9 Şubat 2026 Pazartesi

Vefanın Anlamı

Vefa, zamanla yorulan kalbin yeniden ayağa kalkma iradesidir. İnsan bazen gerçekten tükenir. Umudu azalır, sabrı zayıflar, sevgisi yorgun düşer. İşte tam o anlarda vefa devreye girer. “Ben artık hissedemiyorum” diyen duyguların önüne geçer ve insana şunu fısıldar: “Hissetmesen de sahip çık.”

Çünkü evlilik yalnızca duygu işi değildir. Sorumluluk işidir. Duygular inişlidir, çıkışlıdır. Bugün vardır, yarın azalır. Ama vefa, duyguların bittiği yerde başlar.

Birçok evlilik, “Artık eskisi gibi hissetmiyorum” cümlesiyle sona erer. Oysa bu cümle, aslında bir alarmdır. “İlgilenmezsek kopacağız” demektir. Vefalı insan bu alarmı duyar. Kaçmaz. Üzerine gider.

Bazı eşler zor zamanlarda susmayı tercih eder. İçine atar. “Boş ver” der. “Konuşsam da değişmeyecek.” Zamanla bu suskunluk birikir. Kalpte bir tortu oluşur. İşte vefa, bu tortuyu temizleme cesaretidir. Konuşabilmektir. Kırmadan, dökmeden, incitmeden derdini anlatabilmektir.

Vefasızlık çoğu zaman kaçıştır. İnsan yüzleşmek istemez. Hatalarını görmek istemez. Kolay yolu seçer: Gitmek.

Oysa vefa, zor yolu seçmektir. Kalmak. Mücadele etmek. Onarmaya çalışmak.

Bir adam anlatmıştı: “Eşimle yıllarca tartıştık. Boşanmayı çok düşündük. Ama her defasında ‘Biraz daha sabredelim’ dedik. Şimdi torunlarımız var.” İşte o “biraz daha "lar, yıllar sonra büyük mutluluklara dönüşür.

Vefa, geçmişi unutmamaktır. İnsanın nereden geldiğini, kimlerle büyüdüğünü, hangi zorlukları birlikte aştığını hatırlamasıdır. İnsan geçmişini hatırladıkça, bugününe daha çok sahip çıkar.

Birlikte çekilen sıkıntılar, insanı birbirine bağlar. Eğer bu bağ korunmazsa, çekilen onca çile boşa gider.

Vefalı insan, eşinin yaşlanmasından korkmaz. Aksine onu bir şeref gibi taşır. Saçlar beyazladıkça sevgisi derinleşir. Çünkü bilir ki o beyazlar birlikte geçirilen yılların nişanesidir.

Modern kültür, insanlara sürekli “Daha iyisi var” fikrini fısıldar. Daha güzel, daha zengin, daha heyecanlı… Bu düşünce vefayı öldürür. İnsan elindekini değersiz görmeye başlar.

Oysa gerçek mutluluk, sahip olduklarını koruyabilenlerde olur.

Vefa, sahip çıkma sanatıdır.

Sadece bedene değil, ruha sahip çıkmaktır. Eşinin kırıldığı yerleri bilmektir. Hassasiyetlerini tanımaktır. En zayıf anlarında yanında olmaktır.

Bir kadın şöyle demişti: “En çok ağladığım gün eşim elimi tuttu, bir şey demedi. O an dünyam kurtuldu.” İşte vefa bazen bir kelime bile söylemeden var olabilmektir.

Vefa, güven üretir. Güven varsa, insan kendini bırakır. Maskesiz olur. Rol yapmaz. Olduğu gibi olur. Bu da evliliği sahicileştirir.

Sahici olmayan evlilikler uzun sürmez. İçtenlik yoksa, bağ zayıflar.

Vefalı eş, başkalarının yanında da eşini korur. Onu küçük düşürmez. Arkasından konuşmaz. Kusurlarını başkalarına anlatmaz. Çünkü bilir: Eşini savunmak, kendini savunmaktır.

Vefa, bir duruş meselesidir. İnsan her ortamda aynı ahlâkı taşır. Yalnızken başka, kalabalıkta başka olmaz.

