Bir sabah uyanıyorsunuz ve memleketin nabzı yine yüksek.
Ekonomi konuşuluyor, rakamlar tartışılıyor, kurumlar sorgulanıyor, siyaset her
zamanki gibi gündemin merkezinde. Sonra bir cümle düşüyor sosyal medyanın
ortasına: “Böyle bir toplumun psikiyatriye ihtiyacı var.” Cümle keskin, iddialı
ve bir o kadar da kolay. Çünkü genellemeler her zaman kolaydır; zor olan,
karmaşıklığı kabul etmektir.
Bir toplumun ruh sağlığını tartışmak, aslında onun tarihini,
travmalarını, umutlarını, korkularını ve çelişkilerini tartışmaktır. Fakat biz
çoğu zaman bundan kaçınırız. Bunun yerine, bir etiket yapıştırırız: “Sorunlu.”
Ve mesele biter. Ya da bittiğini sanırız.
Bugün tartışılan yaklaşım da tam olarak bunu yapıyor:
Kurumsal güven krizini ve siyasal tercihleri psikiyatrik bir problem gibi
sunuyor. Sanki toplum bir hasta, fikirler bir semptom, oy vermek ise bir klinik
belirtiymiş gibi…
Oysa gerçek hayat, bu kadar steril değildir.
Toplumu Hastalaştırma Kolaycılığı
Bir toplumun tercihlerini “akıl sağlığı sorunu” olarak görmek,
aslında entelektüel bir tembelliktir. Çünkü bu bakış açısı, karmaşık
sosyoekonomik dinamikleri anlamak yerine onları patolojize eder.
Bir ülkede insanlar farklı nedenlerle oy verir:
— Ekonomik beklentiler
— Kimlik duygusu
— Güvenlik algısı
— Kültürel aidiyet
— Lider karizması
— Değişim korkusu
— Statü kaygısı
— Umut veya alışkanlık
Bunların hiçbiri tek başına “psikiyatrik vaka” değildir.
Bunlar insan davranışının doğal bileşenleridir.
Toplumu anlamak yerine onu “tedavi edilmesi gereken bir
kitle” olarak görmek, aslında bir tür epistemik kibirdir: “Ben doğruyu
biliyorum, anlamayanlar hasta.”
Bu yaklaşım, bilimsel görünse de çoğu zaman ideolojik bir
refleksin maskesidir.
Kurumsal Güven Meselesi
Elbette kurumlara güven tartışılır. Rakamlar sorgulanır.
Veriler eleştirilir. Bu, sağlıklı bir toplumun göstergesidir.
Örneğin Türkiye İstatistik Kurumu hakkında kamuoyunda zaman
zaman güven tartışmaları yaşanır. Bu yeni bir durum değildir; dünyanın pek çok
ülkesinde istatistik kurumları tartışma konusu olur. Çünkü istatistik, sadece
sayı değildir; aynı zamanda yorumdur.
Fakat burada kritik soru şudur: Kurumsal eleştiri ile toplumu
“akıl sağlığı sorunu” olarak görmek arasındaki çizgi nerede?
Eleştiri demokratiktir. Patolojizasyon ise dışlayıcıdır.
Bir kurumun verilerini tartışmak başka şeydir; o verileri
kabul eden ya da reddeden milyonlarca insanı “psikolojik problem” kategorisine
sokmak başka şey.
Hicvin Aynası: Kim Kimi Tedavi Ediyor?
Düşünün ki bir ülke var ve herkes birbirini tedavi etmeye
çalışıyor.
Siyasetçiler halkı “yanlış bilgilendirilmiş” görüyor.
Akademisyenler halkı “yetersiz bilinçli” görüyor.
Sosyal medya kullanıcıları birbirini “cahil” ilan ediyor.
Uzmanlar halkı “irrasyonel” buluyor.
Sonuçta ortada tuhaf bir tablo oluşuyor: Herkes doktor,
herkes hasta.
Bu durum, modern toplumun ironilerinden biridir. Çünkü bilgi
arttıkça empati azalabiliyor. Analiz derinleştikçe yargılar sertleşebiliyor.
Hiciv burada başlar: Bir toplumun akıl sağlığını tartışırken
kendi zihinsel esnekliğimizi hiç sorgulamıyoruz.
Psikolojinin Siyasallaşması
Psikoloji, insan davranışını anlamak için güçlü bir araçtır.
Ancak siyasal tartışmalarda kullanıldığında kolayca silaha dönüşebilir.
“Onlar irrasyonel.”
“Onlar travmatik.”
“Onlar manipüle edilmiş.”
Bu ifadeler, çoğu zaman karşı tarafı meşruiyet dışına itmenin
yollarıdır.
Oysa demokratik toplumun temel ilkesi şudur: Farklı düşünmek
patoloji değildir.
Bir toplumda milyonlarca insan aynı tercihi yapıyorsa, bu bir
klinik vaka değil sosyolojik olgudur.
Toplumsal Çelişkilerin Anatomisi
Türkiye gibi toplumlar çok katmanlıdır. Aynı anda modern ve
geleneksel, seküler ve dindar, bireyci ve kolektivist olabilir.
