14 Aralık 2025 Pazar

Görünen Felaket Görmezden Gelinen Vicdan”

 

Akşam oluyor. Saatler ilerliyor. Gün bitiyor sanıyoruz ama biten gün değil; umut. Televizyonu açıyorsunuz. Ana haber bülteni başlıyor. Daha ilk dakikada fark ediyorsunuz: Bu bir haber yayını değil, bu bir çöküş bildirgesi. Ölüm var. Cinayet var. Tecavüz var. Çocuk istismarı var. Uyuşturucu var. Gasp var. İntihar var. Yolsuzluk var. Ahlaki çürüme var. Ve bunların her biri artık “olağan akış” içinde sunuluyor. Sunuluyor çünkü alıştırıldık. Sunuluyor çünkü kanıksatıldık. Sunuluyor çünkü artık şaşırmamız istenmiyor.

Soruyorum: Bir toplum her akşam bu kadar karanlığı izleyerek sağ kalabilir mi?
Bir insan her gün bu kadar kötülüğe maruz kalıp hâlâ ruhunu koruyabilir mi?

Ben bu ortamda nefes almaktan rahatsız oluyorum. Çünkü bu hava temiz değil. Bu hava zehirli. Bu hava, insanın içini çürüten bir hava. Ve bu havayı solumaya mecbur bırakılıyoruz. Çünkü bu yayınlar, bizim cebimizden çıkan paralarla yapılıyor. Biz ödüyoruz, biz izliyoruz, biz çöküyoruz.

Daha acısı şu,
Bu yayınları yapanlar, bu yayınlara izin verenler, bu ülkenin bu hale gelmesine göz yumanlar, bu ülkenin bu hale gelmemesi için yetki verilmiş olanlar…
Hiç mi rahatsızlık duymuyorlar?

Eğer bir rahatsızlık duyuluyor olsaydı, her akşam bu haberleri değil;
bir şehrin yeniden ayağa kalkışını,
bir gencin üretimle buluşmasını,
bir öğretmenin öğrencisine umut oluşunu,
bir işçinin alın terinin karşılığını alışını,
bir mahallenin yeniden birbirine selam verişini izlerdik.

Ama izlemiyoruz.

Onun yerine ne izliyoruz?

Bir çocuğun cansız bedeni ekranda “son dakika” olarak geçiyor.
Bir kadının öldürülmesi “bir haber başlığına” indirgeniyor.
Bir gencin uyuşturucudan ölümü “istatistik” oluyor.
Bir yolsuzluk dosyası “gündem değiştiği için” kapanıyor.
Bir intihar “psikolojik sorun” denilerek geçiştiriliyor.

Ve bütün bunlar olurken, aynı ekranlardan bize başka bir hikâye anlatılıyor:
“Her şey yolunda.”
“İstikrar sürüyor.”
“Güçlüyüz.”
“Uçuyoruz.”

Bu bir çelişki değil; bu bir manipülasyon.
Bu, toplumun aklıyla alay etmektir.
Bu, yaşanan acının üzerini parlak kelimelerle örtmektir.

Ben bütüncül baktığımda şunu görüyorum:
Savrulmayan tek bir kurum kalmadı.

Aile savrulmuş.
Eğitim savrulmuş.
Adalet savrulmuş.
Medya savrulmuş.
Din savrulmuş.
Ahlak savrulmuş.
Ekonomi savrulmuş.
Siyaset savrulmuş.

Ve bu savrulma kendiliğinden değil. Bu savrulma tesadüf değil. Bu savrulma “olmuş bitmiş” değil. Bu savrulma planlı, programlı ve hedefli bir değersizleştirme sürecine benziyor. Toplumun omurgası tek tek aşındırılıyor. İnsanlar yalnızlaştırılıyor. Vicdanlar köreltiliyor. Utanç duygusu törpüleniyor. Kötülük sıradanlaştırılıyor.