Sadakat iklimi, böyle oluşur. İnsanlar kendilerini güvende hisseder. “Beni yarı yolda bırakmaz” duygusu kalplere yerleşir.

Bu duygu, evliliğin sigortasıdır.

Zor zamanlarda ayakta tutan şey, romantik sözler değil, işte bu güvendir.

Vefa, “Gitmek kolayken kalmayı seçmektir.”

Vefa, “Bırakmak mümkündür ama terk etmemektir.”

Vefa, “Yoruldum ama vazgeçmiyorum” diyebilmektir.

Ve işte bu yüzden, sadakat ikliminin temeli vefadır.

Erol Kekeç/09.02.2026/Namazgah-Çamlıca/İST



13 Ocak 2026 Salı

Toplumsal Çöküşün Sessiz İnşası, Görünmeyen El, Görünen Yıkım

 


Bir toplum ancak bu kadar darmadağın edilebilir. Bu abartı değil, bir teşhistir. Çünkü bugün yaşadığımız şey ani bir çöküş değil; uzun yıllara yayılan, katman katman örülmüş bir dağılmadır. Bu dağılma ne bir gecede oldu ne de kendiliğinden. Bu dağılma; görmezden gelinerek, normalleştirilerek, “zamanın ruhu” denilerek ve en tehlikelisi rakamlarla makyajlanarak gerçekleştirildi.

Soruyla başlayalım: Sanal kumarlar neden var? Sadece bir “teknoloji meselesi” mi bu? Yoksa çaresizlikle, yoksullukla ve umutsuzlukla beslenen yeni bir sömürü biçimi mi?

Bir genç neden sabaha karşı telefon ekranına bakarak “belki bu sefer tutar” diye dua eder hâle geldi? Bir baba neden maaşının bir kısmını ailesinden gizleyerek sanal bir çarkın içine atar?

Bir anne neden evladının gözlerinde yorgunluk değil, tükenmişlik görür? Çünkü bu toplumda artık umut üretilmiyor. Ümit, şansa devredildi.

Görülenle Gösterilen Arasındaki Uçurum

Bundan 12 yıl önce Ankara’da yaşanan bir sahne, bugün hâlâ her şeyi anlatmaya yetiyor. Bir bakanlığın 1 kilometre yakınında, bir hastanenin önünde, bir büfeden sabahın erken saatlerinde okula giden öğrencilerin sarma sigara alıp gitmesi. Yarım saatlik bir gözlem. Bir istatistik değil, bir hakikat anı.

Bu manzara bir istisna değildi; bu manzara sistemin kendisiydi. Ardından aynı gün, aynı şehirde, aynı coğrafyada; gençleri uyuşturucudan kurtarmak için STK’lara aktarılan milyonlar konuşuluyordu. Soru son derece basitti ve hâlâ cevapsız:

1 kilometrelik alanda olup biteni görmeyen bir bakanlık, kaç kilometrelik projeyle sorunu çözeceğini sanıyor? Eğer bir devlet, kendi binasının çevresinde olup biteni bilmiyorsa, ya bilmiyordur — ki bu acziyettir, ya biliyordur ama görmüyordur — ki bu suç ortaklığına yakın bir körlüktür. Bu noktada mesele uyuşturucu değildir sadece. Mesele; gerçeğin parçalanmasıdır. Bir tarafta raporlar, sunumlar, projeler, bütçeler; diğer tarafta sokak, gençlik, aile, hayat.

Rakamlarla Kaçış, Hakikatle Yüzleşememe

Rakamlarla konuşmaya alışanlar, gerçekleri rakamlarla ölçemediğinde onları yok sayar. Çünkü rakam yoksa sorumluluk da yoktur. Çünkü tablo yoksa vicdan da sessizdir. Uyuşturucu kullanım oranı düştü.” Bağımlılıkla mücadelede ilerleme var.” Gençlik projeleri yaygınlaştı.”

Peki neden hastanelerin acil servisleri gençlerle dolu? Neden intihar yaşı düşüyor? Neden bağımlılık türleri çeşitleniyor? Neden kumar, madde, pornografi ve dijital bağımlılık aynı anda patlıyor? Çünkü ölçülen şey insan değil, rapordur.

Çünkü izlenen şey hayat değil, grafiktir. Oysa toplum grafikle değil, acıyla çöker. Ve acı ölçülemez.

Ailenin Sessiz Çözülüşü ve Medyayla Normalleştirme Toplumun çekirdeği ailedir; bu cümle artık klişe sanılıyor. Ama klişe olması, yanlış olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine, o kadar doğru ki üstü örtülmek zorunda kalınıyor.

Gündüz kuşağı programlarına bakın. Sürekli ifşa edilen aileler. Sürekli bağırışlar, ihanetler, şiddet, çocuklar, yalanlar. Her gün, her saat, her kanalda. Başta “ibret” diye sunulan şey, zamanla alışkanlığa dönüştü. Sonra normalleşti. En sonunda model hâline geldi. Bugün bir genç için aile, artık güvenli bir liman değil; sürekli dağılan, sürekli çatışan, sürekli kırılan bir yapı olarak sunuluyor.

 

Bu bir reyting meselesi değildir yalnızca. Bu, bilinç inşasıdır. Çünkü parçalanmış aile, yalnız birey üretir. Yalnız birey, kolay yönlendirilir. Kolay yönlendirilen birey, itiraz etmez; sadece tüketir. Otorite, Sorumluluk ve Görünmeyen Hesap

Bu tabloyu sadece “toplum bozuldu” diyerek açıklamak kolaycılıktır. Toplum kendi kendine bozulmaz. Toplum bozulmaya maruz bırakılır.

Burada sorulması gereken soru şudur: Bu kadar çok çelişki, bu kadar çok ihmal, bu kadar çok körlük tesadüf mü?

Bir yanda ahlâk söylemi, diğer yanda ahlâksızlığı besleyen sistemler. Bir yanda gençliği koruma vaadi, diğer yanda gençliği yalnız bırakan politikalar. Bir yanda aile vurgusu, diğer yanda aileyi çözen medya düzeni. Bu çelişki tesadüf değildir. Bu, hesapsızlığın kurumsallaşş hâlidir.

 

Freni Patlamış Tır gibi Toplumsal Gerçekliğimiz: Bir TIR düşünün; freni patlamış, yokuş aşağı gidiyor. Üzerindeki yükler döküle saçıla ilerliyor. Şoför direksiyonda ama kontrol yok. Yoldakiler kaçmaya çalışıyor.

Bugün toplumsal gerçekliğimiz tam olarak budur. Ekonomi yükü dökülüyor, ahlak yükü dökülüyor, adalet yükü dökülüyor, umut yükü dökülüyor.

Ve hâlâ “kontrol altındayız” deniliyor. Oysa kontrol, sadece direksiyonda oturmak değildir.

Kontrol, frenin çalışmasıdır fren de adalettir.

Bu Gerçek bir yazı, bir karamsarlık değildir. Bu yazı bir düşmanlık hiç değildir. Bu yazı, inkâr edilemeyen bir gerçeğin kaydıdır.

Toplum, daha fazla normalleştirmeye dayanamaz. Gençlik, daha fazla görmezden gelinmeye dayanamaz. Aile, daha fazla teşhire dayanamaz. Ve en önemlisi: İnsan, rakamların arkasına saklanarak kurtulamaz. Bu gidiş, bir çözüm üretmiyor. Bu gidiş, yalnızca toplumsal tükenişin düdüklerini çalıyor. Duyulup duyulmaması artık bir tercih değil; sonuçtur. Ve sonuçlar, her zamanen sessiz anlarda en yüksek sesi çıkarır.

Erol Kekeç/03.01.2026/Sancaktepe/İST

7 Ocak 2026 Çarşamba

Kuduran ayılar çağında insan olmak

Aç ayı oynamaz, tok ayı kudurur.

Eskiler bir sözü boşuna söylememiştir: “Aç ayı oynamaz.”

Ama eskiler bir şeyi daha öngörememiştir: Tok ayının kuduracağını.