Bir kişi hem ekonomik sıkıntıdan şikâyet edip hem de siyasi
tercihinde istikrarı seçebilir. Bu çelişki değil; insan doğasının
karmaşıklığıdır.
İnsanlar sadece cebine göre değil, kimliğine göre de karar
verir. Sadece bugüne göre değil, geçmiş deneyimlerine göre de davranır.
Bu yüzden “neden böyle davranıyorlar?” sorusunun cevabı tek
boyutlu olamaz.
Büyük Teşhis
Merkezinde Bir Gün
Hayal edin: Devasa bir “Toplum Teşhis Merkezi” kurulmuş.
Kapıda tabela:
“Farklı düşünenler için danışmanlık hizmeti.”
İçeride uzmanlar oturuyor.
Bir vatandaşa soruyorlar:
— Neden böyle düşünüyorsunuz?
Vatandaş cevap veriyor:
— Çünkü deneyimlerim böyle öğretti.
Uzman not alıyor:
“Gerçeklik algısı farklı.”
Bir başkasına soruyorlar:
— Neden bu partiye oy verdiniz?
Cevap:
— Çünkü güveniyorum.
Not:
“Bağlanma eğilimi yüksek.”
Bir diğerine:
— Neden eleştiriyorsunuz?
Cevap:
— Çünkü memnun değilim.
Not:
“Negatif bilişsel çerçeve.”
Gün sonunda rapor hazırlanıyor:
“Toplum kompleks.”
Aslında raporun tek anlamı var- İnsanlar insan.
Elitizm ve Halk Arasındaki Görünmez Duvar
Toplumu “anlamayan” değil “yanlış yapan” olarak görmek, çoğu
zaman elitist bir bakışın ürünüdür.
Bu bakışta halk bir problem, aydın ise çözümdür.
Fakat tarih bize şunu gösterir: Toplumları küçümseyen
yaklaşımlar, güven üretmez; kutuplaşmayı derinleştirir.
Çünkü insanlar yargılanmayı değil anlaşılmayı ister.
Eleştirinin Etiği
Eleştiri yapılmalı. Sert eleştiri de yapılabilir. Ancak
eleştirinin hedefi davranış olmalıdır, varoluş değil.
Bir politikayı eleştirmek meşrudur.
Bir tercihi tartışmak doğaldır.
Ama bir toplumu “akıl sağlığı sorunu” olarak görmek etik
açıdan problemli bir genellemedir.
Bu tür söylemler, tartışmayı zenginleştirmez; aksine
daraltır.
Toplumsal Psikoloji Perspektifi
Toplumsal psikoloji bize şunu söyler: İnsanlar belirsizlik
dönemlerinde güven arar.
Ekonomik dalgalanmalar, jeopolitik riskler ve hızlı değişim
ortamında bireyler daha tanıdık olanı tercih edebilir.
Bu bir savunma mekanizmasıdır; patoloji değil.
Aynı şekilde insanlar bazen protesto eder, bazen destekler,
bazen sessiz kalır. Bunların hepsi normal davranış repertuarının parçasıdır.
Belki de asıl soru şu:
Toplumu anlamakta zorlandığımızda, onu “hasta” ilan etmek
bizim savunma mekanizmamız olabilir mi?
Bu sorunun cevabı rahatsız edici olabilir.
Empati Eksikliği
Bugünün en büyük krizlerinden biri empati krizidir.
Farklı düşünen insanı anlamaya çalışmak yerine kategorize
etmek daha kolaydır.
“Onlar manipüle edilmiş.”
“Onlar bilinçsiz.”
“Onlar fanatik.”
Bu etiketler tartışmayı bitirir.
Oysa gerçek diyalog, rahatsız edici sorular sormayı
gerektirir.
Toplum Bir Organizmadır
Toplum, mekanik değil organik bir yapıdır. İçinde farklı
dokular, farklı ritimler vardır.
Bir kısmı değişim ister, bir kısmı istikrar.
Bir kısmı risk alır, bir kısmı temkinli olur.
Bu çeşitlilik hastalık değil canlılığın göstergesidir.
Kolektif Terapi Seansı
Hayal edin, tüm ülke bir terapi odasında.
Terapist soruyor:
— Ne hissediyorsunuz?
Bir grup:
— Umut.
Bir grup:
— Kaygı.
Bir grup:
— Öfke.
Bir grup:
— Güven.
Terapist gülümsüyor:
— Demek ki yaşıyorsunuz.
Teşhis mi Diyalog mu?
Toplumları anlamanın yolu onları teşhis etmek değil
dinlemektir.
Eleştiri gerekli, sorgulama gerekli, kurumsal tartışma
gerekli. Ancak bunları yaparken insan onurunu ve çoğulculuğu korumak gerekir.
Bir toplumu küçümseyen dil, kısa vadede rahatlatıcı olabilir;
uzun vadede ise köprüleri yakar.
Belki de en sağlıklı yaklaşım şudur:
Toplum hasta değil; toplum tartışıyor.
Toplum irrasyonel değil; toplum karmaşık.
Toplum sorunlu değil; toplum insan.
Ve insanı anlamak, onu kategorize etmekten çok daha zordur.
Erol Kekeç/21.02.2026/Sancaktepe/İST
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder