tüketen bir toplum yaratıldı.

Modern dünyanın kadına sağladığı en büyük “kolaylık” özgürlük değil;
kadına ulaşmanın kolaylaşmasıdır.

Bu çok sert bir cümle gibi görünse de gerçek budur.

Kadının anlamının içini boşaltan sistem, onu önce “güçlü kadın” sloganıyla yükseltti, ardından reklam sektöründe bir meta olarak yeniden konumlandırdı.

Kozmetik endüstrisi, moda dünyası, sosyal medya akımları, iş yaşamının parıltılı vitrini… Hepsi kadını daha çok çalıştıran, daha çok tüketen, daha çok gösteren ama daha az mutlu eden bir çark kurdu.

Pozitif Ayrımcılık- Sözde Hak, Gerçekte Ayrıştırma

Son 25 yılda ülkemizde “kadına pozitif ayrımcılık” adıyla yapılan düzenlemeler, ilk bakışta kadın yararına görünse de evlilik kurumunu zayıflatmak, kadın–erkek arasındaki güveni parçalamak ve aileyi iki ayrı cepheye ayırmak gibi sonuçlar doğurdu.

Bugün boşanma davalarının en büyük bölümünün temelinde şu gerçek yatıyor:

Kadın ve erkek artık birbirini rakip olarak görüyor.

Devlet “kadını destekliyorum” derken,
erkek üzerinde baskı oluşturdu.
Erkek “suçlu” ilan edildi,
kadın “mağdur” konumuna sıkıştırıldı.

Bu gerçek bir eşitlik değil,
iki tarafı da mutsuz eden bir ayrımcılık.

Evde, sokakta, iş yerinde “karşı cinse karşı güven duygusu eridi.
Aile artık bir ortaklık değil, bir sözleşme masasına döndü.

Toplumun en tehlikeli kırılması işte burada başladı.

Kapitalizmin Görünmez Planı-Hem Kadını Hem Aileyi Yıkmak

Kapitalizm iki şeyi aynı anda yaptı:

  1. Kadını iş gücüne kattı,

  2. Aileyi ekonomik bir birim olmaktan çıkardı.

Evde çocuk yetiştiren kadın “üretmiyor” diye değersizleştirildi,
fabrikada üretim yapan kadın “değerli” ilan edildi.

Oysa çocuk yetiştirmek insanlığın en yüksek üretim biçimidir.
Kapital sistem bunu ekonomiye çeviremediği için değersiz gösterdi.

Kadın evde çocuk yetiştirdiğinde devlet vergi alamıyor,
piyasa para kazanamıyor,
tüketim artmıyor.

Ama kadın işe girdiğinde:

  • Sabah kahvaltısı için paketli yiyecek satın alıyor,

  • Çocuğu kreşe veriyor (yeni piyasa!),

  • İş kıyafetleri alıyor,

  • Şehir içi ulaşım harcıyor,

  • Gündelik bakıcı tutuyor,

  • Akşam yemeklerini dışarıdan söylüyor.

Kapitalizme göre çalışan kadın değerli,
anneliğe öncelik veren kadın ise “geri kalmış.”

Bu yaklaşım aile kurumunu tarumar etti.

Kadın Çalışsın mı? Elbette Evet… Ama Ne Uğruna?

Burada önemli bir ayrım var:

Kimse “kadın çalışmasın” demiyor.
Buradaki sorun çalışmanın bir amaç değil, kutsal bir rolün yerine geçmesi.

Kadın çalışabilir.
Kadın kariyer sahibi olabilir.
Kadın toplumda en güçlü rollere gelebilir.

Burada hiçbir problem yok.

Sorun şu:

Kariyer annelikten daha değerli gösteriliyor.
Anne olmayan kadın “eksik” görülüyor.
Anne olmak isteyen kadın “gerici” damgası yiyor.
Aile kurmak “zayıflık” sayılıyor.

İşte modern çağın kırdığı yer tam burası.

Nüfus Krizi, Çocuksuzluk ve Yalnızlık Toplumu

Bugün “evlerin yüzde 50’si çocuksuz” deniyor.
Devlet yaşlanmadan şikayet ediyor.
Toplum geleceksizliğe sürükleniyor.