Bugün yaşadığımız dünya, aç ayıların hayatta kalma mücadelesi verdiği; tok ayıların ise kuduz bir iştahla etrafı parçaladığı devasa bir hayvanat bahçesine dönüştü. Ne yazık ki bu bahçenin kafesleri hayvanlar için değil, insanlar için. Ve en acı olanı şu: Bu bahçenin bekçileri de ziyaretçileri de hatta alkışlayan seyircileri de yine biziz.

Bir tarafta açlıktan kemikleri sayılan insanlar var. Gerçek açlık bu; romantize edilecek bir yoksulluk değil. Öte tarafta ise tok olduğu halde doymayanlar… Sofrası dolu, kasası dolu, ekranı dolu, ama gözü hâlâ aç olanlar. İşte bu ikisi arasındaki uçurum, çağımızın en büyük insanlık dramıdır.

Aç ayı oynamaz; çünkü açlık, insanı hayatta kalma refleksine kilitler. Aç insan ideoloji düşünmez, gelecek planlamaz, estetik tartışmaz. Aç insan ekmek düşünür. Ama tok ayı kudurur; çünkü tok olanın artık kaybedecek bir şeyi yoktur, sadece daha fazlasını isteme hırsı vardır. Ve bu hırs, ahlakla, vicdanla, adaletle dizginlenmezse kuduzluk başlar.

Bugün dünyaya bakın.

Savaşlar, açlıktan değil; tokların ihtirasından çıkıyor.

Doğa, fakirlerin tüketiminden değil; zenginlerin oburluğundan yok oluyor.

Adaletsizlik, yoksulların isyanından değil; imtiyazlıların düzeninden besleniyor.

Ama garip olan şu: Bu düzen kendini hâlâ “normal” diye pazarlayabiliyor. Çünkü kuduran ayılar sadece parçalamıyor; aynı zamanda anlatıyor, meşrulaştırıyor, süslüyor. Kanlı pençelerini beyaz eldivenlerle gizliyorlar. Ve bize “Bu böyle olmak zorunda” diyorlar.

Dünyamız artık bir insanlık sahnesi değil; iyi beslenmiş yırtıcıların gösteri yaptığı bir sirk. Seyirciler alkışlıyor, çünkü alkışlamazlarsa bir gün kafese alınacaklarını biliyorlar. Kafeste olanlar ise ses çıkaramıyor; çünkü aç ayı konuşamaz, sadece hayatta kalmaya çalışır.

Bugün bir çocuğun açlıktan öldüğü haber, birkaç saniyelik bir akıştan ibaret. Ama bir borsadaki dalgalanma, dünyayı ayağa kaldırıyor. Bir şehir bombalandığında “karmaşık nedenler” aranıyor; ama bir şirketin kârı düşğünde “acil önlem” alınıyor. İşte bu, tok ayının kuduzluğudur.

Tok ayı, kendini haklı görür.

Tok ayı, doymuş olmasına rağmen hâlâ “risk aldığını” söyler.

Tok ayı, başkalarının açlığını “doğal süreç” olarak açıklar.

Tok ayı, kendi oburluğunu “başarı” diye yüceltir.

Ve en tehlikelisi: Tok ayı, kendini insan zannetmeye devam eder.

Oysa insan, sadece tüketen bir varlık değildir. İnsan, sadece alan değil; sorumluluk taşıyan bir varlıktır. Ama sorumluluk, tok ayının işine gelmez. Çünkü sorumluluk paylaşmayı gerektirir. Paylaşmak ise kuduzluğu tedavi eder. Bu yüzden sistem, paylaşmayı değil; rekabeti kutsar. Çünkü rekabet, güçlü olanı daha güçlü yapar; zayıf olanı ise görünmez kılar.

Bugün “başarı” dediğimiz şeyin tanımına bakın. Kaç kişinin hayatını kurtardığın değil; kaç kişiyi geride bıraktığın önemlidir. Kaç adaletsizliği durdurduğun değil; kaç engeli aşğın konuşulur. Engelin ne olduğu, kimin üzerinden atlandığı, kimin ezildiği detay sayılır.

Bu dünyada aç ayılar vardır; ama onların sesi çıkmaz. Çünkü açlık, insanın sesini kısar. Tok ayılar ise bağırır, konuşur, yazar, anlatır. Medya onların elindedir, kürsüler onların, mikrofonlar onların. Ve onlar bize sürekli şunu anlatır:

“Bu düzen böyle. Başka türlüsü mümkün değil.”

