Aç ayı oynamaz, tok ayı
kudurur.
Eskiler bir sözü boşuna
söylememiştir:
“Aç ayı oynamaz.”
Ama eskiler bir şeyi
daha öngörememiştir: Tok ayının kuduracağını.
Bugün yaşadığımız
dünya, aç ayıların hayatta kalma mücadelesi verdiği; tok ayıların ise kuduz
bir iştahla
etrafı parçaladığı devasa bir hayvanat bahçesine dönüştü.
Ne yazık ki bu bahçenin kafesleri hayvanlar için değil,
insanlar için. Ve en acı olanı şu: Bu bahçenin bekçileri de ziyaretçileri de hatta
alkışlayan
seyircileri de yine biziz.
Bir tarafta açlıktan
kemikleri sayılan insanlar var. Gerçek açlık bu; romantize edilecek bir
yoksulluk değil.
Öte tarafta ise tok olduğu halde doymayanlar… Sofrası dolu, kasası dolu, ekranı
dolu, ama gözü hâlâ aç olanlar. İşte bu ikisi arasındaki
uçurum, çağımızın
en büyük insanlık dramıdır.
Aç ayı oynamaz; çünkü
açlık, insanı hayatta kalma refleksine kilitler. Aç insan ideoloji düşünmez,
gelecek planlamaz, estetik tartışmaz. Aç insan ekmek düşünür.
Ama tok ayı kudurur; çünkü tok olanın artık kaybedecek bir şeyi
yoktur, sadece daha fazlasını isteme hırsı vardır. Ve bu hırs, ahlakla,
vicdanla, adaletle dizginlenmezse kuduzluk başlar.
Bugün dünyaya bakın.
Savaşlar,
açlıktan değil;
tokların ihtirasından çıkıyor.
Doğa,
fakirlerin tüketiminden değil; zenginlerin oburluğundan yok oluyor.
Adaletsizlik, yoksulların
isyanından değil;
imtiyazlıların düzeninden besleniyor.
Ama garip olan şu:
Bu düzen kendini hâlâ “normal” diye pazarlayabiliyor. Çünkü kuduran ayılar
sadece parçalamıyor; aynı zamanda anlatıyor, meşrulaştırıyor,
süslüyor. Kanlı pençelerini beyaz eldivenlerle gizliyorlar. Ve bize “Bu böyle
olmak zorunda” diyorlar.
Dünyamız artık bir
insanlık sahnesi değil; iyi beslenmiş yırtıcıların gösteri yaptığı
bir sirk. Seyirciler alkışlıyor, çünkü alkışlamazlarsa bir gün kafese
alınacaklarını biliyorlar. Kafeste olanlar ise ses çıkaramıyor; çünkü aç ayı
konuşamaz,
sadece hayatta kalmaya çalışır.
Bugün bir çocuğun
açlıktan öldüğü
haber, birkaç saniyelik bir akıştan ibaret. Ama bir borsadaki dalgalanma, dünyayı ayağa
kaldırıyor. Bir şehir bombalandığında “karmaşık
nedenler” aranıyor; ama bir şirketin kârı düştüğünde “acil önlem” alınıyor. İşte
bu, tok ayının kuduzluğudur.
Tok ayı, kendini haklı
görür.
Tok ayı, doymuş
olmasına rağmen
hâlâ “risk aldığını” söyler.
Tok ayı, başkalarının
açlığını
“doğal
süreç” olarak açıklar.
Tok ayı, kendi oburluğunu
“başarı”
diye yüceltir.
Ve en tehlikelisi: Tok
ayı, kendini insan zannetmeye devam eder.
Oysa insan, sadece
tüketen bir varlık değildir. İnsan, sadece alan değil;
sorumluluk taşıyan
bir varlıktır. Ama sorumluluk, tok ayının işine gelmez. Çünkü sorumluluk paylaşmayı
gerektirir. Paylaşmak ise kuduzluğu tedavi eder. Bu yüzden sistem,
paylaşmayı
değil;
rekabeti kutsar. Çünkü rekabet, güçlü olanı daha güçlü yapar; zayıf olanı ise
görünmez kılar.
Bugün “başarı”
dediğimiz
şeyin
tanımına bakın. Kaç kişinin hayatını kurtardığın değil;
kaç kişiyi
geride bıraktığın
önemlidir. Kaç adaletsizliği durdurduğun değil; kaç engeli aştığın
konuşulur.