Peki aynı devlet neden:

  • Kadın çalışan oranını artırmakla övünüyor?

  • Aileyi koruyan değil, ayrıştıran yasalar çıkarıyor?

  • Kariyeri kutsayıp anneliği ikincilleştiriyor?

  • Çocuk sahibi olmayı ekonomik bir yük haline getiriyor?

  • Kadın ile erkeği karşı karşıya getiren dilleri besliyor?

Bu bir çelişki değil;
bir projenin yan etkisi değil, doğrudan sonucudur.

Kapitalizm aileyi yıktıkça:

  • İnsan yalnızlaşıyor,

  • Tüketim artıyor,

  • Psikolojik sorunlar çoğalıyor,

  • Devlet bağımlılığı artıyor,

  • Yeni nesil kayboluyor.

Bugün “özgür kadın” diye sunulan görüntü aslında
piyasanın tüketim odaklı bireyi.

Bugün “kültürel modernlik” diye pazarlanan şey
ailesiz, köksüz, yalnız insan modeli.

Çözüm Var mı? Var: Kadını Evine Hapsetmekte Değil, Anlamı İade Etmekte

Çözüm eskiye dönmekte değil.
Çözüm kadını eve çağırmakta değil.
Çözüm kadını modern hayattan koparmakta hiç değil.

Gerçek çözüm:

Kadına anneliğin onurunu iade etmek.
Kadını aile kurumunun merkezi olarak yeniden güçlendirmek.
Kadın–erkek rekabeti yerine iş birliğini yeniden kurmak.
Evliliği sözleşme değil, birliktelik olarak yeniden tanımlamak.
Tüketim toplumundan değer toplumuna geçmek.

Kadın hem anne olabilir hem çalışabilir.
Ama sistem bu iki rolü çatıştırdığı için kadın da aile de yara alıyor.

Toplumsal Bir Çağrı:

“Bu ameliyatı şimdi yapmazsak, hastayı kaybedeceğiz.”

Bugün aile kan kaybediyor.
Toplum çözülüyor.
Kadın yoruluyor.
Erkek yabancılaşıyor.
Çocuklar kayboluyor.
Devlet yaşlanıyor.

Ve sistem hâlâ “kadının çalışma oranı arttı” diye alkış bekliyor.

Toplumun temelini kadın oluşturur.
Ailenin ruhunu anne taşır.
Bir toplumun geleceğini çocuklar belirler.

Eğer anneliği ikincilleştirirsek,
kadını kapitalizmin çarkında yalnız bırakırsak,
erkeği sistem karşısında değersizleştirirsek,
çocuğu ekonomik yük hâline getirirsek,
aileyi bir savaş alanına dönüştürürsek…

Elimizde ne kalacak?

Hiçbir şey.

Sadece tüketen, yalnız, yaşlanan, çocuksuz, köksüz bir toplum.

Bugün eleştirdiğimiz Batı’nın aynısını, üstelik daha hızlı bir şekilde yaşıyoruz.

Ama hâlâ geç değil.

Kadına değer vermek,
anneye saygı duymak,
aileyi güçlendirmek,
eşleri rakip değil ortak görmek,
çocuğu yeniden toplumun merkezine almak…

Bu ülkenin yeniden doğuşunun temel taşı budur.

Son çıkış,

Kadını özgürleştirmek istiyorsak,
onu kapitalizmin kölesi değil,
ailenin onurlu merkezi hâline getirelim.

Kadını güçlendirmek istiyorsak,
anneliği değersizleştirmeyelim.

Toplumu kurtarmak istiyorsak,
kadın ve erkeği karşı karşıya getiren yasaları değil,
birbirine yaklaştıran değerleri konuşalım.

Çünkü kadın giderse aile gider,
aile giderse toplum ölür.

Erol Kekeç/18.11.2025/Sancaktepe/İST

Nesiller arası kopuşun arka planı

Yeni nesil ile iletişim kuramıyoruz… Onlar bizi dinlemiyorlar, kendi bildiklerini okuyorlar, dolayısıyla toplumsal yaşam çatırdıyor. Çünkü ...