Oysa mümkün. Ama mümkün olması için önce kuduzluğun teşhis edilmesi gerekir.

Kuduzluk, aşırı zenginlik değildir. Kuduzluk, aşırı güç değildir. Kuduzluk, hesap vermeden sahip olmaktır. Kuduzluk, sahip olduğun şeyin bedelini başkasının ödemesidir. Kuduzluk, sen tokken başkasının açlığını görmezden gelebilmektir.

Bugün dünya, insan hakları söylemleriyle dolu. Ama insan, hâlâ pazarlık konusu. Demokrasi, vitrin süsü. Özgürlük, sadece güçlülerin hareket alanı. Adalet ise çoğu zaman yön tabelası; kimsenin varmak istemediği bir adres.

Bu yüzden dünya bir hayvanat bahçesine döndü. Ama bu bahçede hayvanlar masum. Asıl tehlikeli olanlar, hayvan içgüdülerini akılla birleştirip vicdanı dışlayanlar. Çünkü hayvan öldürür ama gerekçelendirmez. İnsan ise öldürür ve neden haklı olduğunu anlatır. İşte bu fark, insanı hayvandan ayıran üstünlük değil; daha tehlikeli bir varlık yapar.

Aç ayı oynamaz; ama aç insan umut eder.

Tok ayı kudurur; ama tok insan utanabilirdi.

Sorun şu ki, utanma artık öğretilmiyor.

Çocuklara başarı öğretiliyor, ama merhamet “zayıflık” diye sunuluyor. Güç öğretiliyor, ama sınır öğretilmiyor. Hak öğretiliyor, ama sorumluluk unutuluyor. Sonra bu çocuklar büyüyor ve kuduran ayılara dönüşüyor. Ve biz buna “liderlik”, “vizyon”, “başarı hikâyesi” diyoruz.

Bu çağın en büyük yalanı şudur: Herkes tok olursa sorun kalmaz.

Hayır. Tokluk da bir sınavdır. Ve tarih gösteriyor ki, insanlık bu sınavdan açlık kadar sık geçemiyor.

Bugün insanlık, kendi elleriyle kurduğu bu bahçede dolaşıyor. Bir kafeste açlıktan ölenleri izliyor, diğer kafeste tokların kuduzluğunu alkışlıyor. Arada bir “üzülüyoruz” diyoruz, bir bağış yapıyoruz, bir paylaşım yapıyoruz, vicdanımızı kısa süreliğine sakinleştiriyoruz. Sonra hayat devam ediyor.

Ama hayat devam ederken, doğru biraz daha yamuluyor, adalet biraz daha erteleniyor, merhamet biraz daha küçülüyor. Ve biz buna alışıyoruz. Alışmak, kuduzluğun sessiz destekçisidir.

Bu yazı bir çözüm reçetesi sunmuyor. Çünkü sorun teknik değil, ahlaki. Bu yazı bir manifesto değil belki; ama bir uyarı çanı. Diyor ki:

Eğer tok ayıların kuduzluğunu normalleştirirsek, yarın aç ayı olmaktan kurtulsak bile insan kalamayacağız.

İnsanlık, bugün bir eşikte. Ya ayılaşmayı kabul edecek ya da insan olmanın bedelini yeniden hatırlayacak. İnsan olmak; paylaşmak, utanmak, durmak, sınır koymak demektir. İnsan olmak; tokken de dizginlenebilmektir.

Aksi halde bu hayvanat bahçesi büyüyecek. Kafesler çoğalacak. Ve bir gün hepimiz, alkışladığımız gösterinin bir parçası olduğumuzu fark ettiğimizde, artık çok geç olacak.

Çünkü kuduran ayılar durmaz.

Ama insan, durmayı öğrenebilirdi.

Bahadır Hataylı/06.01.2026/Sancaktepee/İST

Nesiller arası kopuşun arka planı

Yeni nesil ile iletişim kuramıyoruz… Onlar bizi dinlemiyorlar, kendi bildiklerini okuyorlar, dolayısıyla toplumsal yaşam çatırdıyor. Çünkü ...