Engelin ne olduğu, kimin üzerinden atlandığı,
kimin ezildiği
detay sayılır.
Bu dünyada aç ayılar
vardır; ama onların sesi çıkmaz. Çünkü açlık, insanın sesini kısar. Tok ayılar
ise bağırır,
konuşur,
yazar, anlatır. Medya onların elindedir, kürsüler onların, mikrofonlar onların.
Ve onlar bize sürekli şunu anlatır:
“Bu düzen böyle. Başka
türlüsü mümkün değil.”
Oysa mümkün. Ama mümkün
olması için önce kuduzluğun teşhis edilmesi gerekir.
Kuduzluk, aşırı
zenginlik değildir.
Kuduzluk, aşırı
güç değildir.
Kuduzluk, hesap vermeden sahip olmaktır. Kuduzluk, sahip olduğun
şeyin
bedelini başkasının
ödemesidir. Kuduzluk, sen tokken başkasının açlığını
görmezden gelebilmektir.
Bugün dünya, insan
hakları söylemleriyle dolu. Ama insan, hâlâ pazarlık konusu. Demokrasi, vitrin
süsü. Özgürlük, sadece güçlülerin hareket alanı. Adalet ise çoğu
zaman yön tabelası; kimsenin varmak istemediği bir adres.
Bu yüzden dünya bir hayvanat
bahçesine döndü. Ama bu bahçede hayvanlar masum. Asıl tehlikeli olanlar, hayvan
içgüdülerini akılla birleştirip vicdanı dışlayanlar. Çünkü hayvan öldürür ama
gerekçelendirmez. İnsan ise öldürür ve neden haklı olduğunu
anlatır. İşte
bu fark, insanı hayvandan ayıran üstünlük değil; daha tehlikeli bir varlık yapar.
Aç ayı oynamaz; ama aç
insan umut eder.
Tok ayı kudurur; ama tok
insan utanabilirdi.
Sorun şu
ki, utanma artık öğretilmiyor.
Çocuklara başarı
öğretiliyor,
ama merhamet “zayıflık” diye sunuluyor. Güç öğretiliyor, ama sınır öğretilmiyor.
Hak öğretiliyor,
ama sorumluluk unutuluyor. Sonra bu çocuklar büyüyor ve kuduran ayılara dönüşüyor.
Ve biz buna “liderlik”, “vizyon”, “başarı hikâyesi” diyoruz.
Bu çağın
en büyük yalanı şudur: Herkes tok olursa sorun kalmaz.
Hayır. Tokluk da bir
sınavdır. Ve tarih gösteriyor ki, insanlık bu sınavdan açlık kadar sık
geçemiyor.
Bugün insanlık, kendi
elleriyle kurduğu bu bahçede dolaşıyor. Bir kafeste açlıktan ölenleri
izliyor, diğer
kafeste tokların kuduzluğunu alkışlıyor. Arada bir “üzülüyoruz”
diyoruz, bir bağış yapıyoruz, bir paylaşım yapıyoruz, vicdanımızı
kısa süreliğine
sakinleştiriyoruz.
Sonra hayat devam ediyor.
Ama hayat devam ederken,
doğru
biraz daha yamuluyor, adalet biraz daha erteleniyor, merhamet biraz daha
küçülüyor. Ve biz buna alışıyoruz. Alışmak, kuduzluğun
sessiz destekçisidir.
Bu yazı bir çözüm
reçetesi sunmuyor. Çünkü sorun teknik değil, ahlaki. Bu yazı bir manifesto değil
belki; ama bir uyarı çanı. Diyor ki:
Eğer
tok ayıların kuduzluğunu normalleştirirsek, yarın aç ayı olmaktan
kurtulsak bile insan kalamayacağız.
İnsanlık, bugün bir eşikte.
Ya ayılaşmayı
kabul edecek ya da insan olmanın bedelini yeniden hatırlayacak. İnsan
olmak; paylaşmak,
utanmak, durmak, sınır koymak demektir. İnsan olmak; tokken de
dizginlenebilmektir.
Aksi halde bu hayvanat
bahçesi büyüyecek. Kafesler çoğalacak. Ve bir gün hepimiz, alkışladığımız
gösterinin bir parçası olduğumuzu fark ettiğimizde, artık çok geç olacak.
Çünkü kuduran ayılar
durmaz.
Ama insan, durmayı öğrenebilirdi.
Bahadır
Hataylı/06.01.2026/Sancaktepee/İST