En tehlikelisi de şu,
Kavramlar dilden düşmüyor ama hayattan düşüyor.

Hiçbir dönemde bu kadar çok “ahlak” konuşulup bu kadar ahlaksızlık yaşanmadı.
Hiçbir dönemde bu kadar çok “din” konuşulup bu kadar vicdansızlık üretilmedi.
Hiçbir dönemde bu kadar çok “vatan” denilip bu kadar insan yoksullaştırılmadı.
Hiçbir dönemde bu kadar çok “namus” vurgusu yapılıp bu kadar kadın korunaksız bırakılmadı.

Bu bir çelişki değil; bu bir çöküş göstergesi.

Toplumun sosyolojisi kararmış durumda. Bu bir karamsarlık değil, bu bir tespit. İnsanlar öfkeli. İnsanlar yorgun. İnsanlar güvensiz. İnsanlar yalnız. İnsanlar korkuyor. Ve korku, bir toplumu yönetmenin en ucuz ama en yıkıcı yoludur.

Bugün sokakta birine çarpıyorsunuz, göz göze gelmekten çekiniyor.
Birine yardım etmek istiyorsunuz, “acaba başıma iş gelir mi” diyorsunuz.
Bir haksızlığa tanık oluyorsunuz, “susmak daha güvenli” diye düşünüyorsunuz.

Bu normal değil.
Bu sağlıklı değil.
Bu insani değil.

Bir toplum cinnet toplumuna dönüşüyorsa, bunun sebebi bireyler değildir; bunun sebebi yapıdır. İnsanlar durduk yere kötüleşmez. İnsanlar durduk yere vicdansızlaşmaz. İnsanlar durduk yere umutsuzlaşmaz. Onları bu hale getiren bir iklim vardır. Ve bu iklim yıllardır bilinçli biçimde oluşturuluyor.

Ben dertliyim. Çünkü bu dünya kimseye kalmayacak ama toplum tükenirse, geriye sadece kalabalıklar kalır. Ve kalabalık, toplum değildir. Kalabalık; birbirine değmeyen, birbirini tanımayan, birbirini umursamayan beden yığınlarıdır.

Bir daha olmayacaksınız.
Bu kadar açık söylüyorum.
Toplumlar da insanlar gibi ölebilir.
Sessizce, fark edilmeden, alkışlar eşliğinde ölebilir.

Ve hâlâ çıkar için çırpınanlar var.
Hâlâ bu çöküşten pay kapmaya çalışanlar var.
Hâlâ “bana dokunmayan yılan” diyenler var.

Ama şunu bilin:
Yılan büyür.
Ateş yayılır.
Çürüme durmaz.

Bu bir tehdit değil; bu bir tarih yasasıdır.

Ben hakaret etmiyorum.
Ben bağırmıyorum.
Ben sadece görüneni söylüyorum.

Bu bir çırpınışsa, sebebi hâlâ bir yerlerde vicdanın tamamen ölmemiş olmasıdır.
Bu bir haykırışsa, sebebi hâlâ bu toplumun kurtulabileceğine dair bir ihtimalin varlığıdır.

Ama zaman daralıyor.

Hesap yakın.
Sonuç ağır.

Ve şundan kuşkunuz olmasın:
Bir toplum, kendi çocuklarını, kadınlarını, yoksullarını, adaletini, ahlakını göz göre göre feda ederse;
o ateş, önce vicdanları yakar, sonra herkesi.

Bu yüzden yazıyorum.
Bu yüzden susmuyorum.
Bu yüzden rahatsızım.

Çünkü rahatsız olmayanlar, bu düzenin gerçek suç ortaklarıdır.

Erol Kekeç/14.12.2025/Sancaktepe/İST

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Nesiller arası kopuşun arka planı

Yeni nesil ile iletişim kuramıyoruz… Onlar bizi dinlemiyorlar, kendi bildiklerini okuyorlar, dolayısıyla toplumsal yaşam çatırdıyor. Çünkü ...